Yazar: Sema Ezgü
Gün bugündür dostlar, KENDİMİZE YARDIM ETMEK günüdür.
Hemen yanıbaşımızda asrımızın cehennemine tanık olan gözlerimizi, burkulmaktan şaftı kaymış yüreklerimizi onarıp düzeltme günüdür. Geç kalınmış insanlığa sahip çıkma günüdür belki. Belki de bugüne kadar Fransız kaldığımız yardım etme fikriyle tanışma günüdür. Kim bilir, belki bugün mutlu olmanın ne demek olduğunu öğrenme şansını yakalayacağız. Aldığıyla mutlu olacağını zanneden mantalitemiz iflâs bayrağını çekecek, ve nihayet gerçek kendimizle tanışıp, vicdanımızın yaptırım gücünü öğreneceğiz belki bugün. Kim bilir?
Genel olarak yardım fikrine karşı olanların bile bu kritik günlerin sunduğu imkânları kaçırmamasını dilerim. İster inanarak ister inanmadan, insanın yaratılıştaki fabrika ayarlarına dönmesine vesile olacak bu fırsatı kaçırmayalım. Bir yudum insanlığa muhtaç insanlara yardım etmekten değil, kendimize yardım etmekten söz ettiğimi anlatmaya çalışıyorum. Ne kadar becerebildim, bilmiyorum.
O insanlar yardımsız da yaşarlar belki. Kutsal bir dava için kurban edildiklerini bilerek, gocunmadan üzülmeden ama acı içinde ölürler belki. Öldük diye de üzülmezler, ebedi mutluluğa kavuştuk diye sevinirler belki de.
Peki biz ne olacağız. Yaşarken nasıl mutlu olacağız? Ekmeğimizi paylaşmaktan kurtulduk sonunda diye sevinebilecek miyiz? Sınavdan mağlup ayrıldığımızı ne zaman idrak edeceğiz? Bu dünyada inkar ettiğimiz ahiret gerçeğiyle ahiret gerçeğinin içinde uyandığımızı fark ettiğimiz o günde mi?
Gün bugündür dostlar, KENDİMİZE YARDIM ETMEK günüdür.
Azıcık konforumuzdan, birazcık soframızdan, eğlenceden, gezmeden, tozmadan eksiltme günüdür. Aklımızı bencillikten arıtma, nefsimizi iyilikle eğitme günüdür. Bugün şeytana savas açma günüdür. Yaratıcının bizden beklediğini hayata geçirme, KENDİMİZE YARDIM ETMEK günüdür.
19 Aralık 2016 Pazartesi
16 Aralık 2016 Cuma
HAYATIMI DEĞİŞTİREN AYETLER 3
Yazar: İsmail Ezgü
Sağolsun ; sevgili eşim bir yazısında benim " sorunları çözmek " konusunda başarılı olduğumu belirtmiş.
Benim bu methi haketmemi sağlayan en önemli silahım " Müzzemmil 6" ayetidir.
.........
73/MUZZEMMİL-6 : İnne nâşietel leyli hiye eşeddu vat’en ve akvemu kîlâ(kîlen).
..........................
Bu ayete ait üç farklı meali aşağıya kopyalıyorum.
.........
Muhakkak ki gece kalkışı tesir bakımından daha kuvvetli ve okuyuş bakımından daha sağlamdır.
..........
Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlü, söz bakımından daha etkilidir.
...........
Doğrusu gece neşesi etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır.
....................
Şu an; bu satırları yazdığım saatler; sabaha karşı 05 suları.
Diğer yazılarımın da doğum saatleri genellikle bu saatlerdir.
Geçmişte ; zorlu meslekî/mühendislik problemlerimi de çözmek için sabaha karşı ayakta olurdum.
Kendimi onların sınıfına sokmam mümkün değil ama; değerli pek çok düşünür ve bilim adamının da en üretken oldukları saatler aynı şekilde sabaha yakın vakitlerdi.
Zaten Allah hemen bir sonraki ayette gecenin avantajını ortaya koyan basit ve muhteşem açıklamasını yapmaktadır.
73/MUZZEMMİL-7: Muhakkak ki senin için gündüzleyin uzun meşguliyet vardır.
Allah diyor ki; gündüz bir ton işiniz var, gürültü var, trafik var, gevezelik var,geçim derdi var, arabanın taksiti , hanımın siparişleri var...
Var da var...
