20 Ağustos 2015 Perşembe
13 Mayıs 2015 Çarşamba
ERİK MEVSİMİ
Yazar: İsmail Ezgü
Bugün taze yaşadığım bir olayı satırlara aktarmak istedim.
Mevsim ilkbahar...
Bahçemiz yeşillendi. Erikler artık nohuttan daha irice..
Çocukluktan çıkma yaşlarında 4 delikanlı sokakta şen şakrak yürüyorlar. Delikanlı dediğime bakmayın ; olsa olsa 13-14 yaşlarında olmalılar.
Biraz önce bahçesinde çalışan yan komşumuzun " ayıp değil mi çocuklar" diye bağırdığını duymuştum fakat ne olduğunu anlamamıştım. Herhalde yaramazlık yapan torunlarına söylemiştir diye düşünmüştüm.. Fakat 4 lü çeteyi görünce komşumuzun neden bağırdığını artık tahmin edebiliyordum.
Bu mevsimde beni çok rahatsız eden şey insanların hiç rahatsızlık duymadan tanımadığı insanların bahçesine uzanıp meyve çalmaları...Sadece çocuklar değil büyükler de yapıyor.
Ben "çalma" tabirini bilerek kullanıyorum çünkü babam bizi en çok bu tarz çocukluk hatalarına karşı uyarırdı. " çalmanın küçüğü , büyüğü olmaz" derdi.
Ben de aynı fikirde olduğum için çocukların erik ağaçlarına musallat olmaları beni çok üzüyor. Esas üzüldüğüm taraf ise anne babaların bunu basite almaları ve bu tür küçük çalmaları " göz hakkı" olarak görmeleri...
Ne yalan söyleyeyim ; Rahmi Koç un teknesinde de benim göz hakkım var. Sabancının binasında da , Futbolcu Sabri nin hanımına hediye ettiği bir kaç milyonluk arabada da.. Ne yapmalıyım sizce?
Neyse sadede gelelim.
Bizim dalton çetesi ikinci durak olarak bizim eriğe saldırdı. Bu sene bizim erik ağacı çok az meyve yaptığı için ucuz atlattı. Bir şey söylememe gerek kalmadan bizim ağaçtan uzaklaştılar fakat diğer bitişik komşumun erik ağacı bizimki kadar şanslı değildi. Öyle bir saldırdılar ki bir anda yerler kırılan erik dalları ile kaplanmaya başladı. Müdahale etmeyeyim diye kendimi tutuyorum. Sabrım galip gelmişti fakat şansım yoktu.
Delikanlılardan birisi ceplerini doldurduğu sırada beni farketti. Klasik sorusunu bana yöneltti; " Amca; şurdan biraz erik alabilir miyiz?"
Ne cevap verebilirdim ki? Zaten cepler dolmuş.
" O bahçenin sahibine sorman lazımdı,onun yerine ben izin veremem ki.." diye cevap verdim.
Artık kabuğum çatlamıştı , bir şeyler söylemezsem patlarım.
" Cepleriniz dolmuş , isterseniz poşet vereyim de ona doldurun" demiş bulundum.Aklım sıra hiciv yaptım.
Çocuk en şımarık ve dalga geçer haliyle " olur abi, varsa versene" diye aklı sıra beni makaraya aldı.
"Allahım bana yardım et, sabır ver" dedim içimden ..
Peki ne yaptım derseniz aşağıya iki senaryo yazdım.
1. senaryo :
Sen misin benden poşet isteyen..Yanımda duran kazmayı kaptığım gibi düştüm peşlerine;
Hem kaçıyorlar, hem de benimle dalga geçmeyi sürdürüyorlar.
Tahmin edeceğiniz gibi yüz metreyi dahi tamamlayamadım.. Dilim dışarda..
Kalp krizi geçirmekten korktum. Bir yandan da beni gören komşu var mı diye bakıyorum..
Rezil olduk gitti.
2. Senaryo:
Sen misin benden poşet isteyen, " gel vereyim" dedim. Sen tilki isen ben de kuyruğuyum.
Hemen cep telefonumu aldım, kamerasını açacağım ama gözlüğüm olmadan ne mümkün.
Bu zıkkım telefonların ekranını güneşli havada gözlüksüz görmek neredeyse imkânsız..
Ben de sanki çekim yapıyormuşum gibi telefonu ona doğrulttum ve beklemeye başladım. Yaklaşıp ta çekim yaptığımı farkedince suratı değişti. Sesi de kesildi. Bir şey söyleyecek galiba ama sanki ne söyleyeceğini bulamamış gibiydi.
" Ne oldu?" dedim.
Niye çekiyon amca " diye sordu.
"Hiiiç... Önce babana göstereceğim, yıllar sonra sen cumhurbaşkanı olunca da internete koyacağım." dedim.
Konuşma tarzı 180 derece değişti.
İnternete koyman dert değil , nasılsa Cumhurbaşkanı olmayacağım ama peder sorun olur " dedi.
Sen nerelisin" diye sordum.
Gözler renkli , ten açık , kesin Karadenizlidir . Zaten buraların çoğunluğu ben de dahil Karadenizli değil miyiz? diye düşünüyordum ki ;
" Rizeliyim" demez mi?
"Aha işte... Cumhurbaşkanımız da Rizeli değil mi? " Pekâlâ sen de olabilirsin" dedim.
