Yazar: Sema Ezgü
Biz yıllardır torunlar hariç gösterişli doğum günleri kutlamaları yapmayız. Gerçekten özeldir doğumgünleri. kutlanması gerekir usulünce. Her yeni hayatın Allah'ın insanlığa bir ikramı olduğunun hatırlanması, kişinin hayata kattıklarıyla, ürettiği güzelliklerle anılması gerekir. Güzellikler üretmenin amacı bu değil midir zaten ? Ardında söz edilmeye değer, değerler bırakılması değil midir ?
Yoksa hayatı iki elimizin arasından kayıp giden bir servet gibi algılayıp, henüz avucumuzdayken keyfini sürmek midir amaç ? Bana kalırsa böyle düşünen birinin yaşadığı hayatta mutlu olması imkansızdır. Biz onlara tek dünyalı diyoruz. Anı yaşayıp değerli zaman geçirmeye çalışan bu insanlar ahiret hayatına şehir efsanesi muamelesi yaparlar. Seküler düzenin kafası karışmış elemanları gibi yaşarlar. Kafa karışıklığı, zihnin hatalı inşaasından değil, mutluluk haplarının hangisine rağbet etmesini bilememektendir çoğu zaman. Zihnin hatalı inşa edilmesi mi ? Orası ayrı bir hikaye.
Bugün hayatta var olmanın sebeplerine takıldım. İnsanın zihnindeki karışıklık ve bir türlü içinden çıkamadığı menfaat hesapları onu o kadar yorar ki, ahiret var mıdır, yok mudur araştırmak aklına bile gelmez. Mutlu olup olmadığını da anlayamadan göçüp gider çoğu zaman. Allah rahmetiyle karşılasın inşaallah.
Ya da, daha iyisi var mıdır diye kafa yorar insanlar. Sorgulamaya başlamak ilk ve en zor adımdır. Bu adımı atabilmek için insana has kibri, kendi kendine yeterlilik duygusunu bir kenara bırakmak gerekir. Zor geliyorsa hiç kimseye belli etmeden de bu aşamayı atlatabilir insan. Zira kimseye hesap verecek değildir Allah dışında. Sorgulama, düşünmeyi gerektirir. Düşünmek de pek kolay iş değil maalesef. Yorar.
Kendini düşünürken kendi dışına çıkıp uzaktan bakabilme yeteneği gereklidir. Uzaklığı arttırdıkça görüş açısı çoğalır, manzara netleşir. Ama bunu başarmak da zordur vesselam. Hatta, kendine uzaktan bakabilmek için kime yaklaştığını da farketmek ayrı bir görüş açısı gerektirir. O da ayrı bir hikayeye gebe olduğuna göre bunu da geçelim şimdi.
Düşüncenin tavaf etmesi diyorum ben buna. Var olan her şeyin zerrelerine kadar tavaf ettiği varlık aleminde gördüğümüz yasaları düşünce dünyamıza uygulayalım. Zira sabit fikir çöküş demektir. Durduğu yerde durmak yoksulluk,,, İnsanın yaratılış yasaları düşüncede tavaf etmeye uygun yaratıldığına göre gereğini yapmalıyız. Geçmişe takılıp kalmadan, yaşlanmayı kaybetmek zannetmeden yaşamak var bir de. Her yeni yaşı gelişmemiz için bize verilen imkan olarak benimseyerek çok değerli zamanımızı değerlendirmek var hatta.
Öyle ise, tatil yapmadan yani atıl kalmadan düşüncede tavaf etmeye devam edelim.
Bügün eşimin doğum günü iken rahmetli babamın ölüm günü. Bu gerçek bile hayatın tavafına işaret etmiyor mu ? Babamın bize bıraktığı değerleri, el emin olarak anılmasını gülümseyerek anarken, sevgili, arkadaş, dost ve sırdaş olan eşime uzun sağlıklı bir ömür diliyorum. Allah'tan razı olduğu ve Allah'ın da eşimden razı olduğu iyi değerlendirilmiş bir ömür yanısıra.
29 Nisan 2016 Cuma
24 Nisan 2016 Pazar
İSLAM'A HİCRET ETMEK
Yazar: Sema Ezgü
2001 adında bir yıl var hayatımızda. Geçmişte kaldı gibi gözükse de geçip gitmedi asla. Ardında bir sürü sonlar, sona eren hayatlar bırakırken pek çok da ilkler bıraktı bakınca. O günlerde çok ciddi maddi kayba uğrayan eşimin dediği gibi, iyi ki yaşamışız bu krizi diyorum şimdi. Onun öngörüsüne, akıl yürütmesine evliliğim boyunca hayran kaldım. Benden hep bir adım önde gitmesini kıskanmak yerine ondan yararlanmayı öğrendim. Evli olmanın nimetlerinden biriydi birbirimize öğretmen olmayı başarabilmek. Biz bunu güle oynaya başardık. Benden dört yaş büyük eşimi bilgi ve beceri yönünden abi gibi benimsemek çok işime yaradı. Eksik yanlarımı tamamlamayı öğrendim. Çekişip didişmek yerine kendimden üst seviyede gördüğüm aklını keşfe yöneldim. Kusurlarını acımadan ortaya çıkarırken kendi kusurlarımı da düzeltmeyi öğrendim.
Kur'an la buluşmak 2001 kriz yılının adeta bize armağanı olmuştu. İş yerindeki maddi sıkıntılarını kendi imkanları ile aşmaya çalışırken ailecek dimdik ayakta durduğumuzu taptaze hatırlıyorum. Her an, sıfır noktasından başlamaya hazır ve nazır beklerken boş durmayıp kendi dinimizi öğrenmeye de adeta sıfır noktasından başladık. İkimiz de kafamızı dolduran ve şimdi hepsine çöp bilgi dediğim birikmiş ne varsa ÇÖPE atıp, aynı gün, aynı anda sıfır noktasından başladık. Allah'ın esfele safilin dediği yerden biz ancak 40 lı yaşlarda başladık. Allah rasulünün başlangıç noktasıyla benzeştirip, üzülmeden, gocunmadan kolları sıvadık. Eşimin bir benzinciden aldığı ve o günün popüler din adamlarından birinin "türkçe kuran meali" anahtar kitabımız oldu. Aklımızın kapılarını anında açıverdi. Akıllar sorgulamaya, çarklar dönmeye başladı bir kere, artık durur mu ?
Sıkıntılı günlerdi. İnsanlar zorlukları, dertlerini anlatmak dışında konuşacak konu bulamıyorlardı. Kur'anı hayatımızın merkezine koyduğumuz andan itibaren bizim konuşacak öyle çok konumuz oldu ki, zaman yetmez oldu. Gün geldi kaynağımız yetmez oldu. Kaynakları çoğalttık, dine bakış pencerelerimizi çoğaltmış olduk.
Hedefimiz, hiç penceresiz, küresel bir bakış açısı yakalamakmış meğer. İdeal olan buymuş. Kur'andan öğrendik.
IKRA Bİ İSMİ RABBİKE bu anlama geliyormuş. Allah'ı anlamaya giden yolda bütün zihinsel engelleri kaldırmak, özgür olmakmış.
Bugün geldiğimiz noktayı işte o kriz günlerinin bizi işsiz güçsüz bırakmasına borçlu olduğumuzu hiç unutmadık. Zaman zaman hatırlayıp iyi ki 2001 krizi olmuş dememizin o günlerde farketmediğimiz sebebini şimdilerde çok seviyoruz. Allah' a, nimetini insanlara hiç ummadığı yerden verdiği için şükredip yolumuza devam ediyoruz.
Aslında kriz çıksın diye beklemeye hiç gerek yokmuş, öğrendik. İnsan sorularına cevap bulamıyorsa aslında krizi an itibariyle yaşıyor demekmiş. Genelde mutsuzluk diye adlandırdığı bu akıl krizinin çözümü çok kolaymış meğer. İnsan kendini keşfe gebeymiş doğuştan. Fıtratına böyle yazılmış insanın. Öğrendik ki, kendini keşfetmek Allah'ı keşfetmekmiş. İşte bu yüzden, dilimize slogan olan gerçeği paylaşmak istiyorum yeniden ve yeniden.
MUTLU OLMANIN TEK BİR YOLU VAR İNSANA. İSLAMA HİCRET ETMEK, SADECE ALLAH'A KUL OLMAK , İSLAMLA BARIŞ İÇİNDE YAŞAMAK.
BAŞKA YOL ARAMAKSA, NAFİLE ÇABA....
Biz eşimle birlikte, yaşadığımız hicretin, mutluluğu Kur'an rehberliğinde bulmanın keyfini yaşıyoruz nicedir.
Hayatınızda ne değişti diye soran olursa söyle derim:
MUTLUYUZ... YARATILIŞ AMACIMIZI KEŞFETMEYE ÇALIŞIYORUZ MERAKLA...Başka söze ne gerek ?
2001 adında bir yıl var hayatımızda. Geçmişte kaldı gibi gözükse de geçip gitmedi asla. Ardında bir sürü sonlar, sona eren hayatlar bırakırken pek çok da ilkler bıraktı bakınca. O günlerde çok ciddi maddi kayba uğrayan eşimin dediği gibi, iyi ki yaşamışız bu krizi diyorum şimdi. Onun öngörüsüne, akıl yürütmesine evliliğim boyunca hayran kaldım. Benden hep bir adım önde gitmesini kıskanmak yerine ondan yararlanmayı öğrendim. Evli olmanın nimetlerinden biriydi birbirimize öğretmen olmayı başarabilmek. Biz bunu güle oynaya başardık. Benden dört yaş büyük eşimi bilgi ve beceri yönünden abi gibi benimsemek çok işime yaradı. Eksik yanlarımı tamamlamayı öğrendim. Çekişip didişmek yerine kendimden üst seviyede gördüğüm aklını keşfe yöneldim. Kusurlarını acımadan ortaya çıkarırken kendi kusurlarımı da düzeltmeyi öğrendim.
Kur'an la buluşmak 2001 kriz yılının adeta bize armağanı olmuştu. İş yerindeki maddi sıkıntılarını kendi imkanları ile aşmaya çalışırken ailecek dimdik ayakta durduğumuzu taptaze hatırlıyorum. Her an, sıfır noktasından başlamaya hazır ve nazır beklerken boş durmayıp kendi dinimizi öğrenmeye de adeta sıfır noktasından başladık. İkimiz de kafamızı dolduran ve şimdi hepsine çöp bilgi dediğim birikmiş ne varsa ÇÖPE atıp, aynı gün, aynı anda sıfır noktasından başladık. Allah'ın esfele safilin dediği yerden biz ancak 40 lı yaşlarda başladık. Allah rasulünün başlangıç noktasıyla benzeştirip, üzülmeden, gocunmadan kolları sıvadık. Eşimin bir benzinciden aldığı ve o günün popüler din adamlarından birinin "türkçe kuran meali" anahtar kitabımız oldu. Aklımızın kapılarını anında açıverdi. Akıllar sorgulamaya, çarklar dönmeye başladı bir kere, artık durur mu ?
Sıkıntılı günlerdi. İnsanlar zorlukları, dertlerini anlatmak dışında konuşacak konu bulamıyorlardı. Kur'anı hayatımızın merkezine koyduğumuz andan itibaren bizim konuşacak öyle çok konumuz oldu ki, zaman yetmez oldu. Gün geldi kaynağımız yetmez oldu. Kaynakları çoğalttık, dine bakış pencerelerimizi çoğaltmış olduk.
Hedefimiz, hiç penceresiz, küresel bir bakış açısı yakalamakmış meğer. İdeal olan buymuş. Kur'andan öğrendik.