Ama sabaha karşı; hem de dinlenmiş bir vücut ve dimağ ile çözemeyeceğimiz sorun yok.
Elbette; sabahlara kadar diskoteklere , barlara , alemlere "akanlar" için sözüm meclisten dışarı...
Onların tek derdi uçmuş kafa ile duvar diplerinde sızmadan evin yolunu bulabilmek.
Eminim Pastör de , Aynştayn da, Madam Curie de gece hayatını çok severlerdi.
Tüm buluşlarını da barlarda, gece kulüplerinde yapmışlardı.
Kendimi onlara benzettiğimi düşünmeyin sakın...
Okunmayan yazıların yazarı olduğumun farkındayım, merak etmeyin.
Ama olsun...
Yolcu yolunda gerek.
Safımız belli olsun.
.......
Bu arada; "sabah 5 te nasıl uyanayım ? " diyenlere önerim; dizilerin özetleriyle idare ediverin.
Gece hayatına akanlara ise zaten lafım yok.
Onlarla biz farklı türdeniz...
Biz "tavuk" cinsi; onlar "yarasa" .
Sağolsun ; sevgili eşim bir yazısında benim " sorunları çözmek " konusunda başarılı olduğumu belirtmiş.
Benim bu methi haketmemi sağlayan en önemli silahım " Müzzemmil 6" ayetidir.
.........
73/MUZZEMMİL-6 : İnne nâşietel leyli hiye eşeddu vat’en ve akvemu kîlâ(kîlen).
..........................
Bu ayete ait üç farklı meali aşağıya kopyalıyorum.
.........
Muhakkak ki gece kalkışı tesir bakımından daha kuvvetli ve okuyuş bakımından daha sağlamdır.
..........
Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlü, söz bakımından daha etkilidir.
...........
Doğrusu gece neşesi etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır.
....................
Şu an; bu satırları yazdığım saatler; sabaha karşı 05 suları.
Diğer yazılarımın da doğum saatleri genellikle bu saatlerdir.
Geçmişte ; zorlu meslekî/mühendislik problemlerimi de çözmek için sabaha karşı ayakta olurdum.
Kendimi onların sınıfına sokmam mümkün değil ama; değerli pek çok düşünür ve bilim adamının da en üretken oldukları saatler aynı şekilde sabaha yakın vakitlerdi.
Zaten Allah hemen bir sonraki ayette gecenin avantajını ortaya koyan basit ve muhteşem açıklamasını yapmaktadır.
73/MUZZEMMİL-7: Muhakkak ki senin için gündüzleyin uzun meşguliyet vardır.
Allah diyor ki; gündüz bir ton işiniz var, gürültü var, trafik var, gevezelik var,geçim derdi var, arabanın taksiti , hanımın siparişleri var...
Var da var...
Ama sabaha karşı; hem de dinlenmiş bir vücut ve dimağ ile çözemeyeceğimiz sorun yok.
Elbette; sabahlara kadar diskoteklere , barlara , alemlere "akanlar" için sözüm meclisten dışarı...
Onların tek derdi uçmuş kafa ile duvar diplerinde sızmadan evin yolunu bulabilmek.
Eminim Pastör de , Aynştayn da, Madam Curie de gece hayatını çok severlerdi.
Tüm buluşlarını da barlarda, gece kulüplerinde yapmışlardı.
Kendimi onlara benzettiğimi düşünmeyin sakın...
Okunmayan yazıların yazarı olduğumun farkındayım, merak etmeyin.
Ama olsun...
Yolcu yolunda gerek.
Safımız belli olsun.
.......
Bu arada; "sabah 5 te nasıl uyanayım ? " diyenlere önerim; dizilerin özetleriyle idare ediverin.
Gece hayatına akanlara ise zaten lafım yok.
Onlarla biz farklı türdeniz...
Biz "tavuk" cinsi; onlar "yarasa" .
1 Aralık 2016 Perşembe
HAYATIMI DEĞİŞTİREN AYETLER 2
Yazar: İsmail Ezgü
Rahman suresinde 31 tokat.
İnanın abartmıyorum;
Rahman suresini okuduğumda gerçekten kendimi 31 kere tokat yemiş gibi hissediyorum.
Bu yazının içinde herhangi bir cümleyi 31 kere tekrarlasam benim hakkımda ne düşünürsünüz?
En iyimser okuyucu bilgisayarda yazarken acemice bir hata yaptığımı farz edecektir herhalde...
Biraz daha ileri giden ise benim kafayı yediğimden şüphelenecektir.