Sanki bizim delikanlı gitti yerine başkası geldi. Kara kara düşünceye daldı. Pederi mi düşünüyor, istikbali mi bilemedim fakat çok derinlere daldı...
Uyandırma işini de ben yapayım diye" Yaklaş bakalım" dedim. Ürkek adımlarla yaklaştı. Cebimden 10 lira çıkardım " Git bununla marketten 2 kilo erik al, arkadaşlarınla beraber doyasıya ye, ama bundan sonra erik çalmak yok" dedim.
"Olur mu amca " dedi ve hızla yanımdan uzaklaştı...Paraya bakmadı bile...
Keşke biraz daha kalsaydı. Rahmi Koç un teknesinden de bahsedecektim...
-------------------------------------------------------------------------------------
Hangi senaryonun gerçekleştiğini merak mı ediyorsunuz?
Ne önemi var ?.....
Bugün taze yaşadığım bir olayı satırlara aktarmak istedim.
Mevsim ilkbahar...
Bahçemiz yeşillendi. Erikler artık nohuttan daha irice..
Çocukluktan çıkma yaşlarında 4 delikanlı sokakta şen şakrak yürüyorlar. Delikanlı dediğime bakmayın ; olsa olsa 13-14 yaşlarında olmalılar.
Biraz önce bahçesinde çalışan yan komşumuzun " ayıp değil mi çocuklar" diye bağırdığını duymuştum fakat ne olduğunu anlamamıştım. Herhalde yaramazlık yapan torunlarına söylemiştir diye düşünmüştüm.. Fakat 4 lü çeteyi görünce komşumuzun neden bağırdığını artık tahmin edebiliyordum.
Bu mevsimde beni çok rahatsız eden şey insanların hiç rahatsızlık duymadan tanımadığı insanların bahçesine uzanıp meyve çalmaları...Sadece çocuklar değil büyükler de yapıyor.
Ben "çalma" tabirini bilerek kullanıyorum çünkü babam bizi en çok bu tarz çocukluk hatalarına karşı uyarırdı. " çalmanın küçüğü , büyüğü olmaz" derdi.
Ben de aynı fikirde olduğum için çocukların erik ağaçlarına musallat olmaları beni çok üzüyor. Esas üzüldüğüm taraf ise anne babaların bunu basite almaları ve bu tür küçük çalmaları " göz hakkı" olarak görmeleri...
Ne yalan söyleyeyim ; Rahmi Koç un teknesinde de benim göz hakkım var. Sabancının binasında da , Futbolcu Sabri nin hanımına hediye ettiği bir kaç milyonluk arabada da.. Ne yapmalıyım sizce?
Neyse sadede gelelim.
Bizim dalton çetesi ikinci durak olarak bizim eriğe saldırdı. Bu sene bizim erik ağacı çok az meyve yaptığı için ucuz atlattı. Bir şey söylememe gerek kalmadan bizim ağaçtan uzaklaştılar fakat diğer bitişik komşumun erik ağacı bizimki kadar şanslı değildi. Öyle bir saldırdılar ki bir anda yerler kırılan erik dalları ile kaplanmaya başladı. Müdahale etmeyeyim diye kendimi tutuyorum. Sabrım galip gelmişti fakat şansım yoktu.
Delikanlılardan birisi ceplerini doldurduğu sırada beni farketti. Klasik sorusunu bana yöneltti; " Amca; şurdan biraz erik alabilir miyiz?"
Ne cevap verebilirdim ki? Zaten cepler dolmuş.
" O bahçenin sahibine sorman lazımdı,onun yerine ben izin veremem ki.." diye cevap verdim.
Artık kabuğum çatlamıştı , bir şeyler söylemezsem patlarım.
" Cepleriniz dolmuş , isterseniz poşet vereyim de ona doldurun" demiş bulundum.Aklım sıra hiciv yaptım.
Çocuk en şımarık ve dalga geçer haliyle " olur abi, varsa versene" diye aklı sıra beni makaraya aldı.
"Allahım bana yardım et, sabır ver" dedim içimden ..
Peki ne yaptım derseniz aşağıya iki senaryo yazdım.
1. senaryo :
Sen misin benden poşet isteyen..Yanımda duran kazmayı kaptığım gibi düştüm peşlerine;
Hem kaçıyorlar, hem de benimle dalga geçmeyi sürdürüyorlar.
Tahmin edeceğiniz gibi yüz metreyi dahi tamamlayamadım.. Dilim dışarda..
Kalp krizi geçirmekten korktum. Bir yandan da beni gören komşu var mı diye bakıyorum..
Rezil olduk gitti.
2. Senaryo:
Sen misin benden poşet isteyen, " gel vereyim" dedim. Sen tilki isen ben de kuyruğuyum.
Hemen cep telefonumu aldım, kamerasını açacağım ama gözlüğüm olmadan ne mümkün.
Bu zıkkım telefonların ekranını güneşli havada gözlüksüz görmek neredeyse imkânsız..
Ben de sanki çekim yapıyormuşum gibi telefonu ona doğrulttum ve beklemeye başladım. Yaklaşıp ta çekim yaptığımı farkedince suratı değişti. Sesi de kesildi. Bir şey söyleyecek galiba ama sanki ne söyleyeceğini bulamamış gibiydi.
" Ne oldu?" dedim.
Niye çekiyon amca " diye sordu.
"Hiiiç... Önce babana göstereceğim, yıllar sonra sen cumhurbaşkanı olunca da internete koyacağım." dedim.
Konuşma tarzı 180 derece değişti.