IKRA Bİ İSMİ RABBİKE bu anlama geliyormuş. Allah'ı anlamaya giden yolda bütün zihinsel engelleri kaldırmak, özgür olmakmış.
Bugün geldiğimiz noktayı işte o kriz günlerinin bizi işsiz güçsüz bırakmasına borçlu olduğumuzu hiç unutmadık. Zaman zaman hatırlayıp iyi ki 2001 krizi olmuş dememizin o günlerde farketmediğimiz sebebini şimdilerde çok seviyoruz. Allah' a, nimetini insanlara hiç ummadığı yerden verdiği için şükredip yolumuza devam ediyoruz.
Aslında kriz çıksın diye beklemeye hiç gerek yokmuş, öğrendik. İnsan sorularına cevap bulamıyorsa aslında krizi an itibariyle yaşıyor demekmiş. Genelde mutsuzluk diye adlandırdığı bu akıl krizinin çözümü çok kolaymış meğer. İnsan kendini keşfe gebeymiş doğuştan. Fıtratına böyle yazılmış insanın. Öğrendik ki, kendini keşfetmek Allah'ı keşfetmekmiş. İşte bu yüzden, dilimize slogan olan gerçeği paylaşmak istiyorum yeniden ve yeniden.
MUTLU OLMANIN TEK BİR YOLU VAR İNSANA. İSLAMA HİCRET ETMEK, SADECE ALLAH'A KUL OLMAK , İSLAMLA BARIŞ İÇİNDE YAŞAMAK.
BAŞKA YOL ARAMAKSA, NAFİLE ÇABA....
Biz eşimle birlikte, yaşadığımız hicretin, mutluluğu Kur'an rehberliğinde bulmanın keyfini yaşıyoruz nicedir.
Hayatınızda ne değişti diye soran olursa söyle derim:
MUTLUYUZ... YARATILIŞ AMACIMIZI KEŞFETMEYE ÇALIŞIYORUZ MERAKLA...Başka söze ne gerek ?
21 Nisan 2016 Perşembe
KIBLEMİZ
Yazar: İsmail Ezgü
KIBLEMİZ
Yukarıdaki resim güneşten enerji üretmek için tasarlanmıştır.
Ortada bir kule ve tepesinde su haznesi bulunur. Yerdeki yüzlerce ayna ,güneşten gelen ışığı tepedeki depoya doğru yönlendirir.Bu depodaki su buhar haline döner ve buharın gönderildiği türbin ile elektrik üretilir. Bu sistemin ürettiği elektrik bir kasabayı besleyebilir.
Alttaki resim ise tüm müslümanların kıblesi Kâbe'miz.
İki resim arasındaki benzerlik sanırım sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Tek bir ayna hiç bir işe yaramaz iken, yüzlerce ayna aynı yöne odaklanarak müthiş bir enerji ortaya çıkarabiliyorlar.
Peki; milyarlarca müslüman aynı kâbeye yöneldiği halde neden bizden herhangi bir enerji çıkmıyor.
Galiba biz sadece vücudumuzla kâbeye dönüyoruz, aklımız, gönlümüz başka yerlerde... Yani aynalarımız kirli ,paslı.
Eğer biz namaz gibi namaz kılsak ortaya çıkacak gücü düşünebiliyor musunuz?
Biz adam gibi müslüman olmadığımız için dünyada esamemiz okunmuyor..
Gelen vuruyor, giden vuruyor.
Hep dış mihraklar suçlu, batı sömürüyor.....
Asıl sorun bizde olmasın ?
KIBLEMİZ
Yukarıdaki resim güneşten enerji üretmek için tasarlanmıştır.
Ortada bir kule ve tepesinde su haznesi bulunur. Yerdeki yüzlerce ayna ,güneşten gelen ışığı tepedeki depoya doğru yönlendirir.Bu depodaki su buhar haline döner ve buharın gönderildiği türbin ile elektrik üretilir. Bu sistemin ürettiği elektrik bir kasabayı besleyebilir.
Alttaki resim ise tüm müslümanların kıblesi Kâbe'miz.
İki resim arasındaki benzerlik sanırım sizin de dikkatinizi çekmiştir.
Tek bir ayna hiç bir işe yaramaz iken, yüzlerce ayna aynı yöne odaklanarak müthiş bir enerji ortaya çıkarabiliyorlar.
Peki; milyarlarca müslüman aynı kâbeye yöneldiği halde neden bizden herhangi bir enerji çıkmıyor.
Galiba biz sadece vücudumuzla kâbeye dönüyoruz, aklımız, gönlümüz başka yerlerde... Yani aynalarımız kirli ,paslı.
Eğer biz namaz gibi namaz kılsak ortaya çıkacak gücü düşünebiliyor musunuz?
Biz adam gibi müslüman olmadığımız için dünyada esamemiz okunmuyor..
Gelen vuruyor, giden vuruyor.
Hep dış mihraklar suçlu, batı sömürüyor.....
Asıl sorun bizde olmasın ?
NAMAZ GİBİ NAMAZ
Yazar: İsmail Ezgü
NAMAZ NEDEN İBADETLERİN EN ÖNEMLİSİDİR?
Kuran'ın emrettiği gibi aklımızı kullanarak anlamaya çalışıyorum.
Gözleri kapalı bir insan hayâl ediyorum.
Bir hedefe ulaşmaya çalışan fakat gözleri görmeyen bir insan...
Bu kişiye nasıl yardım edebiliriz?
Göz yoksa , kulak var...
En kolayı ona sesimizle yön vermektir. Sağa git , sola git diyerek onun hedefe varmasını sağlayabiliriz.
Daha çarpıcı bir örnekle açıklamak isterim.
Araç sürücüsü olan birisinin gözlerini kapatsak acaba ne kadar süreyle yoldan çıkmadan gidebilir?
Fakat yan koltukta sürücüye yardım eden bir yardımcı pilot varsa ve sürücüye sesiyle yardımcı olursa sürücü güvenle hedefe varabilir. Ses sanatçımız Metin Şentürk ün bu şekilde dünya hız rekoru kırdığını unutmayalım.
İşte bizler de günlük hayatımızda aynen görme özürlü kişiler gibi yaşamaktayız.
Namaz bizi belirli aralıklarla uyararak yolda tutmaktadır.
Bu nedenle namazı vaktinde kılmak önemlidir. Yardımcı pilot birkaç saniye geç konuşursa araç yoldan çıkmış olmaz mı?
Öyle ise ; namaz kılan pek çok kişi neden yoldan çıkıyor. Ezan okununca namazımızı kılıyor, hemen ardından dünyevi işlerdeki yanlışlıklara aynen devam ediyoruz.Rüşvet almaya, vermeye devam ederiz,kul hakkını gaspederiz,çevreyi, trafiği, dünyayı rezil ederiz.
Namaz kılmayan bir kişinin bunları yapmasını kısmen anlayabiliriz, peki; hergün beş vakit namaz kılan insanlar bunları nasıl yapabiliyorlar?
Çünkü namazımızı namaz gibi kılmıyoruz.
Namazda okuduğumuz hiçbir sure veya duanın anlamını bilmiyoruz, merak etmiyoruz ve ne yazık ki sadece ezberle bir şeyler okuyup kafamız başka yerde iken namazı tamamlıyoruz.
İddia edebilirim ki; çevremizdeki dindar insanların büyük çoğunluğu “Allah ü Ekber” in anlamını yanlış bilmektedir.İnanmıyorsanız sorun...
Namazda defalarca Fatihayı okuyan bir insan nasıl olur da üç kuruş menfaat için insanların önünde el pençe divan durur?
Maun suresini anlayarak, içtenlikle okuyan bir insan nasıl olur da yetimlerin hakkını afiyetle yiyebilir.
“Allah'tan başka ilah yoktur” dedikten beş dakika sonra nasıl olur da paraya, mala, şöhrete , kudrete tapabilir.
Bırakalım da namaz bizi yolda tutsun.
Hiç istifade edilmeyen Kuran'ı Kerim'e boş defter muamelesi yapmaktan vazgeçelim.
Her namaz bizi bir basamak üste çıkarmıyorsa namazımızı gözden geçirmeliyiz.
Yeter ki yoldan çıkmayalım; mutluluk kendiliğinden gelir ve bizi bulur.
NAMAZ NEDEN İBADETLERİN EN ÖNEMLİSİDİR?
Kuran'ın emrettiği gibi aklımızı kullanarak anlamaya çalışıyorum.
Gözleri kapalı bir insan hayâl ediyorum.
Bir hedefe ulaşmaya çalışan fakat gözleri görmeyen bir insan...
Bu kişiye nasıl yardım edebiliriz?
Göz yoksa , kulak var...
En kolayı ona sesimizle yön vermektir. Sağa git , sola git diyerek onun hedefe varmasını sağlayabiliriz.
Daha çarpıcı bir örnekle açıklamak isterim.
Araç sürücüsü olan birisinin gözlerini kapatsak acaba ne kadar süreyle yoldan çıkmadan gidebilir?
Fakat yan koltukta sürücüye yardım eden bir yardımcı pilot varsa ve sürücüye sesiyle yardımcı olursa sürücü güvenle hedefe varabilir. Ses sanatçımız Metin Şentürk ün bu şekilde dünya hız rekoru kırdığını unutmayalım.
İşte bizler de günlük hayatımızda aynen görme özürlü kişiler gibi yaşamaktayız.
Namaz bizi belirli aralıklarla uyararak yolda tutmaktadır.
Bu nedenle namazı vaktinde kılmak önemlidir. Yardımcı pilot birkaç saniye geç konuşursa araç yoldan çıkmış olmaz mı?
Öyle ise ; namaz kılan pek çok kişi neden yoldan çıkıyor. Ezan okununca namazımızı kılıyor, hemen ardından dünyevi işlerdeki yanlışlıklara aynen devam ediyoruz.Rüşvet almaya, vermeye devam ederiz,kul hakkını gaspederiz,çevreyi, trafiği, dünyayı rezil ederiz.
Namaz kılmayan bir kişinin bunları yapmasını kısmen anlayabiliriz, peki; hergün beş vakit namaz kılan insanlar bunları nasıl yapabiliyorlar?
Çünkü namazımızı namaz gibi kılmıyoruz.
Namazda okuduğumuz hiçbir sure veya duanın anlamını bilmiyoruz, merak etmiyoruz ve ne yazık ki sadece ezberle bir şeyler okuyup kafamız başka yerde iken namazı tamamlıyoruz.
İddia edebilirim ki; çevremizdeki dindar insanların büyük çoğunluğu “Allah ü Ekber” in anlamını yanlış bilmektedir.İnanmıyorsanız sorun...
Namazda defalarca Fatihayı okuyan bir insan nasıl olur da üç kuruş menfaat için insanların önünde el pençe divan durur?
Maun suresini anlayarak, içtenlikle okuyan bir insan nasıl olur da yetimlerin hakkını afiyetle yiyebilir.
“Allah'tan başka ilah yoktur” dedikten beş dakika sonra nasıl olur da paraya, mala, şöhrete , kudrete tapabilir.
Bırakalım da namaz bizi yolda tutsun.
Hiç istifade edilmeyen Kuran'ı Kerim'e boş defter muamelesi yapmaktan vazgeçelim.
Her namaz bizi bir basamak üste çıkarmıyorsa namazımızı gözden geçirmeliyiz.
Yeter ki yoldan çıkmayalım; mutluluk kendiliğinden gelir ve bizi bulur.
19 Nisan 2016 Salı
KURAN'DA İŞ HAYATI
Yazar: İsmail Ezgü
BAKARA 282
Ey iman edenler; muayyen bir vaad ile borçlandığınız zaman, onu yazın.