Peki ; hayat kitabımız Kuran'ın bir suresinde bir ayet ; adeta kafamıza balyozla vurulurcasına ; tam 31 kere tekrarlanıyorsa ?
.........
Aşağıdaki ayet tam 31 kere tekrarlanıyor:
"Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?"
........
Rabbimiz adeta diyor ki;
"Bunu verdim inkâr ettiniz...
Şunu verdim inkâr ettiniz...
Ne verdiysek yalanladınız..
İnkâr etmediğiniz ne var ki zaten !
...............
İnanın surenin sonlarına yaklaşırken yerin dibine giresim geliyor. Beynim zonkluyor...
Ne diyebiliriz ki?
Hepsi tam doğru...
Hiç abartmadan bizi bize anlatıyor.
........
Peki Rabbimiz neden aynı ayeti ; hem de aynı sure içinde, bombardıman yapar gibi 31 kere tekrarlıyor?
31 cümle yaklaşık bir sayfa yazı demektir.
Kuran dünyanın en çok basılan kitabı.
Dünya genelini düşünürsek; bu demektir ki milyarlarca sayfa , milyonlarca kitap , yani milyonlarca ağaç tek bir cümle için harcanmış.
Benim Allah'ım en çevreciden daha çevreci.... Bu kadar çok ağacı boşuna harcamış olamaz...
Kuranda buna benzer bir durum başka hiç bir yerde yok.
Allah'ı bu kadar hiddetlendiren şey ne acaba?
Biran dönüp aynı soruyu kendime sordum; Beni en çok kızdıran şey nedir?
Cevabını hemen buldum:
Nankörlük !
Evet; nankörlük!
Birisi yardımlarımıza karşılık bize ters bir davranışta bulunsa onu hemen nankörlükle itham etmez miyiz?
Biz ki ; Allah'ın bize verdiklerinden bir kısmını başkasına veriyoruz ,karşı taraftan birazcık nankörlük görsek nasıl sinirleniyoruz.
Allah ki bize verdiklerini başkasından almıyor kendisi yaratıyor,
Biz ise bir elimizle Allah tan aldığımızın az bir kısmını diğer elimizle başkasına verirken titriyoruz.
Halbuki sahip olduğumuz her şeyde fakirin, yetimin, düşkünün hakkı var dı di mi? Yani emaneti sahibine verdiğimiz halde havalara giriyoruz.
Eğer biz de Allah gibi verdiğimizi kendimiz yaratsaydık eminim zırnık veremezdik.
.......
Rahman suresini okumaya başladığımda daha ilk satırlarda şok yaşadım.
Mesela; KURAN deyince sadece elimdeki bu kutsal kitabımızı yani "mushaf" ı düşünürdüm. Halbuki Kuran bu kitaptan çok daha geniş bir anlam taşıyormuş.
Tüm kainat yasalarını, tüm düzeni , her şeyi kapsıyormuş.
Okudukça " LEVHİ MAHFUZ" yani " muhafaza edilen levha" neymiş anlamaya başlıyorum.
Kuran sanki "saati kuran" ya da " kurulum yapan " gibi bir şey sanki..
.........
Hayatım boyunca binlerce kitap okudum
Hepsi sel gibi aktı gitti.
Kalan kuma bakıyorum... O kadar az ki .
Halbuki KURAN...
Tek bir satırda bir kamyon kum bırakıyor.
Doldukça doluyorum.
Müthiş bir şey...
Tavsiye ediyorum.
İlgilenin... Alâka gösterin.. Alâka .. Alâk.. !!! ???
Alâk suresi... bunu mu söylüyormuş ???
......
KURAN müthiş...
ALLAH büyük, çok büyük, tek büyük, mutlak büyük..
Rahman suresinde 31 tokat.
İnanın abartmıyorum;
Rahman suresini okuduğumda gerçekten kendimi 31 kere tokat yemiş gibi hissediyorum.
Bu yazının içinde herhangi bir cümleyi 31 kere tekrarlasam benim hakkımda ne düşünürsünüz?
En iyimser okuyucu bilgisayarda yazarken acemice bir hata yaptığımı farz edecektir herhalde...
Biraz daha ileri giden ise benim kafayı yediğimden şüphelenecektir.
Peki ; hayat kitabımız Kuran'ın bir suresinde bir ayet ; adeta kafamıza balyozla vurulurcasına ; tam 31 kere tekrarlanıyorsa ?