İnternete koyman dert değil , nasılsa Cumhurbaşkanı olmayacağım ama peder sorun olur " dedi.
Sen nerelisin" diye sordum.
Gözler renkli , ten açık , kesin Karadenizlidir . Zaten buraların çoğunluğu ben de dahil Karadenizli değil miyiz? diye düşünüyordum ki ;
" Rizeliyim" demez mi?
"Aha işte... Cumhurbaşkanımız da Rizeli değil mi? " Pekâlâ sen de olabilirsin" dedim.
Sanki bizim delikanlı gitti yerine başkası geldi. Kara kara düşünceye daldı. Pederi mi düşünüyor, istikbali mi bilemedim fakat çok derinlere daldı...
Uyandırma işini de ben yapayım diye" Yaklaş bakalım" dedim. Ürkek adımlarla yaklaştı. Cebimden 10 lira çıkardım " Git bununla marketten 2 kilo erik al, arkadaşlarınla beraber doyasıya ye, ama bundan sonra erik çalmak yok" dedim.
"Olur mu amca " dedi ve hızla yanımdan uzaklaştı...Paraya bakmadı bile...
Keşke biraz daha kalsaydı. Rahmi Koç un teknesinden de bahsedecektim...
-------------------------------------------------------------------------------------
Hangi senaryonun gerçekleştiğini merak mı ediyorsunuz?
Ne önemi var ?.....
25 Mart 2015 Çarşamba
PEMBE GÜNLER
Bu hikaye Beyaz Günler kitabının devamı niteliğinde olup yaşanmış bir hikaye değildir. Önemli olan yaşanılası bir hikaye olmasıdır diye düşünüyorum. Pek çok okura ütopik gibi görünen düşünce sistemi ve iki kitabımdaki alışılmamış mantık düzeni ise tamamen gerçek olup çok renkli geçen kendi hayatımızın ta kendisidir. Şimdilik sadece iki rengini hayali bir kurgunun içine adapte ederek okurumla paylaşmak istedim.
Beyaz günler kitabında, okuyanı çoğunlukla pozitif yönde etkileyen hikayenin yine çoğu okurun istediği gibi, ben de devam etmesini istedim. Bazı fikirlerin ardına takılıp iddialı olmak zordur ama iddiaların kanıtlanması daha zordur bilirim. Zorluklar imtihan olup yolumuza çıkınca nasıl aşılır, bu kitapta göstermek istedim. Güzel yorumlarla övenleri, özel maillerle beni onore edenleri sevdiğim kadar yerenleri de sevdim. Canan'ı tanımak isteyenlere tebessüm ederek kendi yüreklerini işaret ettim. Beni tanımak isteyenlere teşekkür ettim. Aradıkları güzelliği kendi içlerinde bulacaklarını, ihtiyaç duydukları o sıradışı karakteri kendi elleriyle, kendi emekleriyle saklandığı yerden çıkarabileceklerini anlatmak istedim.
“Biz neden böyle işlerle uğraşıp, başkalarına faydalı olmaya çalışıyoruz acaba? Bizde bir tuhaflık mı var?“ Dedim bir gün eşime.
“Kabımız doldu da o yüzden... Kaynak o kadar bol akıyor ki, kabımızı ne kadar büyütürsek büyütelim taşmasına engel olamıyoruz. Bari dökülenler bir işe yarasın diye uğraşıyoruz. Kaynağın yerini bulup kabını dolduramayanlara faydamız olur belki” dedi bana.
Kalbinin tüm güzelliği ile yanımda duran, içeriği ne olursa olsun fikirlerime ayna tutup ben buradayım diyen en vefalı dostuma, hayat arkadaşım, zihin arkadaşım eşime, aynı ışığın altında toplanıp bize destek veren büyük aileme, çocuklarıma ve onların Can'larına Canan'larına, bizi tek ve benzersiz O dost ile tanıştıran bütün güzel vesilelere ve herbirimizin özel olduğunu hatırlatan O dostun muhteşem ayetlerine SELÂM OLSUN...
Kitabı edinmek için tıklayın
Beyaz günler kitabında, okuyanı çoğunlukla pozitif yönde etkileyen hikayenin yine çoğu okurun istediği gibi, ben de devam etmesini istedim. Bazı fikirlerin ardına takılıp iddialı olmak zordur ama iddiaların kanıtlanması daha zordur bilirim. Zorluklar imtihan olup yolumuza çıkınca nasıl aşılır, bu kitapta göstermek istedim. Güzel yorumlarla övenleri, özel maillerle beni onore edenleri sevdiğim kadar yerenleri de sevdim. Canan'ı tanımak isteyenlere tebessüm ederek kendi yüreklerini işaret ettim. Beni tanımak isteyenlere teşekkür ettim. Aradıkları güzelliği kendi içlerinde bulacaklarını, ihtiyaç duydukları o sıradışı karakteri kendi elleriyle, kendi emekleriyle saklandığı yerden çıkarabileceklerini anlatmak istedim.
“Biz neden böyle işlerle uğraşıp, başkalarına faydalı olmaya çalışıyoruz acaba? Bizde bir tuhaflık mı var?“ Dedim bir gün eşime.
“Kabımız doldu da o yüzden... Kaynak o kadar bol akıyor ki, kabımızı ne kadar büyütürsek büyütelim taşmasına engel olamıyoruz. Bari dökülenler bir işe yarasın diye uğraşıyoruz. Kaynağın yerini bulup kabını dolduramayanlara faydamız olur belki” dedi bana.