Aranızda bir katib de doğrulukla yazsın.
Yazan; Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın.
Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın.
Rabbı olan Allah'tan korksun da ondan bir şey eksiltmesin.
Şayet borçlu sefih, küçük veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise; velisi dosdoğru yazdırsın.
Erkeklerinizden iki de şahid yapın. Eğer ki erkek bulamazsa şahidlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir.
Şahidler çağrıldıklarında çekinmesinler.
Borç, büyük veya küçük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmesin.
Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de daha yakındır.
Ancak aranızda peşin alış-veriş olursa onu yazmamanızda size bir günah yoktur.
Alış-veriş yaptığınızda şahid tutun.
Yazana da şehadet edene de zarar verilmesin.
Şayet zarar verecek olursanız; o zaman, kendinize dokunacak bir kötülük olur. Allah'tan korkun.
Allah size öğretiyor.
Allah her şeyi bilir.
---------------------------------------------------------------
ALİ İMRAN 159
Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın.
Ama eğer onlara karşı katı yürekli davransaydın, kesinlikle senden uzaklaşırlardı:
Şu halde onları affet, affedilmeleri için de dua et ve yönetim işinde onlarla istişare(ye devam) et!
Artık kararını verdiğin zaman da, Allah'a güven!
Çünkü Allah kendisine güvenenleri sever.
--------------------------------------------------------------
62/CUMA-9
Ey inananlar,
Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allâh'ı anmağa koşun, alışverişi bırakın.
Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
---------------------------------------------------
62/CUMA-10
Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin.
Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.
-------------------------------------------------------------------------
ZUHRUF 32
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Biz onların dünya hayatındaki geçimliklerini taksim ettik ve bir kısmının diğerlerine iş gördürebilmesi için, bir kısmını bir kısmından derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha iyidir.
-------------------------------------------------------------------------------
62/CUMA-11
Ve ticaret veya eğlenceyi görünce ona yönelip dağıldılar ve seni ayakta bırakıp gittiler. De ki: “Allah’ın katında olan şeyler, eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
-------------------------------------------------------------------
24/NÛR-37:
nice yiğitler vardır ki, onları ne ticaret ne bir (başka) kazanç kapısı Allah'ı anmaktan, namazı hakkını vererek eda etmekten ve arınmak için verilmesi gerekeni vermekten alıkoyabilir; onlar kalplerin ve gözlerin dehşetle döndüğü günden korkarlar.
-------------------------------------------------------------------------
TEVBE 24
De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensubu bulunduğunuz topluluk, kazandığınız mallar, kötüye gitmesinden kaygı duyduğunuz ticaret ve kendisiyle huzur bulduğunuz konaklar; Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, Allah'ın buyruğu gerçekleşinceye kadar bekleyin! Ne ki Allah, sorumsuzca davranan bir toplumu doğru yola yöneltmez.
-----------------------------------------------------------------------
NİSA 58
Şüphesiz ki Allah; size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
Gerçekten Allah; bununla size ne güzel öğüt veriyor.
Şüphesiz ki Allah; Semi', Basir olandır.
BAKARA 282
Ey iman edenler; muayyen bir vaad ile borçlandığınız zaman, onu yazın.
Aranızda bir katib de doğrulukla yazsın.
Yazan; Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın.
Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın.
Rabbı olan Allah'tan korksun da ondan bir şey eksiltmesin.
Şayet borçlu sefih, küçük veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise; velisi dosdoğru yazdırsın.
Erkeklerinizden iki de şahid yapın. Eğer ki erkek bulamazsa şahidlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir.
Şahidler çağrıldıklarında çekinmesinler.
Borç, büyük veya küçük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmesin.
Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şahidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de daha yakındır.
Ancak aranızda peşin alış-veriş olursa onu yazmamanızda size bir günah yoktur.
Alış-veriş yaptığınızda şahid tutun.
Yazana da şehadet edene de zarar verilmesin.
Şayet zarar verecek olursanız; o zaman, kendinize dokunacak bir kötülük olur. Allah'tan korkun.
Allah size öğretiyor.
Allah her şeyi bilir.
---------------------------------------------------------------
ALİ İMRAN 159
Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın.
Ama eğer onlara karşı katı yürekli davransaydın, kesinlikle senden uzaklaşırlardı:
Şu halde onları affet, affedilmeleri için de dua et ve yönetim işinde onlarla istişare(ye devam) et!
Artık kararını verdiğin zaman da, Allah'a güven!
Çünkü Allah kendisine güvenenleri sever.
--------------------------------------------------------------
62/CUMA-9
Ey inananlar,
Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allâh'ı anmağa koşun, alışverişi bırakın.
Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
---------------------------------------------------
62/CUMA-10
Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin.
Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.
-------------------------------------------------------------------------
ZUHRUF 32
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Biz onların dünya hayatındaki geçimliklerini taksim ettik ve bir kısmının diğerlerine iş gördürebilmesi için, bir kısmını bir kısmından derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha iyidir.
-------------------------------------------------------------------------------
62/CUMA-11
Ve ticaret veya eğlenceyi görünce ona yönelip dağıldılar ve seni ayakta bırakıp gittiler. De ki: “Allah’ın katında olan şeyler, eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
-------------------------------------------------------------------
24/NÛR-37:
nice yiğitler vardır ki, onları ne ticaret ne bir (başka) kazanç kapısı Allah'ı anmaktan, namazı hakkını vererek eda etmekten ve arınmak için verilmesi gerekeni vermekten alıkoyabilir; onlar kalplerin ve gözlerin dehşetle döndüğü günden korkarlar.
-------------------------------------------------------------------------
TEVBE 24
De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensubu bulunduğunuz topluluk, kazandığınız mallar, kötüye gitmesinden kaygı duyduğunuz ticaret ve kendisiyle huzur bulduğunuz konaklar; Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, Allah'ın buyruğu gerçekleşinceye kadar bekleyin! Ne ki Allah, sorumsuzca davranan bir toplumu doğru yola yöneltmez.
-----------------------------------------------------------------------
NİSA 58
Şüphesiz ki Allah; size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
Gerçekten Allah; bununla size ne güzel öğüt veriyor.
Şüphesiz ki Allah; Semi', Basir olandır.
HIRSIZ VAR !
Yazar: İsmail Ezgü
İNANMASI ZOR AMA ; HIRSIZLIK ÇOĞUMUZDA ALIŞKANLIK HALİNE GELMİŞ !
Paramızı, malımızı çalan bildik hırsızlardan bahsetmiyorum. Onlar bir gün gelir yakayı ele verir, cezasını çeker , daha da güzeli ; çaldığını iade edebilir ve helallik isteyebilir.
Beni korkutan hırsızlık daha korkunç olan çeşidi. Pek çoğumuz normal bir iş gibi yapıyoruz ve basit gibi görünen eylemlerimizin toplumdan neler götürdüğünün farkında bile değiliz. Virüs gibi yayılarak daha da yıkıcı oluyor.
Mesela; öncelikle toplumun aynası olan trafikten örnek verelim.
Trafik tıkandığında arıza şeridini ihlal eden ve diğer , düzgün sürücüleri çıldırtan trafik magandalarını ele alalım;
Bu kişiler arıza şeridinden giderken kaç kişinin “kul hakkını” veya “ insan hakkını” ihlal ettiğinin farkında mı acaba?
Bunların bir kısmı ne yaptığının farkında bile değil. Diğer insanların hakkını yemek ona göre gayet doğal , seküler (dünyevi) düzen gereği. Onlar için “kul hakkı” kelimesi epey zamandır bir şey ifade etmiyor.” İnsan hakkı” ise modern toplumlardaki gibi sadece kendisi ve kendisi gibi olan üstün ırklar için gerekli ve geçerlidir. “Düşük ırklar” için böyle bir hak onları hep rahatsız etmekte.
Aşağı mahalledeki “alçak” insanlar ne anlar “insan hakkı”ndan..
Diğer bir kısmı ise bilinçli olarak yapıyor. Eğer kendisi yapıyorsa “ ben çok becerikliyim” diye düşünüyor, başkaları yaparsa “ Allah belanı versin” veya “ adama bak, benden uyanık çıktı”
Trafikten başka bir örnek verelim;
Pencereyi aç, çöpleri yola at, aracın temiz kalsın, ya çevre?
Ne çevresi? Benim dünyam = arabam + evim. Dışarısını birileri temizlesin.
Çocukluğumdan hatırlıyorum: Kasabamızda aklı ilerde olan okumuş , orta yaşta birini zabıta memuru yaptılar.
Yaşlı bir komşumuz yediği muzların kabuklarını yola boca edince bu yeni zabıtamız ona ceza kesmeye kalktı, bir kaç gün sonra zabıtamızın işine son verildi. Hâlâ; memlekette adı “ deli ....” olarak anılıyor.
Biz etrafımızı kirletelim, vergi veren salakların parasıyla etraf temizlensin, ne âlâ !
Sormak isterim;
Arıza şeridini kullanan, aracının arka camında “Osmanlı” tuğrası olan dindar hemşerim, sağından geçtiğin onlarca , yüzlerce insandan helalik alma ihtimalin var mı?
Arka camında “Atatürk” imzası taşıyan entel kardeşim, bu durumda senin adalet duyguların ne alemde? İnsan haklarına ne oldu?
İçiniz rahat mı?
Yasak olduğu halde tarlasında anız yakan efendimiz, köylü kardeşim, kirlettiğin havayı temizleyecek bir sistem henüz keşfedilmedi. Yüzlerce, binlerce insana yetecek kadar temiz havayı, geri dönülmeyecek şekilde kirlettin, farkında mısın? İçin rahat mı?
Dedelerin, ormandaki yaban meyve fidanlarını aşılardı, “ya kul dua eder ya da kuş “diyerek..
Eğer hepinizin içi rahat ise , yandık , bittik. Tedavisi çok zor.Ne diyebilirim ki?
Allah islah etsin , islah olmıyacaklarsa... , söylemeye dilim varmıyor.
İNANMASI ZOR AMA ; HIRSIZLIK ÇOĞUMUZDA ALIŞKANLIK HALİNE GELMİŞ !
Paramızı, malımızı çalan bildik hırsızlardan bahsetmiyorum. Onlar bir gün gelir yakayı ele verir, cezasını çeker , daha da güzeli ; çaldığını iade edebilir ve helallik isteyebilir.
Beni korkutan hırsızlık daha korkunç olan çeşidi. Pek çoğumuz normal bir iş gibi yapıyoruz ve basit gibi görünen eylemlerimizin toplumdan neler götürdüğünün farkında bile değiliz. Virüs gibi yayılarak daha da yıkıcı oluyor.
Mesela; öncelikle toplumun aynası olan trafikten örnek verelim.
Trafik tıkandığında arıza şeridini ihlal eden ve diğer , düzgün sürücüleri çıldırtan trafik magandalarını ele alalım;
Bu kişiler arıza şeridinden giderken kaç kişinin “kul hakkını” veya “ insan hakkını” ihlal ettiğinin farkında mı acaba?
Bunların bir kısmı ne yaptığının farkında bile değil. Diğer insanların hakkını yemek ona göre gayet doğal , seküler (dünyevi) düzen gereği. Onlar için “kul hakkı” kelimesi epey zamandır bir şey ifade etmiyor.” İnsan hakkı” ise modern toplumlardaki gibi sadece kendisi ve kendisi gibi olan üstün ırklar için gerekli ve geçerlidir. “Düşük ırklar” için böyle bir hak onları hep rahatsız etmekte.
Aşağı mahalledeki “alçak” insanlar ne anlar “insan hakkı”ndan..