.........
Aşağıdaki ayet tam 31 kere tekrarlanıyor:
"Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?"
........
Rabbimiz adeta diyor ki;
"Bunu verdim inkâr ettiniz...
Şunu verdim inkâr ettiniz...
Ne verdiysek yalanladınız..
İnkâr etmediğiniz ne var ki zaten !
...............
İnanın surenin sonlarına yaklaşırken yerin dibine giresim geliyor. Beynim zonkluyor...
Ne diyebiliriz ki?
Hepsi tam doğru...
Hiç abartmadan bizi bize anlatıyor.
........
Peki Rabbimiz neden aynı ayeti ; hem de aynı sure içinde, bombardıman yapar gibi 31 kere tekrarlıyor?
31 cümle yaklaşık bir sayfa yazı demektir.
Kuran dünyanın en çok basılan kitabı.
Dünya genelini düşünürsek; bu demektir ki milyarlarca sayfa , milyonlarca kitap , yani milyonlarca ağaç tek bir cümle için harcanmış.
Benim Allah'ım en çevreciden daha çevreci.... Bu kadar çok ağacı boşuna harcamış olamaz...
Kuranda buna benzer bir durum başka hiç bir yerde yok.
Allah'ı bu kadar hiddetlendiren şey ne acaba?
Biran dönüp aynı soruyu kendime sordum; Beni en çok kızdıran şey nedir?
Cevabını hemen buldum:
Nankörlük !
Evet; nankörlük!
Birisi yardımlarımıza karşılık bize ters bir davranışta bulunsa onu hemen nankörlükle itham etmez miyiz?
Biz ki ; Allah'ın bize verdiklerinden bir kısmını başkasına veriyoruz ,karşı taraftan birazcık nankörlük görsek nasıl sinirleniyoruz.
Allah ki bize verdiklerini başkasından almıyor kendisi yaratıyor,
Biz ise bir elimizle Allah tan aldığımızın az bir kısmını diğer elimizle başkasına verirken titriyoruz.
Halbuki sahip olduğumuz her şeyde fakirin, yetimin, düşkünün hakkı var dı di mi? Yani emaneti sahibine verdiğimiz halde havalara giriyoruz.
Eğer biz de Allah gibi verdiğimizi kendimiz yaratsaydık eminim zırnık veremezdik.
.......
Rahman suresini okumaya başladığımda daha ilk satırlarda şok yaşadım.
Mesela; KURAN deyince sadece elimdeki bu kutsal kitabımızı yani "mushaf" ı düşünürdüm. Halbuki Kuran bu kitaptan çok daha geniş bir anlam taşıyormuş.
Tüm kainat yasalarını, tüm düzeni , her şeyi kapsıyormuş.
Okudukça " LEVHİ MAHFUZ" yani " muhafaza edilen levha" neymiş anlamaya başlıyorum.
Kuran sanki "saati kuran" ya da " kurulum yapan " gibi bir şey sanki..
.........
Hayatım boyunca binlerce kitap okudum
Hepsi sel gibi aktı gitti.
Kalan kuma bakıyorum... O kadar az ki .
Halbuki KURAN...
Tek bir satırda bir kamyon kum bırakıyor.
Doldukça doluyorum.
Müthiş bir şey...
Tavsiye ediyorum.
İlgilenin... Alâka gösterin.. Alâka .. Alâk.. !!! ???
Alâk suresi... bunu mu söylüyormuş ???
......
KURAN müthiş...
ALLAH büyük, çok büyük, tek büyük, mutlak büyük..
29 Kasım 2016 Salı
HANGİ ADALET?
Yazar: İsmail Ezgü
60 yaşındayım.
İlk hatıralarımı beynime kaydetmeye başladığım yıllarda Adnan Menderes'i tıktınız içeri...
"Adalet" dediniz astınız.
Yıllar ,yıllar geçti yine "adalet" dediniz; rahmetlinin "itibarını iade" ettiniz.
Bir de anısını yaşatmak için "anıt" diktiniz.
Kendisini öldürüp ; anısını yaşatmak...
Nasıl bir şeyse ?
Sonra Deniz Gezmiş;
Terörist dedik, ama birileri de kahraman dedi.
Onu da astınız;
Yine adalet dediniz.
Bugün mahkemeye çıksa üç ay bile yatmazdı belkide...
Biraz daha büyüdüm;
Yılmaz Güney filmlerini seyrettik bol bol.