Kalbinin tüm güzelliği ile yanımda duran, içeriği ne olursa olsun fikirlerime ayna tutup ben buradayım diyen en vefalı dostuma, hayat arkadaşım, zihin arkadaşım eşime, aynı ışığın altında toplanıp bize destek veren büyük aileme, çocuklarıma ve onların Can'larına Canan'larına, bizi tek ve benzersiz O dost ile tanıştıran bütün güzel vesilelere ve herbirimizin özel olduğunu hatırlatan O dostun muhteşem ayetlerine SELÂM OLSUN...
Kitabı edinmek için tıklayın
4 Mart 2015 Çarşamba
ANNENİZİ ARAYIN !
Yazar: İsmail Ezgü
Hıncal Uluç un sabah gazetesindeki 26. şubat 2015 tarihli yazısından aldım.
Yazıda söz edilen J.K. Simmons isimli oyuncu yardımcı erkek oskar ını almış ve ödül töreninde aşağıdaki konuşmayı yapmış.
“"Çocuklar, annenizi arayın" .. “.
"Bu dünyada, annesi ve babasından en az biri hala hayatta olan talihlilerdenseniz, siz de annenizi, babanızı arayın çocuklar" demiş. "Mesajla, maille değil, telefonla, sesinizle arayın ve konuşmayı onlar konuştuğu sürece sürdürün.. Kesmeyin.."
Önce tam anlayamadım.
Ebeveynleri aramak onlara bir lütûf gibi anlatılmış sanki...
Şüphesiz her anne-baba çocukları tarafından aranmaktan hoşlanır.
Artık anne-babayı telefonla aramak lütûf mu oldu.
Amerika daki her kötü alışkanlık çabucak bize de gelir.
Demek ki yakında bizim çocuklar da bize whatsapp tan mesaj atmayı yeterli bulacaklar. Şimdiden başladılar bile...
Siz hiç gelen bir mesajdan karşınızdaki kişinin ruh halini kavrayabilir misiniz? Ya da ; onun sıkıntısını mesajından algılayabilir misiniz?
Çok zor değil mi?
Bazen çok neşeli mesajları bile yanlış anlayıp hakaret olarak algılayabiliyoruz.
Karşımızdakinin sesini duymak elbette mesajını okumaktan daha iyidir.
En azından sesindeki titremeleri hissedebilirsiniz.
Örneğin çok mutsuz bir anınızda anne-baba nızı arayın; göreceksiniz ki sizin sıkıntınızı hemen hissedip sizi sorularıyla sıkıştıracaklardır.
Telefonla aramak elbette mesaj dan daha güzeldir ama gözlerine bakmak gibisi var mı?
Gençler buna da hemen çözüm bulurlar..
Artık telefonlar, bilgisayarlar kolayca görüntülü konuşmayı sağlıyor.
Ben de sorumu şu şekilde sorayım; “ Anne-babanın elini öpmek gibisi var mı?”
Neden bu oskar lı oyuncu “ annenizi ziyaret edin dememiş” ? Herhalde olmayacak duaya amin demek istememiş, gerçekçi davranmış.
Halbuki batı toplumu hiç olmazsa şükran günün de , noel de ailelerin biraraya gelmesini çok önemser. Hatta bazı aileler hafta sonları birarada olmayı kural haline getirmişlerdir.
Elbette uzakta olmayanlar için geçerli bu...
Uzaklık gerçek bir engel... Artık insanlar yüzlerce binlerce kilometrede rızıklarını arıyorlar.
Benim derdim, davam , sorum şu ; Amerika da yaşayan evladınız tatilini sizinle mi geçiriyor yoksa turistik sahil kasabalarını mı tercih ediyor ?
Cevap içinizi burktu değil mi?
Keşke tatil kasabasına sizi de götürselerdi. Güzel olmaz mıydı? Onlar bir liralık sıkıntı çekerdi ama siz 100 liralık mutlu olurdunuz.
Bir gün nasıl olsa “ kör ölecek ve badem gözlü olacak”
Anne-babanızın ardından birazcık dövüneceksiniz ve ihtiyarlayınca siz de çocuklarınızın sizi aramamasından şikayetçi olacaksınız.
---------------------------
Her zaman yaptığım gibi hayat kitabım Kuran bu konuda ne diyor diye sordum..
(Ankebut 8 de;)
Anne-babanız sizi dininizden dönmeye zorlasalar dahi onlara kötü davranamıyorsunuz.
Onların söylediğini red etmemizi fakat yine de onlara iyi davranmamızı emrediyor ALLAH.
............
Her fırsatta 600 km yolu göze alıp, eften püften bahaneler yaratıp annemi görmeye giderdim.
Yine de diyorum ki keşke KURAN la daha erken tanışsaydım..
Anne-baba ya davranışlarımızla ilgili öyle çok ayet var ki..
Anne -babanın elini , yanağını öpmek , onları doyasıya koklamak, aynı havayı solumak gibisi var mı?
Hani bir şarkı vardı; “neler oluyor bize .. “ derdi.
Gerçekten ; neler oluyor bize;
Eskişehirden Ankaraya giden trene binmişiz, arkaya doğru yürüyüp İstanbul a gittiğimizi iddia ediyoruz.
Hep doğru söyleyip hep yanlış yapıyoruz.
Ne zaman aklımızı kullanmaya başlayacağız???