Diğer bir kısmı ise bilinçli olarak yapıyor. Eğer kendisi yapıyorsa “ ben çok becerikliyim” diye düşünüyor, başkaları yaparsa “ Allah belanı versin” veya “ adama bak, benden uyanık çıktı”
Trafikten başka bir örnek verelim;
Pencereyi aç, çöpleri yola at, aracın temiz kalsın, ya çevre?
Ne çevresi? Benim dünyam = arabam + evim. Dışarısını birileri temizlesin.
Çocukluğumdan hatırlıyorum: Kasabamızda aklı ilerde olan okumuş , orta yaşta birini zabıta memuru yaptılar.
Yaşlı bir komşumuz yediği muzların kabuklarını yola boca edince bu yeni zabıtamız ona ceza kesmeye kalktı, bir kaç gün sonra zabıtamızın işine son verildi. Hâlâ; memlekette adı “ deli ....” olarak anılıyor.
Biz etrafımızı kirletelim, vergi veren salakların parasıyla etraf temizlensin, ne âlâ !
Sormak isterim;
Arıza şeridini kullanan, aracının arka camında “Osmanlı” tuğrası olan dindar hemşerim, sağından geçtiğin onlarca , yüzlerce insandan helalik alma ihtimalin var mı?
Arka camında “Atatürk” imzası taşıyan entel kardeşim, bu durumda senin adalet duyguların ne alemde? İnsan haklarına ne oldu?
İçiniz rahat mı?
Yasak olduğu halde tarlasında anız yakan efendimiz, köylü kardeşim, kirlettiğin havayı temizleyecek bir sistem henüz keşfedilmedi. Yüzlerce, binlerce insana yetecek kadar temiz havayı, geri dönülmeyecek şekilde kirlettin, farkında mısın? İçin rahat mı?
Dedelerin, ormandaki yaban meyve fidanlarını aşılardı, “ya kul dua eder ya da kuş “diyerek..
Eğer hepinizin içi rahat ise , yandık , bittik. Tedavisi çok zor.Ne diyebilirim ki?
Allah islah etsin , islah olmıyacaklarsa... , söylemeye dilim varmıyor.
18 Nisan 2016 Pazartesi
MEVSİMLER YAS TUTUYOR
Yazar: Sema Ezgü
Mükemmel bir nisan gününe uyandık yine. Güneşli sımsıcak hava, çiçeklenmiş ağaçların mis kokusu ciğerlerimize doluyor. Bahar coşkusu küçük, büyük, hatta yaşlılara bile yaşama sevinci aşılıyor. Baharın doğası böyle. Kendisi uyanırken tabiatı da uyandırıyor. Ve tabiat gereğini yapıyor. Bütün canlılar secde ediyor. İnsan hariç her yaratılmış haddini biliyor.
Oysa insan denen garip canlı sınırlarını zorlamayı seviyor. Hayatın içinde sarkaç gibi sallanarak, bir o yana bir bu yana savrularak eğlenmeyi seviyor. İrademi kullanıyorum, kendi hayatımı özgürce yaşıyorum diyor. Çoğunlukla nefsinin hevasına kapılıp gitmeye özgürlük diyor bilmeden. Özgürlük ise keşiflere gebe, zulada bekliyor kaşifini. Eleştiriye pek gelemiyor insan. Sıkılıyor, bunalıma giriyor. En olmadı kaçıyor gerçeklerden. Dünyanın merkezinde kendisini görüyor insan. İyi derken de kendi aklıyla, kötü derken de kendi aklıyla hüküm veriyor. Bu çok doğal, zaten yaşamak böyle olur diyenleri duyabiliyorum.
Eksik olan bir şey olsa gerek ki, doğrular hep doğru olmazken yanlışlar da standart olmuyor. Standartlar her insana uymuyor. Medeniyet standart seviyor oysa. Standartları belgelemeyi de seviyor, hükmetmeyi de. Hükmedilmeyi asla.... Bir kısır döngüdür dolanıp duruyor zihinlerde. Zihinlerin standartı sağlanamıyor hatta. Kimi insaflı, ahlaklı, vicdanlı, yani ALLAH' lı. Kimi de şeytana kaptırmış yuları. Kırıyor, döküyor, sövüyor, arap saçına çeviriyor dünyayı. Yıllar geçiyor, yüzyıllar geçiyor, değişen bir şey olmuyor. Dünya aynı huzursuz, barış yoksunu dünya. Ne zulumler son buluyor, ne savaşlar tükeniyor. Birileri tükenmesine izin vermiyor. Her dönemin zihinleri karmaşık insanları yeniden hasıl oluyor. Yani olduruluyor. Yani planlı programlı kötülük inşa ediliyor. Yine yeni ve yeniden savaşlar sahneleniyor. Dünya kuruldu kurulalı senaryo değişmiyor. İnsanlar ölüyor, öldürülüyor, en değerli canlının yeryüzündeki katliamı devam ederken mevsimler yas tutuyor.
Derken, birileri merak ediyor. Biz hangi sebeple yaratıldık acaba diyor. Nedenleri merak etmeye görsün insan. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor.
Bilim, ilim derken kendisini keşfediyor insan. Kendi özel yaratılmışlığına gıpta ediyor. Nihayet yaratıcısına yöneliyor merakı. Karmaşık zihninin müsebbibini aramaya başlıyor. Kendi hatasıyla, kendi ihmaliyle karşılaşıyor. Keşke diyor, keşke daha önce akıl edebilseydim, yaratıcımın benim için hazır ettiği imkanları doğru ve tam istikamet üzere kullanabilseydim. Nice canları yakmadan aklımı kullanabilseydim. Bu uyanışı henüz dünyada yaşarken keşfeden biri Allah'ın sevdiği kulu olmayı başarıyor. Ama o birileri hep azınlıkta kalıyor. İnsanların çoğu hüsran yaşıyor. Ölümden sonraki keşifler fayda sağlamıyor diyor yaratan. Sonuç yine değişmiyor dünyada. Yine ve yeniden mevsimler yas tutuyor.
Mükemmel bir nisan gününe uyandık yine. Güneşli sımsıcak hava, çiçeklenmiş ağaçların mis kokusu ciğerlerimize doluyor. Bahar coşkusu küçük, büyük, hatta yaşlılara bile yaşama sevinci aşılıyor. Baharın doğası böyle. Kendisi uyanırken tabiatı da uyandırıyor. Ve tabiat gereğini yapıyor. Bütün canlılar secde ediyor. İnsan hariç her yaratılmış haddini biliyor.
Oysa insan denen garip canlı sınırlarını zorlamayı seviyor. Hayatın içinde sarkaç gibi sallanarak, bir o yana bir bu yana savrularak eğlenmeyi seviyor. İrademi kullanıyorum, kendi hayatımı özgürce yaşıyorum diyor. Çoğunlukla nefsinin hevasına kapılıp gitmeye özgürlük diyor bilmeden. Özgürlük ise keşiflere gebe, zulada bekliyor kaşifini. Eleştiriye pek gelemiyor insan. Sıkılıyor, bunalıma giriyor. En olmadı kaçıyor gerçeklerden. Dünyanın merkezinde kendisini görüyor insan. İyi derken de kendi aklıyla, kötü derken de kendi aklıyla hüküm veriyor. Bu çok doğal, zaten yaşamak böyle olur diyenleri duyabiliyorum.
Eksik olan bir şey olsa gerek ki, doğrular hep doğru olmazken yanlışlar da standart olmuyor. Standartlar her insana uymuyor. Medeniyet standart seviyor oysa. Standartları belgelemeyi de seviyor, hükmetmeyi de. Hükmedilmeyi asla.... Bir kısır döngüdür dolanıp duruyor zihinlerde. Zihinlerin standartı sağlanamıyor hatta. Kimi insaflı, ahlaklı, vicdanlı, yani ALLAH' lı. Kimi de şeytana kaptırmış yuları. Kırıyor, döküyor, sövüyor, arap saçına çeviriyor dünyayı. Yıllar geçiyor, yüzyıllar geçiyor, değişen bir şey olmuyor. Dünya aynı huzursuz, barış yoksunu dünya. Ne zulumler son buluyor, ne savaşlar tükeniyor. Birileri tükenmesine izin vermiyor. Her dönemin zihinleri karmaşık insanları yeniden hasıl oluyor. Yani olduruluyor. Yani planlı programlı kötülük inşa ediliyor. Yine yeni ve yeniden savaşlar sahneleniyor. Dünya kuruldu kurulalı senaryo değişmiyor. İnsanlar ölüyor, öldürülüyor, en değerli canlının yeryüzündeki katliamı devam ederken mevsimler yas tutuyor.
Derken, birileri merak ediyor. Biz hangi sebeple yaratıldık acaba diyor. Nedenleri merak etmeye görsün insan. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor.
Bilim, ilim derken kendisini keşfediyor insan. Kendi özel yaratılmışlığına gıpta ediyor. Nihayet yaratıcısına yöneliyor merakı. Karmaşık zihninin müsebbibini aramaya başlıyor. Kendi hatasıyla, kendi ihmaliyle karşılaşıyor. Keşke diyor, keşke daha önce akıl edebilseydim, yaratıcımın benim için hazır ettiği imkanları doğru ve tam istikamet üzere kullanabilseydim. Nice canları yakmadan aklımı kullanabilseydim. Bu uyanışı henüz dünyada yaşarken keşfeden biri Allah'ın sevdiği kulu olmayı başarıyor. Ama o birileri hep azınlıkta kalıyor. İnsanların çoğu hüsran yaşıyor. Ölümden sonraki keşifler fayda sağlamıyor diyor yaratan. Sonuç yine değişmiyor dünyada. Yine ve yeniden mevsimler yas tutuyor.
17 Nisan 2016 Pazar
BAHÇEMİZDE NELER VAR
Yazar: İsmail Ezgü
Allah dileyen herkese nasip etsin.
Yaşım 50 lere ulaştığında apartman hayatından kurtulduk ve şehirden biraz uzak , bahçeli , müstakil bir evimiz oldu.
Gözünüzde fazla büyütmeyin; öyle bir kaç dönümlük muhteşem bir şey değil. Arsası 300 m2 civarı olan mütevazi bir yer.
Biz aldığımızda içinde bakımsız 2 katlı bir ev vardı ve bahçesi tam anlamıyla amazon ormanı gibiydi. Abarttığımı düşünüyorsunuz değil mi?
Şöyle diyeyim; bahçedeki sarmaşık gülleri evin salonunu işgal etmişlerdi. Gerisini siz tahmin edin.
Yaklaşık 8-10 yıl hiç el değmemiş, bitkiler evin içini işgal etmiş.
Evin ön tarafında 3 x 9 mt lik bir veranda varmış, etrafı parmaklıklı. Biz evi aldığımızda bu verandanın varlığını hiç farketmedik inanın.İşte bu kadar amazon...
Bahçeyi temizleyip yürünebilir hale getirmem aralıksız bir haftamı aldı.Bu işi ben yapmalıydım çünkü boyu beni aşan aşan sazlıkları ve dikenleri temizlerken dikkatli olmazsam varlığını farkettiğim birkaç fidanı katletmek gerekecekti. Bense bir fidanı kurtarmak için herşeyi göze alabilirdim. Bir kedi yavrusunu kurtarmak için bu ihtiyar halimle, çarçabuk su kuyusunun dibine kadar , tereddüt etmeden inmiş birisiyim.Bir insanı tehlikede görsem düşünmeden risk alabilirim.Böyle bir tipim.
Bahçemin şimdi geldiği durumu izah edeyim mi size?
Evi, verandayı ve alet edevat koyduğumuz küçük odayı ve portatif 5 mt çapındaki havuzu çıkınca zaten kalan bahçe 150 m2 den fazla değil.