O bir kahraman idi !
Bir gün katil oldu.
Katil mi , kahraman mı karar veremediniz.
Birisini öldürdüyse katil idi tabi ki.
Onu da kaçırdınız elinizden...
Kaçırdınız mı , kovdunuz mu , tatile mi gönderdiniz bilmiyoruz.
Kısacası; öldürmeyeni astınız, öldüreni asamadınız...
Sonra ; Ahmet Kaya;
Allah için ; ne güzel şarkılar söylerdi...
Onu da çatal , kaşıkla kovdunuz.
Adamı kahrından öldürüp , ardından onun şarkılarını haykırmaya devam ettiniz...
Arkadaş toplantılarınızda kısık sesle Nazım Hikmet şiirleri okurdunuz.
Biraz sonra sokağa çıkıp " Goministler Moskova'ya" diye yıkardınız ortalığı...
Yakalasanız onu da asardınız...
Sonra da anıtını dikerdiniz...
Haberim yok, belki de dikmişsinizdir bile.. Öyleyse cahilliğime verin...
Haa sahi; siz Mehmet Akif'e de neler yapmıştınız di mi? ,
Ben doğmadan çok önceleri...?
Bir de Eren çocuk vardı ?
Hani asabilmek için yaşını büyütmüştünüz...
Yakın tarihteki adalet tiyatrolarınızı hatırlamak dahi istemiyoruz.
Üç beş yıl önce içeri tıkanlar, bugün içeri tıkıldılar.
Yüzlerce hakim, savcı kaçacak delik arıyor.
........................................
Bu nasıl adalet ?
Asarken adalet...
Anıtını dikerken yine adalet...
Her yerde adalet...
Hiç bir yerde adalet...
Dersiniz ki ; adalete güvenin.
Hangi adalete...
Öldürene mi?
"İadei itibar" edene mi?
Yaş büyütene mi?
Katiller için defalarca af üretene mi?
İçeri tıkana mı? içeri tıkılana mı?
Söyleyin ,söyleyin...
Nasılsa söylediğinizin tersine inanacağım.
Belki böylece adaleti bulabilirim.
Sizin adaletiniz sizin olsun...
Sizden bıktım.
................
Bugün Halep son nefesini veriyor..
Halep bitince dünya daha adil olur di mi?
Benim gözlerim yaşlı...
Aynı yaşlar yıllar öce Bağdat bombalanırken de dökülmüştü.
Meşhur haber kanallarından birisi bağdat muhabiri ile bağlantı kurmuş, gökten Amerikan bombaları yağarken muhabirinden Bağdat'ın son halini öğrenmeye çalışıyordu.
Muhabirin sözleri:
"Şu an muhabirlik yapabilecek halde değilim, iki torunumu güvenli bir yere ulaştırmaya çalışıyorum. Tüm çabam onlar için, kusura bakmayın..."
Ben de şu an ,aynen o muhabir gibiyim.
Lafın bittiği yerdeyim.
Pes ettim.
Artık sizinle uğraşamıyorum.
Allah'tan adalet istiyorum.
Ona güveniyorum.
60 yaşındayım.
İlk hatıralarımı beynime kaydetmeye başladığım yıllarda Adnan Menderes'i tıktınız içeri...
"Adalet" dediniz astınız.
Yıllar ,yıllar geçti yine "adalet" dediniz; rahmetlinin "itibarını iade" ettiniz.
Bir de anısını yaşatmak için "anıt" diktiniz.
Kendisini öldürüp ; anısını yaşatmak...
Nasıl bir şeyse ?
Sonra Deniz Gezmiş;
Terörist dedik, ama birileri de kahraman dedi.
Onu da astınız;
Yine adalet dediniz.
Bugün mahkemeye çıksa üç ay bile yatmazdı belkide...
Biraz daha büyüdüm;
Yılmaz Güney filmlerini seyrettik bol bol.
O bir kahraman idi !
Bir gün katil oldu.
Katil mi , kahraman mı karar veremediniz.
Birisini öldürdüyse katil idi tabi ki.
Onu da kaçırdınız elinizden...
Kaçırdınız mı , kovdunuz mu , tatile mi gönderdiniz bilmiyoruz.
Kısacası; öldürmeyeni astınız, öldüreni asamadınız...
Sonra ; Ahmet Kaya;
Allah için ; ne güzel şarkılar söylerdi...
Onu da çatal , kaşıkla kovdunuz.