Hıncal Uluç un sabah gazetesindeki 26. şubat 2015 tarihli yazısından aldım.
Yazıda söz edilen J.K. Simmons isimli oyuncu yardımcı erkek oskar ını almış ve ödül töreninde aşağıdaki konuşmayı yapmış.
“"Çocuklar, annenizi arayın" .. “.
"Bu dünyada, annesi ve babasından en az biri hala hayatta olan talihlilerdenseniz, siz de annenizi, babanızı arayın çocuklar" demiş. "Mesajla, maille değil, telefonla, sesinizle arayın ve konuşmayı onlar konuştuğu sürece sürdürün.. Kesmeyin.."
Önce tam anlayamadım.
Ebeveynleri aramak onlara bir lütûf gibi anlatılmış sanki...
Şüphesiz her anne-baba çocukları tarafından aranmaktan hoşlanır.
Artık anne-babayı telefonla aramak lütûf mu oldu.
Amerika daki her kötü alışkanlık çabucak bize de gelir.
Demek ki yakında bizim çocuklar da bize whatsapp tan mesaj atmayı yeterli bulacaklar. Şimdiden başladılar bile...
Siz hiç gelen bir mesajdan karşınızdaki kişinin ruh halini kavrayabilir misiniz? Ya da ; onun sıkıntısını mesajından algılayabilir misiniz?
Çok zor değil mi?
Bazen çok neşeli mesajları bile yanlış anlayıp hakaret olarak algılayabiliyoruz.
Karşımızdakinin sesini duymak elbette mesajını okumaktan daha iyidir.
En azından sesindeki titremeleri hissedebilirsiniz.
Örneğin çok mutsuz bir anınızda anne-baba nızı arayın; göreceksiniz ki sizin sıkıntınızı hemen hissedip sizi sorularıyla sıkıştıracaklardır.
Telefonla aramak elbette mesaj dan daha güzeldir ama gözlerine bakmak gibisi var mı?
Gençler buna da hemen çözüm bulurlar..
Artık telefonlar, bilgisayarlar kolayca görüntülü konuşmayı sağlıyor.
Ben de sorumu şu şekilde sorayım; “ Anne-babanın elini öpmek gibisi var mı?”
Neden bu oskar lı oyuncu “ annenizi ziyaret edin dememiş” ? Herhalde olmayacak duaya amin demek istememiş, gerçekçi davranmış.
Halbuki batı toplumu hiç olmazsa şükran günün de , noel de ailelerin biraraya gelmesini çok önemser. Hatta bazı aileler hafta sonları birarada olmayı kural haline getirmişlerdir.
Elbette uzakta olmayanlar için geçerli bu...
Uzaklık gerçek bir engel... Artık insanlar yüzlerce binlerce kilometrede rızıklarını arıyorlar.
Benim derdim, davam , sorum şu ; Amerika da yaşayan evladınız tatilini sizinle mi geçiriyor yoksa turistik sahil kasabalarını mı tercih ediyor ?
Cevap içinizi burktu değil mi?
Keşke tatil kasabasına sizi de götürselerdi. Güzel olmaz mıydı? Onlar bir liralık sıkıntı çekerdi ama siz 100 liralık mutlu olurdunuz.
Bir gün nasıl olsa “ kör ölecek ve badem gözlü olacak”
Anne-babanızın ardından birazcık dövüneceksiniz ve ihtiyarlayınca siz de çocuklarınızın sizi aramamasından şikayetçi olacaksınız.
---------------------------
Her zaman yaptığım gibi hayat kitabım Kuran bu konuda ne diyor diye sordum..
(Ankebut 8 de;)
Anne-babanız sizi dininizden dönmeye zorlasalar dahi onlara kötü davranamıyorsunuz.
Onların söylediğini red etmemizi fakat yine de onlara iyi davranmamızı emrediyor ALLAH.
............
Her fırsatta 600 km yolu göze alıp, eften püften bahaneler yaratıp annemi görmeye giderdim.
Yine de diyorum ki keşke KURAN la daha erken tanışsaydım..
Anne-baba ya davranışlarımızla ilgili öyle çok ayet var ki..
Anne -babanın elini , yanağını öpmek , onları doyasıya koklamak, aynı havayı solumak gibisi var mı?
Hani bir şarkı vardı; “neler oluyor bize .. “ derdi.
Gerçekten ; neler oluyor bize;
Eskişehirden Ankaraya giden trene binmişiz, arkaya doğru yürüyüp İstanbul a gittiğimizi iddia ediyoruz.
Hep doğru söyleyip hep yanlış yapıyoruz.
Ne zaman aklımızı kullanmaya başlayacağız???
19 Şubat 2015 Perşembe
MUTLULUK
Yazar: İsmail Ezgü
EŞLER NASIL MUTLU OLUR?
Son yıllarda çevremiz , boşanan veya boşanamayan mutsuz çiftlerle doldu..
Jet hızıyla evleniyoruz , ayrılmak veya boşanmak bu kadar kolay ve hızlı olamıyor.
Hele bir de çocuklar varsa...
İçim daralıyor.
Ben çok mutlu bir aile babasıyım.
Biz nasıl mutlu olduk, çevremizdekiler neden mutsuz?
Mutlu gibi görünen çiftlerin dahi aslında mutlu olmadıklarını, çok güzel rol yaptıklarını farkettim.
İçeride birbirlerinin canına okurken, dışarıda “canım, cicim,aşkım” hitapları eşliğinde tiyatro oyunu sergilemekteler.