Bu bahçeye eşim için 4x6 m lik bir sera yaptım, kendi ellerimle.
Bu arada küçük bir not düşeyim. Bahçeme başka el değmesine tahammülüm yoktur. Yatak odama birisi girmiş gibi hissediyorum kendimi.
Sadece eşim ve ben.
Serayı da yapınca bize kalan bahçe yine de fena değil.
Allah razı olsun , evin eski sahipleri bize birkaç fidan ve çiçek dikivermiş. Beyaz dut, yeşil erik, nar ve bir kaç gül.
Şu anda ise bahçemde en az yetişmiş 30 dan fazla ağacım var.Ben hariç herkes bu duruma şaşıyor.
Ben ise çok mutluyum.Ağaçların bu sıkışıklığı beni hiç rahatsız etmiyor. Çok verimsiz olan ağaç olursa kesip kurutup mangalda değerlendiriyorum.
Verimsiz ağaçların yerine daha uygun olanları büyütüyorum.
İlaveten bu yaşımda aşı yapmayı öğrendim.
Memleketimden yöreye özgü armut dalları getirip bunlarla bahçedeki armut ağacının dallarına aşılar yaptım. Düşünün bir armut ağacının dört dalına dört farklı aşı yaptım. "yağlıca" Ağarmut" "Şeker armudu..." Bu armut isimlerini hiç duydunuz mu? Nefis tatları vardır.
Seneye elmaya el atacağım. "Amasya" , "ferik elması", "samut elması" , daha niceleri... Ne bulursam...
Etrafımdakiler bu aşılar tutmaz diye burun kıvırıyorlardı fakat hiç firesiz hepsi tuttu. Aşılarım ilk senede 3 metre civarında boy attı.Bir ağaçta en az 4 çeşit armut olacak. Bu sene ikinci yılı. Nisan ayındayız.Armut meyveleri nohut kadar oldular. İnanılmaz zevkli bir şey.
Artık komşu bahçelerindeki meyve ağaçlarına aşı yapıyorum. Talepler üst seviyede...Bir anda bana ziraat uzmanı muamelesi yapmaya başladı komşularım. Artık hanım sebzeler ben ise ağaçlar konusunda bilirkişi tayin edildik.
Bahçemin bir köşesi fidanlığım oldu. Kovalarda fidan yetiştirip eşe dosta dağıtıyorum. Bu sene verdiğim fidan sayısı 20 civarında.
Yukarıda otuzdan fazla ağacım var demiştim. Eminim çoğunuz abarttığımı düşünürsünüz.
Gelin sağdan sayalım; Ayva 3 tane, elma 4 tane,yeşil erik 3, siyah erik 2 , bir tanede iri kırmızı erik,bir tane küçük kırmızı erik, iki farklı dut ,trabzon hurması,incir 2 tane, kızılcık, nar 2 tane. Armutların sayısı 5 ten fazla.Bazı ayva dallarına da armut aşıladım. Deveci armutu gibi iri iri yapıyorlar. Kiraz, vişne,badem, zeytin 2 tane. Herhalde 30 u geçmişizdir.
Bunlar meyvesini yemek nasip olanlar. Küçük fidanlarımı saymıyorum. Ayrıca ağaç olarak saymadığım, beyaz kokulu üzüm, siyah karaağaç üzümüm, ahududu, frenk üzümü,güller, yüzlerce çilek, hem de nefis kokulu osmanlı çileği.
Apartman hayatından kaçmakta haksızmıyım sizce?
Muhteşem bir hayatımız var.
En çok hoşlandığım şey bu ağaçların meyvelerini eşe dosta, evlatlara, torunlara yedirmek.
İçinizden bazıları bizim nasıl bir deli olduğumuzu anlamıştır sanıyorum.
Biz vermeyi öğrendik,
Vermeyi sevdik.Paylaşmayı sevdik.
Sevdirene şükürler olsun.
Verdikçe artıyor, paylaştıkça çoğalıyor...
Allahım cümlemize verebileceğimiz kadar çok zenginlik nasip et.
Veremediğimiz malın esiri etme bizleri.
Amin.
Allah dileyen herkese nasip etsin.
Yaşım 50 lere ulaştığında apartman hayatından kurtulduk ve şehirden biraz uzak , bahçeli , müstakil bir evimiz oldu.
Gözünüzde fazla büyütmeyin; öyle bir kaç dönümlük muhteşem bir şey değil. Arsası 300 m2 civarı olan mütevazi bir yer.
Biz aldığımızda içinde bakımsız 2 katlı bir ev vardı ve bahçesi tam anlamıyla amazon ormanı gibiydi. Abarttığımı düşünüyorsunuz değil mi?
Şöyle diyeyim; bahçedeki sarmaşık gülleri evin salonunu işgal etmişlerdi. Gerisini siz tahmin edin.
Yaklaşık 8-10 yıl hiç el değmemiş, bitkiler evin içini işgal etmiş.
Evin ön tarafında 3 x 9 mt lik bir veranda varmış, etrafı parmaklıklı. Biz evi aldığımızda bu verandanın varlığını hiç farketmedik inanın.İşte bu kadar amazon...
Bahçeyi temizleyip yürünebilir hale getirmem aralıksız bir haftamı aldı.Bu işi ben yapmalıydım çünkü boyu beni aşan aşan sazlıkları ve dikenleri temizlerken dikkatli olmazsam varlığını farkettiğim birkaç fidanı katletmek gerekecekti. Bense bir fidanı kurtarmak için herşeyi göze alabilirdim. Bir kedi yavrusunu kurtarmak için bu ihtiyar halimle, çarçabuk su kuyusunun dibine kadar , tereddüt etmeden inmiş birisiyim.Bir insanı tehlikede görsem düşünmeden risk alabilirim.Böyle bir tipim.
Bahçemin şimdi geldiği durumu izah edeyim mi size?
Evi, verandayı ve alet edevat koyduğumuz küçük odayı ve portatif 5 mt çapındaki havuzu çıkınca zaten kalan bahçe 150 m2 den fazla değil.
Bu bahçeye eşim için 4x6 m lik bir sera yaptım, kendi ellerimle.
Bu arada küçük bir not düşeyim. Bahçeme başka el değmesine tahammülüm yoktur. Yatak odama birisi girmiş gibi hissediyorum kendimi.
Sadece eşim ve ben.
Serayı da yapınca bize kalan bahçe yine de fena değil.
Allah razı olsun , evin eski sahipleri bize birkaç fidan ve çiçek dikivermiş. Beyaz dut, yeşil erik, nar ve bir kaç gül.
Şu anda ise bahçemde en az yetişmiş 30 dan fazla ağacım var.Ben hariç herkes bu duruma şaşıyor.
Ben ise çok mutluyum.Ağaçların bu sıkışıklığı beni hiç rahatsız etmiyor. Çok verimsiz olan ağaç olursa kesip kurutup mangalda değerlendiriyorum.
Verimsiz ağaçların yerine daha uygun olanları büyütüyorum.
İlaveten bu yaşımda aşı yapmayı öğrendim.
Memleketimden yöreye özgü armut dalları getirip bunlarla bahçedeki armut ağacının dallarına aşılar yaptım. Düşünün bir armut ağacının dört dalına dört farklı aşı yaptım. "yağlıca" Ağarmut" "Şeker armudu..." Bu armut isimlerini hiç duydunuz mu? Nefis tatları vardır.
Seneye elmaya el atacağım. "Amasya" , "ferik elması", "samut elması" , daha niceleri... Ne bulursam...
Etrafımdakiler bu aşılar tutmaz diye burun kıvırıyorlardı fakat hiç firesiz hepsi tuttu. Aşılarım ilk senede 3 metre civarında boy attı.Bir ağaçta en az 4 çeşit armut olacak. Bu sene ikinci yılı. Nisan ayındayız.Armut meyveleri nohut kadar oldular. İnanılmaz zevkli bir şey.
Artık komşu bahçelerindeki meyve ağaçlarına aşı yapıyorum. Talepler üst seviyede...Bir anda bana ziraat uzmanı muamelesi yapmaya başladı komşularım. Artık hanım sebzeler ben ise ağaçlar konusunda bilirkişi tayin edildik.
Bahçemin bir köşesi fidanlığım oldu. Kovalarda fidan yetiştirip eşe dosta dağıtıyorum. Bu sene verdiğim fidan sayısı 20 civarında.
Yukarıda otuzdan fazla ağacım var demiştim. Eminim çoğunuz abarttığımı düşünürsünüz.
Gelin sağdan sayalım; Ayva 3 tane, elma 4 tane,yeşil erik 3, siyah erik 2 , bir tanede iri kırmızı erik,bir tane küçük kırmızı erik, iki farklı dut ,trabzon hurması,incir 2 tane, kızılcık, nar 2 tane. Armutların sayısı 5 ten fazla.Bazı ayva dallarına da armut aşıladım. Deveci armutu gibi iri iri yapıyorlar. Kiraz, vişne,badem, zeytin 2 tane. Herhalde 30 u geçmişizdir.
Bunlar meyvesini yemek nasip olanlar. Küçük fidanlarımı saymıyorum. Ayrıca ağaç olarak saymadığım, beyaz kokulu üzüm, siyah karaağaç üzümüm, ahududu, frenk üzümü,güller, yüzlerce çilek, hem de nefis kokulu osmanlı çileği.
Apartman hayatından kaçmakta haksızmıyım sizce?
Muhteşem bir hayatımız var.
En çok hoşlandığım şey bu ağaçların meyvelerini eşe dosta, evlatlara, torunlara yedirmek.
İçinizden bazıları bizim nasıl bir deli olduğumuzu anlamıştır sanıyorum.
Biz vermeyi öğrendik,
Vermeyi sevdik.Paylaşmayı sevdik.
Sevdirene şükürler olsun.
Verdikçe artıyor, paylaştıkça çoğalıyor...
Allahım cümlemize verebileceğimiz kadar çok zenginlik nasip et.
Veremediğimiz malın esiri etme bizleri.
Amin.
HERKESİN DERDİ YOL
Yazar: İsmail Ezgü
HERKESİN DERDİ YOL!
Ülkemizin etrafındaki çatışmaların tamamında bir "yol hikayesi" vardır.
Ne demek istiyorum ;
Örnekler vereyim:
Ama dediklerimi anlatabilmem için sizlerin de haritaya bakmanız hatta "harita okumanız" gerekecektir. Lütfen haritayı önünüze açın.
Mızmızlanmayın ; telefonda, bilgisayarda, heryerde haritalar mevcut...
Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki en büyük sorun " Dağlık Karabağ" mevzuudur.
Azerbaycan ile Türkiye Azerbaycan toprağı olan Nahçıvan ve dağlık karabağ üzerinden birbirine bağlı idi.
Ermenistan bıçak gibi araya girerek Türkiye ile Azerbaycan bağını kopardı. Yolu kesti.
Aynı zamanda Ermenistan dan İran a bir "yol" açtı.
Karşı taraftan bakarsak Biz Azerbaycana bağlı iken Ermenistan İran'a "yol" bulamıyordu. Bir taraf "yol" açarken otomatik olarak diğerlerinin yolunu kesmiş oluyor.
Ben Ermenistan diyeyim siz Rusya anlayın. Üç beş milyonluk fakir Ermenistan Petrol zengini Azerbaycan'a nasıl kafa tutabilir. Savaşın görünür yüzünde Ermenistan olduğuna bakmayın herkes bilir ki esas aktör her zaman Rusya'dır.
Eğer Ermenistan "yol" kesmeseydi; bir düşünün ; Türkiye Orta Asya ve Çin'e ne kadar kolay ulaşırdı. BTC boru hattı BC olurdu.
Kazak petrolü , Türkmen gazı, Çin malları ne kadar kolay akardı bu "yol" dan.
Peki ABD ne yaptı bu durumda. O da Gürcistan ı kullanarak Rusya- İran yolunu kesti.
Peki Rusya ne yaptı bu durumda.
Abhazyayı Gürcistan dan koparıp o da "racon" kesti.
Şimdiiiii... siz bu gözlemler ışığında Suriye ve Irak sınırlarımıza bir göz atıverin bakalım.
İran ve Rusya güney sınırlarımız boyunca "yol" açıp Akdeniz e ulaşmaya çalışıyor.
Bir yandan da bizim Arap dünyasına ve Afrikaya açılan "yol"umuzu kesmeye çalışıyorlar.
Dikkatinizi çekti mi ; birileri kendilerine yol açarken otomatikman diğer gurubun yolunu kesiyor.
Dünyadaki diğer çatışmalara da bakin...
Balkanlara , Avrupa ya, Asya ya, Afrika ya...
Hepsinde "yol hikayeleri" göreceksiniz.
ABD nin bu oyundaki rolü size garip gelmiyor mu?
Farkında iseniz ABD Suriye konusunda pek hevesli değil.
Neden acaba?
Bir düşünün bakalım; arap ülkeleri ve Afrika ile bütünleşmiş bir Türkiye hayâl edin bakalım.
Siz ABD olsaydınız ne yapardınız?
HERKESİN DERDİ YOL!
Ülkemizin etrafındaki çatışmaların tamamında bir "yol hikayesi" vardır.
Ne demek istiyorum ;
Örnekler vereyim:
Ama dediklerimi anlatabilmem için sizlerin de haritaya bakmanız hatta "harita okumanız" gerekecektir. Lütfen haritayı önünüze açın.
Mızmızlanmayın ; telefonda, bilgisayarda, heryerde haritalar mevcut...
Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki en büyük sorun " Dağlık Karabağ" mevzuudur.
Azerbaycan ile Türkiye Azerbaycan toprağı olan Nahçıvan ve dağlık karabağ üzerinden birbirine bağlı idi.
Ermenistan bıçak gibi araya girerek Türkiye ile Azerbaycan bağını kopardı. Yolu kesti.
Aynı zamanda Ermenistan dan İran a bir "yol" açtı.
Karşı taraftan bakarsak Biz Azerbaycana bağlı iken Ermenistan İran'a "yol" bulamıyordu. Bir taraf "yol" açarken otomatik olarak diğerlerinin yolunu kesmiş oluyor.
Ben Ermenistan diyeyim siz Rusya anlayın. Üç beş milyonluk fakir Ermenistan Petrol zengini Azerbaycan'a nasıl kafa tutabilir. Savaşın görünür yüzünde Ermenistan olduğuna bakmayın herkes bilir ki esas aktör her zaman Rusya'dır.
Eğer Ermenistan "yol" kesmeseydi; bir düşünün ; Türkiye Orta Asya ve Çin'e ne kadar kolay ulaşırdı. BTC boru hattı BC olurdu.
Kazak petrolü , Türkmen gazı, Çin malları ne kadar kolay akardı bu "yol" dan.
Peki ABD ne yaptı bu durumda. O da Gürcistan ı kullanarak Rusya- İran yolunu kesti.
Peki Rusya ne yaptı bu durumda.
Abhazyayı Gürcistan dan koparıp o da "racon" kesti.
Şimdiiiii... siz bu gözlemler ışığında Suriye ve Irak sınırlarımıza bir göz atıverin bakalım.
İran ve Rusya güney sınırlarımız boyunca "yol" açıp Akdeniz e ulaşmaya çalışıyor.
Bir yandan da bizim Arap dünyasına ve Afrikaya açılan "yol"umuzu kesmeye çalışıyorlar.
Dikkatinizi çekti mi ; birileri kendilerine yol açarken otomatikman diğer gurubun yolunu kesiyor.
Dünyadaki diğer çatışmalara da bakin...
Balkanlara , Avrupa ya, Asya ya, Afrika ya...
Hepsinde "yol hikayeleri" göreceksiniz.
ABD nin bu oyundaki rolü size garip gelmiyor mu?
Farkında iseniz ABD Suriye konusunda pek hevesli değil.
Neden acaba?
Bir düşünün bakalım; arap ülkeleri ve Afrika ile bütünleşmiş bir Türkiye hayâl edin bakalım.
Siz ABD olsaydınız ne yapardınız?
RİVA'DA BAYRAM NAMAZI
Yazar: İsmail Ezgü
RİVA DA BAYRAM NAMAZI
Küçük oğlum yıllar önce dizinden ameliyat geçirdiği için namaz kılmaktan pek hoşnut değildi.
2013 ramazan bayram namazına bizimle gelmesi için onu birazcık zorladım ve başardım.
Namaz vaktine epey vardı , içeri girip hocanın anlattıklarından istifade etmek istedik.
Çok güzel sesli bir hafız Kur'an okuyordu. Son yıllarda bu kadar güzel bir tilavet duymadım.
Pek çok müslüman gibi ben de okunanların çoğunun anlamını bilmiyorum.
Nihayet “ASR” suresini okumaya başladı, mealini bildiğim bir sure gelince çok sevindim.
Hafız en az 5 kere ASR suresini tekraren okudu, sanırım 5 ayrı makamla okudu.
İçimden şunlar geçti: keşke 5 kere ağdalı bir şekilde renkten renge girerek, nefesi tükenene kadar zorlanarak okumasa da bir kere okuyup artan vakitte de bu muhteşem surenin anlamını dinleyenlere aktarsa idi.
O zaman daha iyi anlayacaktık ; dünyadaki insanların çoğunluğu neden hüsranda, hüsranda olmayanlar neden bataklığa düşmemiş, hangi özelliği olanlar ya da nelere önem verenler doğru yolda kalacaklar ve dosdoğru yolda devam edebilecekler.
Ne güzel olurdu...
Oğlumun kulağına eğildim ve sessizce “kusura bakma” dedim,. Anlıyorum anlamında başını salladı.
Namazı kıldık ve camimizin imamı olan genç arkadaş hutbeye çıktı.
İnanılmaz kötü bir hitabet, ne virgül var ne de nokta. Sanki ilkokul öğrencisi törende şiir okuyor.
Nasıl olur da bayram namazı gibi bir fırsatı ; din adamlarımız inanılmaz şekilde boşa harcarlar.
Bayram namazına gelen insanların önemli bir kısmı yılda bir ya da iki kere sadece bayram namazına geliyorlar. Bu fırsat nasıl kaçırılabilir?
Allah boşuna dememiş : “Aklını kullanmayanların üzerine pisliği boca ederim” diye...
RİVA DA BAYRAM NAMAZI
Küçük oğlum yıllar önce dizinden ameliyat geçirdiği için namaz kılmaktan pek hoşnut değildi.
2013 ramazan bayram namazına bizimle gelmesi için onu birazcık zorladım ve başardım.
Namaz vaktine epey vardı , içeri girip hocanın anlattıklarından istifade etmek istedik.
Çok güzel sesli bir hafız Kur'an okuyordu. Son yıllarda bu kadar güzel bir tilavet duymadım.
Pek çok müslüman gibi ben de okunanların çoğunun anlamını bilmiyorum.
Nihayet “ASR” suresini okumaya başladı, mealini bildiğim bir sure gelince çok sevindim.
Hafız en az 5 kere ASR suresini tekraren okudu, sanırım 5 ayrı makamla okudu.
İçimden şunlar geçti: keşke 5 kere ağdalı bir şekilde renkten renge girerek, nefesi tükenene kadar zorlanarak okumasa da bir kere okuyup artan vakitte de bu muhteşem surenin anlamını dinleyenlere aktarsa idi.
O zaman daha iyi anlayacaktık ; dünyadaki insanların çoğunluğu neden hüsranda, hüsranda olmayanlar neden bataklığa düşmemiş, hangi özelliği olanlar ya da nelere önem verenler doğru yolda kalacaklar ve dosdoğru yolda devam edebilecekler.
Ne güzel olurdu...
Oğlumun kulağına eğildim ve sessizce “kusura bakma” dedim,. Anlıyorum anlamında başını salladı.
Namazı kıldık ve camimizin imamı olan genç arkadaş hutbeye çıktı.
İnanılmaz kötü bir hitabet, ne virgül var ne de nokta. Sanki ilkokul öğrencisi törende şiir okuyor.
Nasıl olur da bayram namazı gibi bir fırsatı ; din adamlarımız inanılmaz şekilde boşa harcarlar.
Bayram namazına gelen insanların önemli bir kısmı yılda bir ya da iki kere sadece bayram namazına geliyorlar. Bu fırsat nasıl kaçırılabilir?
Allah boşuna dememiş : “Aklını kullanmayanların üzerine pisliği boca ederim” diye...
16 Nisan 2016 Cumartesi
HAYATIMI ETKİLEYEN AYETLER
Yazar: İsmail Ezgü
Bu bölümde yaşantımı direk olarak etkileyen ayetleri sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
------------------------------------------------------
1- İNŞİRAH 7.AYET
"Fe izâ feragte fensab."
Meali: O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.
.............................
Bu ayetin mealini ilk okuduğumda henüz kutsal kitabımızla yeni tanışmıştım.
Aslında çocukluğumdan beri Kuran okumuşluğum vardır. Fakat bu ilişki pek çok müslümanın yaptığı gibi anlamadan, kafa yormadan papağan misali "yüzünden" okumak idi.
40 lı yaşlarıma yaklaştığımda ilk defa Kitabımızın ne söylediği ile ilgilenmeye başlamıştım.
Elime aldığım meal "nüzul" sırası ile yani; iniş sırası ile yazılmıştı.
Nüzul sıralı meal okumanın kolay anlama açısından çok daha avantajlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu sistemle ana okulundan başlayıp ilk,orta, lise ve üniversiteyi sırasıyla bitirmiş gibi oluyoruz. Eğer standart "Mushaf" sırası ile okumaya çalışırsak "Fatiha" dan sonra "Bakara" suresine geçince ilkokuldan üniversiteye atlamış gibi oluyoruz.
Yukarıdaki ayeti okuyup üzerinde biraz düşününce; bu ayetin anlamı ilk adımda benim "TATİL" anlayışımı değiştirdi.
Önceden tatil deyince bendeki çağrışımı tembellik, yan gelip yatmak yani kısaca boş vakit öldürmek idi.
Fakat nedense hafta sonlarımı ve tatillerimi hep yan gelip yatarak geçirdiğim halde pazartesi sabahı hiç te mutlu olamıyordum. Hep bezgin, hep bitkin... Klasik pazartesi sendromu.
Fakat bu ayeti düşünerek okuduğumda anlamaya başladım ki ; müslümanlıkta boş vakit diye bir şey yok !
Aslında müslümanlıkta tatil diye bir şey yok.
Dinlenmek var, hoş vakit geçirmek var, fakat tatil yapmak yani "atıl" olmak yok.
Hani müslümanlar Cuma günü tatil derler ya.. Kuran tam tersini söylüyor.
Cuma suresi 10. ayet diyor ki: "Namaz kılınınca hemen yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın!"
Müslümanlıkta asla yan gelip yatmak yok.
Yanlış anlamayın; dinlenmek var , vakit öldürmek yok.
En başta söz ettiğim inşirah 7. ayeti anlamaya başladığımdan beri artık boş vakit diye bir sorunum yok. Her anım dolu. Bir işi bitirince hemen "Hadi bakalım, şimdi ne yapalım" diye düşünmeye başlıyorum.