Bizde olan fakat onlarda olmayan neydi?
Uzun zamandır bunu düşünüyor fakat beni tatmin eden bir sonuca varamıyordum.
Kısacası ; diğer insanların mutsuz ve umutsuz olması bizim mutluluğumuzu da gölgeliyor..
Bizde bir şey veya birşeyler var, onlar da ise yoktu.Ya da tersi..
Olmayan şeyi tespit etmek, bulmak çok zor.
Neydi bizde olan ve onlarda olmayan?
Ortak değer !
Eğer eşinizle ortak bir şeyiniz varsa mutlu olma şansınız da var demektir.
Ortak değerinizin kalitesine göre mutluluğunuzun seviyesi ve sağlamlığı farklı oluyor.
Örneğin; eşler ortak bir hobiye sahipse bu onları bir arada tutabiliyor.
Parayı çok seven bir çift çok para kazandıkları sürece kendilerini mutlu hissedebilirler.
İstedikleri oranda para gelmediğinde sorunlar başlar..
Seyahati çok seven bir çift eve döndüklerinde kendilerini mutsuz hissederler..
.......
Peki beni eşimle birlikte sürekli mutlu kılan ortak değer nedir?
Biz cevabı uzun zaman önce bulduk..
Bizim ortak değerimiz : Allah !
Daha doğrusu Allah'ın bize görünen yüzü Kur'an !
Bu cevabı duyunca bazı suratların ekşidiğini tahmin ediyorum, ama bizim cevabımız bu !
Biz, ikimiz birden , bahçemizde yeşeren bir tohumda veya bir fidanda Allah'ı görüyoruz.
Çevremizde pek çok dindar fakat mutsuz aile var. Onlar neden mutlu olamıyorlar?
Bu soru da uzun zamandır kafamızı kurcalıyor.
Peki nasıl oluyor da aynı ilaç onlarda aynı sonucu yani; iyileşmeyi sağlayamıyor?
İşte burada tarihimizin en büyük sorunu ortaya çıkıyor. Dindar görünüyoruz fakat aslında dindar değiliz. Geleneğimizi din zannediyoruz.
Anlamadan okuduğumuz bir kitabın bize ne öğretmesini bekliyoruz ki?
Papağan da aynı şeyi yapabiliyor. Hatta ; bilgisayarın belleği bu konuda bizden çok daha iyi..
Bir kere kaydediyorsun, yüz kere, bin kere hatim edebiliyor.
“Anlayasınız “ diye gönderilen mesajı hiç anlamadan, anlamını merak dahi etmeden tekrarlayıp duruyoruz.
Doktor reçete yazmış, biz reçeteyi hergün okuyup hatmederek şifa bekliyoruz.İlacı alıp yutsak sorun bitecek..
Aklımızı ne zaman kullanacağız?
Belki de aklımızın farkında bile değiliz..
Sahip olduğumuz pek çok güzellikten habersiz olduğumuz gibi...
Her şey bitmedi.. Ha gayret ! Bir yerden başlayın, göreceksiniz, şaşıracaksınız...Mutlu olacaksınız..
EŞLER NASIL MUTLU OLUR?
Son yıllarda çevremiz , boşanan veya boşanamayan mutsuz çiftlerle doldu..
Jet hızıyla evleniyoruz , ayrılmak veya boşanmak bu kadar kolay ve hızlı olamıyor.
Hele bir de çocuklar varsa...
İçim daralıyor.
Ben çok mutlu bir aile babasıyım.
Biz nasıl mutlu olduk, çevremizdekiler neden mutsuz?
Mutlu gibi görünen çiftlerin dahi aslında mutlu olmadıklarını, çok güzel rol yaptıklarını farkettim.
İçeride birbirlerinin canına okurken, dışarıda “canım, cicim,aşkım” hitapları eşliğinde tiyatro oyunu sergilemekteler.
Bizde olan fakat onlarda olmayan neydi?
Uzun zamandır bunu düşünüyor fakat beni tatmin eden bir sonuca varamıyordum.
Kısacası ; diğer insanların mutsuz ve umutsuz olması bizim mutluluğumuzu da gölgeliyor..
Bizde bir şey veya birşeyler var, onlar da ise yoktu.Ya da tersi..
Olmayan şeyi tespit etmek, bulmak çok zor.
Neydi bizde olan ve onlarda olmayan?
Ortak değer !
Eğer eşinizle ortak bir şeyiniz varsa mutlu olma şansınız da var demektir.
Ortak değerinizin kalitesine göre mutluluğunuzun seviyesi ve sağlamlığı farklı oluyor.
Örneğin; eşler ortak bir hobiye sahipse bu onları bir arada tutabiliyor.
Parayı çok seven bir çift çok para kazandıkları sürece kendilerini mutlu hissedebilirler.
İstedikleri oranda para gelmediğinde sorunlar başlar..
Seyahati çok seven bir çift eve döndüklerinde kendilerini mutsuz hissederler..
.......
Peki beni eşimle birlikte sürekli mutlu kılan ortak değer nedir?
Biz cevabı uzun zaman önce bulduk..
Bizim ortak değerimiz : Allah !
Daha doğrusu Allah'ın bize görünen yüzü Kur'an !
Bu cevabı duyunca bazı suratların ekşidiğini tahmin ediyorum, ama bizim cevabımız bu !
Biz, ikimiz birden , bahçemizde yeşeren bir tohumda veya bir fidanda Allah'ı görüyoruz.