Bir işten yorulursam veya bıkarsam taktiğim şu; farklı türde bir işe girişiyorum. Örneğin kitap okumak gibi hareketsiz bir işte yorulmuş isem ardından vücudumu çalıştırabileceğim işlere örneğin bahçe işlerine ya da tamirat, temizlik, bakım gibi işlere girişiyorum.Hareketli işlerle yorulduğum zaman ise oturarak yapabileceğim işlere yöneliyorum.
Bu anlayışa kavuştuğumdan beri inanın bir dakika boş vaktim olmuyor.
Allah'a şükür bir ayet sayesinde haftanın ölü geçen iki günü kurtuldu. Geride daha binlerce anlamamı bekleyen ayet var. Anladığım ayetler çoğaldıkça haftam yedi günden daha fazla olmaya başlayacak ve ömrüm daha bereketli geçecek inşallah.
Bir ayet haftanın iki gününü kurtarırsa tüm kuran bir ömre bedel olur herhalde..
İnşallah...
Bu bölümde yaşantımı direk olarak etkileyen ayetleri sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
------------------------------------------------------
1- İNŞİRAH 7.AYET
"Fe izâ feragte fensab."
Meali: O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.
.............................
Bu ayetin mealini ilk okuduğumda henüz kutsal kitabımızla yeni tanışmıştım.
Aslında çocukluğumdan beri Kuran okumuşluğum vardır. Fakat bu ilişki pek çok müslümanın yaptığı gibi anlamadan, kafa yormadan papağan misali "yüzünden" okumak idi.
40 lı yaşlarıma yaklaştığımda ilk defa Kitabımızın ne söylediği ile ilgilenmeye başlamıştım.
Elime aldığım meal "nüzul" sırası ile yani; iniş sırası ile yazılmıştı.
Nüzul sıralı meal okumanın kolay anlama açısından çok daha avantajlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu sistemle ana okulundan başlayıp ilk,orta, lise ve üniversiteyi sırasıyla bitirmiş gibi oluyoruz. Eğer standart "Mushaf" sırası ile okumaya çalışırsak "Fatiha" dan sonra "Bakara" suresine geçince ilkokuldan üniversiteye atlamış gibi oluyoruz.
Yukarıdaki ayeti okuyup üzerinde biraz düşününce; bu ayetin anlamı ilk adımda benim "TATİL" anlayışımı değiştirdi.
Önceden tatil deyince bendeki çağrışımı tembellik, yan gelip yatmak yani kısaca boş vakit öldürmek idi.
Fakat nedense hafta sonlarımı ve tatillerimi hep yan gelip yatarak geçirdiğim halde pazartesi sabahı hiç te mutlu olamıyordum. Hep bezgin, hep bitkin... Klasik pazartesi sendromu.
Fakat bu ayeti düşünerek okuduğumda anlamaya başladım ki ; müslümanlıkta boş vakit diye bir şey yok !
Aslında müslümanlıkta tatil diye bir şey yok.
Dinlenmek var, hoş vakit geçirmek var, fakat tatil yapmak yani "atıl" olmak yok.
Hani müslümanlar Cuma günü tatil derler ya.. Kuran tam tersini söylüyor.
Cuma suresi 10. ayet diyor ki: "Namaz kılınınca hemen yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın!"
Müslümanlıkta asla yan gelip yatmak yok.
Yanlış anlamayın; dinlenmek var , vakit öldürmek yok.
En başta söz ettiğim inşirah 7. ayeti anlamaya başladığımdan beri artık boş vakit diye bir sorunum yok. Her anım dolu. Bir işi bitirince hemen "Hadi bakalım, şimdi ne yapalım" diye düşünmeye başlıyorum.
Bir işten yorulursam veya bıkarsam taktiğim şu; farklı türde bir işe girişiyorum. Örneğin kitap okumak gibi hareketsiz bir işte yorulmuş isem ardından vücudumu çalıştırabileceğim işlere örneğin bahçe işlerine ya da tamirat, temizlik, bakım gibi işlere girişiyorum.Hareketli işlerle yorulduğum zaman ise oturarak yapabileceğim işlere yöneliyorum.
Bu anlayışa kavuştuğumdan beri inanın bir dakika boş vaktim olmuyor.
Allah'a şükür bir ayet sayesinde haftanın ölü geçen iki günü kurtuldu. Geride daha binlerce anlamamı bekleyen ayet var. Anladığım ayetler çoğaldıkça haftam yedi günden daha fazla olmaya başlayacak ve ömrüm daha bereketli geçecek inşallah.
Bir ayet haftanın iki gününü kurtarırsa tüm kuran bir ömre bedel olur herhalde..
İnşallah...
13 Nisan 2016 Çarşamba
DENİZ KORKUSU, DENİZ SEVGİSİ
Yazar: Sema Ezgü
Eşim ve ben bir karadeniz kasabasında çocukluk yıllarımızı geçirdik. O zamanlar farklı farklı evlerden farklı pencerelerden baktığımız aynı deniz gözümüze görünen manzaranın neredeyse % 50 sini kaplayan muhteşem çekici mavi karadeniz. Kokusu her an burnumuzda, rutubeti aldığımız nefeste. Rengi ise benim ve kardeşlerim hariç kasaba çocuklarının yine % 50 sinin gözünde. Hayatımız denizle anlam kazanıyor. Kasaba çocukları çoğu zaman denizden gelenle besleniyor. Tenlerimiz güneş yanığı, ama ben hiç denize giremeden uzaktan müşerref oluyorum çocukken. Bu çocukluk zaten 5 yaşımda İstanbul'a gidip yerleşmemizle biçim değiştirecek. Büyük şehir bizi bağrına basacak ama deniz gözümüze yine aynı mesafede ve aynı derecede tenimizden uzak kalacak. Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum denizi. Cazibesine daha o yıllarda kapılıp aşık oluyorum. Aynı zamanda da korkuyorum. Fobi derecesinde hatta kabus kıvamında bir korku. Ne zaman mı ? Sadece yaklaştığım zamanlarda, dokunma mesafesinde. Ama çekiciliğine kapılmadan edemiyorum. Uslu sakin zamanları hep kalsın hiç değişmesin istiyorum. Denizden tabiatına aykırı davranmasını istiyorum adeta. Tıpkı bugün eşimin görmek istediğim babacan hali gibi. Hiç dalgalanmasın, gürültü yapmasın istiyorum.
Babamın o korkulu yıllarda bizi sık sık denize taşıdığını, alıştırmaya çalıştığını saygıyla hatırlıyorum. Demek ki aynı sevda onda da vardı ve uzun süre ayrılığa dayanamazdı. Dondurucu soğuk havalarda Fındıklı sahilinden denize sandalla açılıp tüketemeyeceğimiz kadar balıkla eve döndüğünü, bugün servet değeri taşıyacak nesli tükenmiş kocaman balıkları konu komşuya ücretsiz nasıl dağıttığını hatırlıyorum. Maksat ürün zayi olmasın....
Ne deniz aynı deniz, ne de bizler aynı biz. An itibarıyla babamın öldüğü yaştayım. En az onun kadar denize sevdalıyım. Babamın sevdasını, annemin korkaklığını almışım sanırım. Ancak evlendikten sonra denizle dost olmayı, yüzmeyi öğrendim. Yunuslarla yarışacak kadar olmasa da derin denizlerde korkmadan özgürce dolaşacak kadar öğrendim. Dalgaların gücümü aşan gücünden ise hala korkuyorum. Eşimin beni misliyle aşan sevdasıyla birlikte el ele kol kola yaşıyoruz denizde. Evlendiğim çılgın adam benden daha çılgın ve cesur, yanısıra ikna edici olunca bu yaşta kendimizi denizin üstünde yaşarken bulduk. O beni ikna etti, ben sevdama kapıldım. Geçen yaz ilk akıl almaz deniz maceramızı 40 gün boyunca ihtiyaç haricinde karaya ayak basmadan geçirdik. Güzel ve özeldi geçen yaz. Tadı damağımızda kalırken yaşadığımız korkulu anlar aklımızda kaldı. Beni daha çok korkutan, eşime sorun çözme kabiliyetinin sınırlarını hatırlatan gezimiz en uzak Ayvalık koylarıyla sınırlı kalmıştı. Bu yıl hedef daha uzaklar... Söylerken bile dönüş yolunda karadenizde karşılaştığımız o dev dalgaları hatırlayıp ürküyorum. Yine ve yeniden denizler bizi bekliyor, biliyorum. Havayı kirletmeyen, güneş panelleri ile çalışan elektrikli motorlarla bakalım nereye ulaşmak var kısmette. Allah bilir. Gitmemek mi ? Akıllıca olurdu belki de. Beni bekleyen nice sıkıntıya peşinen arkamı dönmek olurdu. Ama eş olmanın gereği olmazdı. Biz iki ihtiyar, birimiz hasretle birimiz endişeyle günleri saymaya başladık bile.
Vira bismillah demeye ramak kaldı..
Eşim ve ben bir karadeniz kasabasında çocukluk yıllarımızı geçirdik. O zamanlar farklı farklı evlerden farklı pencerelerden baktığımız aynı deniz gözümüze görünen manzaranın neredeyse % 50 sini kaplayan muhteşem çekici mavi karadeniz. Kokusu her an burnumuzda, rutubeti aldığımız nefeste. Rengi ise benim ve kardeşlerim hariç kasaba çocuklarının yine % 50 sinin gözünde. Hayatımız denizle anlam kazanıyor. Kasaba çocukları çoğu zaman denizden gelenle besleniyor. Tenlerimiz güneş yanığı, ama ben hiç denize giremeden uzaktan müşerref oluyorum çocukken. Bu çocukluk zaten 5 yaşımda İstanbul'a gidip yerleşmemizle biçim değiştirecek. Büyük şehir bizi bağrına basacak ama deniz gözümüze yine aynı mesafede ve aynı derecede tenimizden uzak kalacak. Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum denizi. Cazibesine daha o yıllarda kapılıp aşık oluyorum. Aynı zamanda da korkuyorum. Fobi derecesinde hatta kabus kıvamında bir korku. Ne zaman mı ? Sadece yaklaştığım zamanlarda, dokunma mesafesinde. Ama çekiciliğine kapılmadan edemiyorum. Uslu sakin zamanları hep kalsın hiç değişmesin istiyorum. Denizden tabiatına aykırı davranmasını istiyorum adeta. Tıpkı bugün eşimin görmek istediğim babacan hali gibi. Hiç dalgalanmasın, gürültü yapmasın istiyorum.
Babamın o korkulu yıllarda bizi sık sık denize taşıdığını, alıştırmaya çalıştığını saygıyla hatırlıyorum. Demek ki aynı sevda onda da vardı ve uzun süre ayrılığa dayanamazdı. Dondurucu soğuk havalarda Fındıklı sahilinden denize sandalla açılıp tüketemeyeceğimiz kadar balıkla eve döndüğünü, bugün servet değeri taşıyacak nesli tükenmiş kocaman balıkları konu komşuya ücretsiz nasıl dağıttığını hatırlıyorum. Maksat ürün zayi olmasın....