Çevremizde pek çok dindar fakat mutsuz aile var. Onlar neden mutlu olamıyorlar?
Bu soru da uzun zamandır kafamızı kurcalıyor.
Peki nasıl oluyor da aynı ilaç onlarda aynı sonucu yani; iyileşmeyi sağlayamıyor?
İşte burada tarihimizin en büyük sorunu ortaya çıkıyor. Dindar görünüyoruz fakat aslında dindar değiliz. Geleneğimizi din zannediyoruz.
Anlamadan okuduğumuz bir kitabın bize ne öğretmesini bekliyoruz ki?
Papağan da aynı şeyi yapabiliyor. Hatta ; bilgisayarın belleği bu konuda bizden çok daha iyi..
Bir kere kaydediyorsun, yüz kere, bin kere hatim edebiliyor.
“Anlayasınız “ diye gönderilen mesajı hiç anlamadan, anlamını merak dahi etmeden tekrarlayıp duruyoruz.
Doktor reçete yazmış, biz reçeteyi hergün okuyup hatmederek şifa bekliyoruz.İlacı alıp yutsak sorun bitecek..
Aklımızı ne zaman kullanacağız?
Belki de aklımızın farkında bile değiliz..
Sahip olduğumuz pek çok güzellikten habersiz olduğumuz gibi...
Her şey bitmedi.. Ha gayret ! Bir yerden başlayın, göreceksiniz, şaşıracaksınız...Mutlu olacaksınız..
KİM DELİ?
Yazar: İsmail Ezgü
KİM DELİ , KİM AKILLI?
1960 lı yılların sonları..
İlçemizde ilginç bir adam var; adı : Deli Selahattin.
17 yaşıma kadar karadeniz kıyısındaki bu şirin ilçemizde yaşadım, liseyi orda tamamladım ama bu adamın bir deliliğini görmedim.
O yıllarda dersanenin adını bilmezdik. Deli Selahattin bu küçük ilçede minicik bir dersane sahibiydi. Gerçekten minicik idi. Lise yolu kenarında 5 veya 6 m2 bir dükkân. Yoldan biraz aşağıda kaldığı için bir kaç basamak inerek dükkâna giriliyor. Küçük bir masa ve bir kaç adet tahta sandalye. Hepsi bu kadar. Abarttığımı zannetmeyin gerçekten hepsi bu kadar...
Selahattin hoca masada oturuyor. Ders alacak olan öğrenci masanın diğer tarafında. Öğretmen ile öğrenci sanki kahvehanede karşılıklı çay içiyorlar. Bir saat bu şekilde ders veriyor. Sonra diğer öğrenci oturuyor, onun dersi başlıyor.
Ben iyi bir öğrenci olduğum için bu dersaneye girmek kısmet olmadı.
Selahattin hocadan ders alan birkaç arkadaşım olmuştu. Onların söylediğine göre adam süper imiş. Özellikle matematik ve fizik gibi derslerde... Fakat biraz yüksek seviyede anlattığı için bizim arkadaşlar anlamakta zorlanıp adamı seyrediyorlarmış.Basit anlatsa sanki ilgilenecekler. Arkadaşlar anlamayınca hoca da sinirleniyormuş , hatta bazılarını “ sana faydalı olamıyorum” diye kovmuş.
Küçük bir ilçede özel dersane açmak ? Girişimciliğin zirve noktası bu olsa gerek.
Hocanın bu işte maddi olarak başarılı olduğunu zannetmiyorum. Çünkü; yıllarca devam eden bu iş ona para kazandırsaydı dükkândaki masa ve sandalyeleri yenilerdi diye düşünüyorum, fakat manzara yıllarca hiç değişmedi.
Nasıl oldu bilmiyorum fakat bu Deli Selahattin hocamızı belediyede “ZABITA” olarak işe aldılar.
Muhtemelen düzenli bir geliri olsun diye yardımcı olmak istediler.
Zabıtalığın ilk günlerinde Selahattin hocamız bizim evin önünden geçiyordu ki; yan komşumuz yaşlı teyze , devamlı oturduğu ikinci katın penceresini açıp yediği muzun kabuklarını sokağa boca etti , tam da Selahattin in önüne...
Selahattin hemen çantasını açtı , içinden makbuz koçanını çıkarttı, yavaş yavaş yazdı ve yaşlı teyzenin kapısını çaldı. Yaşlı teyze önce cezanın ne demek olduğunu anlamadı. Anladığı anda ise ;bağırması hâlâ kulaklarımda çınlıyor gibi.. Ağzına gelen hakaretleri sıraladı fakat bizim Deli Hoca son derece sakin.. Sanki deli olan hoca değil de yaşlı teyze...
Deli Selahattin gayet vakur bir eda ile; vazifesini yaptığını, ceza yazmak zorunda olduğunu söylerken mahallede kim varsa herkes başlarına toplanmıştı.
Yaşı büyük olan komşular Selahattini ikna edip makbuzu bu seferlik iptal etmesi için nerdeyse yalvarıyorlar fakat yaşlı teyze yaptığında hata olmadığını, yıllardır yaptığı gibi yine çöpünü sokağa atmaya devam edeceğini bağıra bağıra tekrarlayıp duruyor” bu yaşlı halimde ben çöpü nereye dökeceğim ki “ diye soruyor. O da haklı tabi; çünkü o günlerde kimse çöp konteyneri diye bir şey görmemiş, bilmiyor.