Ne deniz aynı deniz, ne de bizler aynı biz. An itibarıyla babamın öldüğü yaştayım. En az onun kadar denize sevdalıyım. Babamın sevdasını, annemin korkaklığını almışım sanırım. Ancak evlendikten sonra denizle dost olmayı, yüzmeyi öğrendim. Yunuslarla yarışacak kadar olmasa da derin denizlerde korkmadan özgürce dolaşacak kadar öğrendim. Dalgaların gücümü aşan gücünden ise hala korkuyorum. Eşimin beni misliyle aşan sevdasıyla birlikte el ele kol kola yaşıyoruz denizde. Evlendiğim çılgın adam benden daha çılgın ve cesur, yanısıra ikna edici olunca bu yaşta kendimizi denizin üstünde yaşarken bulduk. O beni ikna etti, ben sevdama kapıldım. Geçen yaz ilk akıl almaz deniz maceramızı 40 gün boyunca ihtiyaç haricinde karaya ayak basmadan geçirdik. Güzel ve özeldi geçen yaz. Tadı damağımızda kalırken yaşadığımız korkulu anlar aklımızda kaldı. Beni daha çok korkutan, eşime sorun çözme kabiliyetinin sınırlarını hatırlatan gezimiz en uzak Ayvalık koylarıyla sınırlı kalmıştı. Bu yıl hedef daha uzaklar... Söylerken bile dönüş yolunda karadenizde karşılaştığımız o dev dalgaları hatırlayıp ürküyorum. Yine ve yeniden denizler bizi bekliyor, biliyorum. Havayı kirletmeyen, güneş panelleri ile çalışan elektrikli motorlarla bakalım nereye ulaşmak var kısmette. Allah bilir. Gitmemek mi ? Akıllıca olurdu belki de. Beni bekleyen nice sıkıntıya peşinen arkamı dönmek olurdu. Ama eş olmanın gereği olmazdı. Biz iki ihtiyar, birimiz hasretle birimiz endişeyle günleri saymaya başladık bile.
Vira bismillah demeye ramak kaldı..
12 Nisan 2016 Salı
YALAN GÖRÜNEN GERÇEK...
Yazar: Sema Ezgü
Benim hayal gücüm çocukken de vardı. Günümü ya da anımı yaşamayı beceremedim hiç. Yoksulluğun belimizi büktüğü 1965 civarındaki yıllarda henüz 5 yaşımda sarı ve kıvırcık saçlı minik bir kız çocuğu iken dahi gönlüm fena halde zengindi. Hatırlamakta zorlandığım günlerdi. Yoksulluğumuzun farkında bile değilken, eksiklerimizi doğal ve herkes için geçerli zannederken halimizle dalga geçen büyükler yaşardı civarımızda.
Onlardan birinin, tuzu kuru varlıklı hanımlardan seçme birinin annemin yanında kendince münasip ama beş yaşındaki bir çocuğa göre ahlaksız teklifini hala hatırlamıyorum. Gerçekten küçükmüşüm. 3 bilemedim 4 belki, belki daha da küçük. 5 olsaydı hatırlardım belki. Geçmişe sarılmayı sevmeyen benim gibi bir kız çocuğunun aklında kalmamış doğal olarak. Ama olay gerçekten ibretlikmiş. Annemin Cümleleriyle aktarabilirim ancak. O varlık sıkıntısı olmayan hanım hanımların çok olduğu bir muhabbet ortamında üstümdeki zavallı kıyafetlere göz atarak şöyle demiş:
Eğer sen benim kızım olmayı kabul edersen sana öyle güzel elbiseler, ayakkabılar alırım ki... Ne dersin ? Benim kızım olur musun ?
Sözün incitici yanını görmezden gelen küçük Sema kadına şöyle demiş:
İstemem, bizim sandıkta o süslü elbiselerden öyle çok var ki....
Hanımların çoğuna yalan gibi gelen sözler aslında gelecekte bir zaman dilimine işaret ediyordu. Kesinlikle yalan değildi. Sadece kendisini sahiplenmek isteyen güçlü bir kadının elinden kurtulurken ailesini de onore etme çabasıydı. O küçük Sema hayatı boyunca gösterişe hiç taviz vermedi. Eksikliği sebebiyle hiç boynu bükülmedi. Fıtratında gizli olan ve dünya malına değer vermeyen yönünü izah etmekte zorlanan yılları artık geride bıraktı. Şimdi dünyanın en zengin insanı olmanın keyfini sürerken sahip olduğu gerçek serveti hayra harcamanın yollarını aramakla meşgul. Servetin asıl sahibine selam olsun....
O sandık nerede durmaktaydı bilmiyorum ama annemin eski bir çeyiz sandığı olduğunu ve hala saklamakta olduğunu biliyorum.
Benim hayal gücüm çocukken de vardı. Günümü ya da anımı yaşamayı beceremedim hiç. Yoksulluğun belimizi büktüğü 1965 civarındaki yıllarda henüz 5 yaşımda sarı ve kıvırcık saçlı minik bir kız çocuğu iken dahi gönlüm fena halde zengindi. Hatırlamakta zorlandığım günlerdi. Yoksulluğumuzun farkında bile değilken, eksiklerimizi doğal ve herkes için geçerli zannederken halimizle dalga geçen büyükler yaşardı civarımızda.
Onlardan birinin, tuzu kuru varlıklı hanımlardan seçme birinin annemin yanında kendince münasip ama beş yaşındaki bir çocuğa göre ahlaksız teklifini hala hatırlamıyorum. Gerçekten küçükmüşüm. 3 bilemedim 4 belki, belki daha da küçük. 5 olsaydı hatırlardım belki. Geçmişe sarılmayı sevmeyen benim gibi bir kız çocuğunun aklında kalmamış doğal olarak. Ama olay gerçekten ibretlikmiş. Annemin Cümleleriyle aktarabilirim ancak. O varlık sıkıntısı olmayan hanım hanımların çok olduğu bir muhabbet ortamında üstümdeki zavallı kıyafetlere göz atarak şöyle demiş:
Eğer sen benim kızım olmayı kabul edersen sana öyle güzel elbiseler, ayakkabılar alırım ki... Ne dersin ? Benim kızım olur musun ?
Sözün incitici yanını görmezden gelen küçük Sema kadına şöyle demiş:
İstemem, bizim sandıkta o süslü elbiselerden öyle çok var ki....
Hanımların çoğuna yalan gibi gelen sözler aslında gelecekte bir zaman dilimine işaret ediyordu. Kesinlikle yalan değildi. Sadece kendisini sahiplenmek isteyen güçlü bir kadının elinden kurtulurken ailesini de onore etme çabasıydı. O küçük Sema hayatı boyunca gösterişe hiç taviz vermedi. Eksikliği sebebiyle hiç boynu bükülmedi. Fıtratında gizli olan ve dünya malına değer vermeyen yönünü izah etmekte zorlanan yılları artık geride bıraktı. Şimdi dünyanın en zengin insanı olmanın keyfini sürerken sahip olduğu gerçek serveti hayra harcamanın yollarını aramakla meşgul. Servetin asıl sahibine selam olsun....
O sandık nerede durmaktaydı bilmiyorum ama annemin eski bir çeyiz sandığı olduğunu ve hala saklamakta olduğunu biliyorum.
GÜNÜ YAŞAMAK DERKEN
Yazar: Sema Ezgü
Çağın sorunu mu demeliyim, hastalık mı yoksa moda mı demeliyim bilemedim.
Anı yaşayın diyorlar. Çoluk çocuk, genç yaşlı ayırt etmeden gaz veriyorlar adeta...
Kim mi yapıyor bunları ?
Adına sistem diyorlar. Sahibi kim ? Görünmüyor. İnsanlarda maksimum kafa karışıklığı hatta kimliksizlik bunalımı doğuruyor bu sistem.
Sahibi yok görünüyor. Adına özgürlük deniyor biraz, biraz da gelişme, olmadı ilerleme....
İlerliyoruz gerçekten, ama nereye doğru ?
Çağın sorunu mu demeliyim, hastalık mı yoksa moda mı demeliyim bilemedim.
Anı yaşayın diyorlar. Çoluk çocuk, genç yaşlı ayırt etmeden gaz veriyorlar adeta...
Kim mi yapıyor bunları ?
Adına sistem diyorlar. Sahibi kim ? Görünmüyor. İnsanlarda maksimum kafa karışıklığı hatta kimliksizlik bunalımı doğuruyor bu sistem.
Sahibi yok görünüyor. Adına özgürlük deniyor biraz, biraz da gelişme, olmadı ilerleme....
İlerliyoruz gerçekten, ama nereye doğru ?
11 Nisan 2016 Pazartesi
OKUMAYI YENİ ÖĞRENMEK
Yazar: Sema Ezgü
Söz etmek istediğim okuma türü 40 yaşımdan sonra keşfettiğim yeni bir alem olmamalıydı. Müslüman bir ülkenin mütevazi müslüman bir ailesinde dünyaya gelip gerçek ve hak olan islam dinini boş zaman sahibi olduktan sonra öğrenmemeliydim. İsyanım, itirazım, karşı çıkışlarım kime karşı ? Onu da yeni öğrenmek bir yönüyle nimet olurken bir yönüyle facia olmamalıydı. Acınası halimi, gerilerde bıraktığım yıllarımı gerçek bir ayağa kalkış, diriliş ya da uyanışın başlangıcı olarak adlandırdığımdan beri geçmişimi pek de sevimli bulmuyorum. Ne tuhaf ki, o zamanlar da mutluydum. Biraz eksik, biraz hüzünlüydüm ama yine de mutluydum.
Yeni doğmuş, yeni akıllanmış ve eğitimimi yeni tamamlamış gibiyim. Aslında tamamlamak sözü benim durumumla çeliştiği için hemen geri almak istiyorum. Çünkü her yeni gün o gün öğreneceklerimin gerisinde olduğumu ve Allah'ın ilmi karşısında çok fakir olduğumu biliyorum. Farkındayım ve alabildiğine koşuyorum. Beni bu koşudan mahrum bırakmak isteyeceklerin aklına şaşıyorum. Hemen ardından da acıyorum. Belki bir daha hayatın hiçbir yerinde fikirlerimiz karşılaşmayacak olsa da birilerinin elini tutup hadi bereber koşalım demek ihtiyacı duyuyorum. Şimdilik hep yanımda olan, elimi her daim tutan eşimle beraber koşuyorum. ALLAH hepimize mutlu sona koşmayı nasib etsin.
Söz etmek istediğim okuma türü 40 yaşımdan sonra keşfettiğim yeni bir alem olmamalıydı. Müslüman bir ülkenin mütevazi müslüman bir ailesinde dünyaya gelip gerçek ve hak olan islam dinini boş zaman sahibi olduktan sonra öğrenmemeliydim. İsyanım, itirazım, karşı çıkışlarım kime karşı ? Onu da yeni öğrenmek bir yönüyle nimet olurken bir yönüyle facia olmamalıydı. Acınası halimi, gerilerde bıraktığım yıllarımı gerçek bir ayağa kalkış, diriliş ya da uyanışın başlangıcı olarak adlandırdığımdan beri geçmişimi pek de sevimli bulmuyorum. Ne tuhaf ki, o zamanlar da mutluydum. Biraz eksik, biraz hüzünlüydüm ama yine de mutluydum.
Yeni doğmuş, yeni akıllanmış ve eğitimimi yeni tamamlamış gibiyim. Aslında tamamlamak sözü benim durumumla çeliştiği için hemen geri almak istiyorum. Çünkü her yeni gün o gün öğreneceklerimin gerisinde olduğumu ve Allah'ın ilmi karşısında çok fakir olduğumu biliyorum. Farkındayım ve alabildiğine koşuyorum. Beni bu koşudan mahrum bırakmak isteyeceklerin aklına şaşıyorum. Hemen ardından da acıyorum. Belki bir daha hayatın hiçbir yerinde fikirlerimiz karşılaşmayacak olsa da birilerinin elini tutup hadi bereber koşalım demek ihtiyacı duyuyorum. Şimdilik hep yanımda olan, elimi her daim tutan eşimle beraber koşuyorum. ALLAH hepimize mutlu sona koşmayı nasib etsin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