Selahattin de makbuzu iptal etmemekte kararlı.. Bu tartışma epeyce sürdü, ama sonuç değişmedi.
Peki bu olay nasıl sonlandı tahmin edin bakalım.. Sanıyorum çoğunuz doğru tahmin ettiniz.
Birkaç gün içinde Selahattin hocamız “zabıta”lıktan kovuldu.
Yaşlı teyze çöpünü aynı şekilde halletmeye devam etti.
Uzun yıllar sonra sokağımıza çöp için bir varil kondu. Şimdilerde ise gayet güzel konteyner mevcut.
Ben ise halen düşünmekteyim; Deli kim? Akıllı kim?
Sıradan , sürüden isen sorun yok. Farklı isen , DELİsin!
KİM DELİ , KİM AKILLI?
1960 lı yılların sonları..
İlçemizde ilginç bir adam var; adı : Deli Selahattin.
17 yaşıma kadar karadeniz kıyısındaki bu şirin ilçemizde yaşadım, liseyi orda tamamladım ama bu adamın bir deliliğini görmedim.
O yıllarda dersanenin adını bilmezdik. Deli Selahattin bu küçük ilçede minicik bir dersane sahibiydi. Gerçekten minicik idi. Lise yolu kenarında 5 veya 6 m2 bir dükkân. Yoldan biraz aşağıda kaldığı için bir kaç basamak inerek dükkâna giriliyor. Küçük bir masa ve bir kaç adet tahta sandalye. Hepsi bu kadar. Abarttığımı zannetmeyin gerçekten hepsi bu kadar...
Selahattin hoca masada oturuyor. Ders alacak olan öğrenci masanın diğer tarafında. Öğretmen ile öğrenci sanki kahvehanede karşılıklı çay içiyorlar. Bir saat bu şekilde ders veriyor. Sonra diğer öğrenci oturuyor, onun dersi başlıyor.
Ben iyi bir öğrenci olduğum için bu dersaneye girmek kısmet olmadı.
Selahattin hocadan ders alan birkaç arkadaşım olmuştu. Onların söylediğine göre adam süper imiş. Özellikle matematik ve fizik gibi derslerde... Fakat biraz yüksek seviyede anlattığı için bizim arkadaşlar anlamakta zorlanıp adamı seyrediyorlarmış.Basit anlatsa sanki ilgilenecekler. Arkadaşlar anlamayınca hoca da sinirleniyormuş , hatta bazılarını “ sana faydalı olamıyorum” diye kovmuş.
Küçük bir ilçede özel dersane açmak ? Girişimciliğin zirve noktası bu olsa gerek.
Hocanın bu işte maddi olarak başarılı olduğunu zannetmiyorum. Çünkü; yıllarca devam eden bu iş ona para kazandırsaydı dükkândaki masa ve sandalyeleri yenilerdi diye düşünüyorum, fakat manzara yıllarca hiç değişmedi.
Nasıl oldu bilmiyorum fakat bu Deli Selahattin hocamızı belediyede “ZABITA” olarak işe aldılar.
Muhtemelen düzenli bir geliri olsun diye yardımcı olmak istediler.
Zabıtalığın ilk günlerinde Selahattin hocamız bizim evin önünden geçiyordu ki; yan komşumuz yaşlı teyze , devamlı oturduğu ikinci katın penceresini açıp yediği muzun kabuklarını sokağa boca etti , tam da Selahattin in önüne...
Selahattin hemen çantasını açtı , içinden makbuz koçanını çıkarttı, yavaş yavaş yazdı ve yaşlı teyzenin kapısını çaldı. Yaşlı teyze önce cezanın ne demek olduğunu anlamadı. Anladığı anda ise ;bağırması hâlâ kulaklarımda çınlıyor gibi.. Ağzına gelen hakaretleri sıraladı fakat bizim Deli Hoca son derece sakin.. Sanki deli olan hoca değil de yaşlı teyze...
Deli Selahattin gayet vakur bir eda ile; vazifesini yaptığını, ceza yazmak zorunda olduğunu söylerken mahallede kim varsa herkes başlarına toplanmıştı.
Yaşı büyük olan komşular Selahattini ikna edip makbuzu bu seferlik iptal etmesi için nerdeyse yalvarıyorlar fakat yaşlı teyze yaptığında hata olmadığını, yıllardır yaptığı gibi yine çöpünü sokağa atmaya devam edeceğini bağıra bağıra tekrarlayıp duruyor” bu yaşlı halimde ben çöpü nereye dökeceğim ki “ diye soruyor. O da haklı tabi; çünkü o günlerde kimse çöp konteyneri diye bir şey görmemiş, bilmiyor.
Selahattin de makbuzu iptal etmemekte kararlı.. Bu tartışma epeyce sürdü, ama sonuç değişmedi.
Peki bu olay nasıl sonlandı tahmin edin bakalım.. Sanıyorum çoğunuz doğru tahmin ettiniz.
Birkaç gün içinde Selahattin hocamız “zabıta”lıktan kovuldu.
Yaşlı teyze çöpünü aynı şekilde halletmeye devam etti.
Uzun yıllar sonra sokağımıza çöp için bir varil kondu. Şimdilerde ise gayet güzel konteyner mevcut.
Ben ise halen düşünmekteyim; Deli kim? Akıllı kim?
Sıradan , sürüden isen sorun yok. Farklı isen , DELİsin!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