Adamı kahrından öldürüp , ardından onun şarkılarını haykırmaya devam ettiniz...
Arkadaş toplantılarınızda kısık sesle Nazım Hikmet şiirleri okurdunuz.
Biraz sonra sokağa çıkıp " Goministler Moskova'ya" diye yıkardınız ortalığı...
Yakalasanız onu da asardınız...
Sonra da anıtını dikerdiniz...
Haberim yok, belki de dikmişsinizdir bile.. Öyleyse cahilliğime verin...
Haa sahi; siz Mehmet Akif'e de neler yapmıştınız di mi? ,
Ben doğmadan çok önceleri...?
Bir de Eren çocuk vardı ?
Hani asabilmek için yaşını büyütmüştünüz...
Yakın tarihteki adalet tiyatrolarınızı hatırlamak dahi istemiyoruz.
Üç beş yıl önce içeri tıkanlar, bugün içeri tıkıldılar.
Yüzlerce hakim, savcı kaçacak delik arıyor.
........................................
Bu nasıl adalet ?
Asarken adalet...
Anıtını dikerken yine adalet...
Her yerde adalet...
Hiç bir yerde adalet...
Dersiniz ki ; adalete güvenin.
Hangi adalete...
Öldürene mi?
"İadei itibar" edene mi?
Yaş büyütene mi?
Katiller için defalarca af üretene mi?
İçeri tıkana mı? içeri tıkılana mı?
Söyleyin ,söyleyin...
Nasılsa söylediğinizin tersine inanacağım.
Belki böylece adaleti bulabilirim.
Sizin adaletiniz sizin olsun...
Sizden bıktım.
................
Bugün Halep son nefesini veriyor..
Halep bitince dünya daha adil olur di mi?
Benim gözlerim yaşlı...
Aynı yaşlar yıllar öce Bağdat bombalanırken de dökülmüştü.
Meşhur haber kanallarından birisi bağdat muhabiri ile bağlantı kurmuş, gökten Amerikan bombaları yağarken muhabirinden Bağdat'ın son halini öğrenmeye çalışıyordu.
Muhabirin sözleri:
"Şu an muhabirlik yapabilecek halde değilim, iki torunumu güvenli bir yere ulaştırmaya çalışıyorum. Tüm çabam onlar için, kusura bakmayın..."
Ben de şu an ,aynen o muhabir gibiyim.
Lafın bittiği yerdeyim.
Pes ettim.
Artık sizinle uğraşamıyorum.
Allah'tan adalet istiyorum.
Ona güveniyorum.
19 Kasım 2016 Cumartesi
HÜRRİYET GAZETESİ
Bu yat güneş enerjisi ile çalışıyor
Mehmet ÇİL / DATÇA (Muğla), (DHA)-30 Temmuz 2016 - 14:04Son Güncelleme : 30 Temmuz 2016 - 14:07
ELEKTRONİK mühendisi 60 yaşındaki İsmail Ezgü, satın aldığı eski yelkenli bir katamaranı, üzerinde bazı değişiklikler yaparak, yakıt yerine tamamen güneş enerjisi ile çalışır hale getirdi.
Betül 37 adını verdiği elektrikli teknesi ile ilk denemesini geçen yıl, İstanbul Riva'dan Kilyos'a gidip-gelerek yapan evli 3 çocuk babası İsmail Ezgü, bu yıl ise 34 yıllık hayat arkadaşı 56 yaşındaki mimar Sema Ezgü ile birlikte daha uzun bir deniz yolculuğuna çıktı. 10 Haziran'da Riva'dan denize açılan Ezgü çifti, 700 mil yol katederek, 12 günde Fethiye Kelebekler Vadisi'ne ulaştı. Yolculuk boyunca hiçbir zorlukla karşılaşmayan çift, gidişte uğramadıkları Akdeniz ve Ege'nin birbirinden güzel koy ve sahil kasabalarını görmek için dönüş rotasını 1400 mile çıkardı. Betül 37 teknesinin Ege'ye açılmadan önce Akdeniz'deki son durağı ise Muğla'nın Datça İlçesi oldu. Datça limanında demirleyen Türkiye'nin ilk elektrikli yatı, burada deniz meraklıları ve tekne sahiplerinin ilgi odağı oldu.
'YAPAMAZSIN DEDİLER'
Emekliye ayrılıp işini çocuklarına devrettikten sonra, iki yıl önce bir hayalini gerçekleştirmek üzere yola çıktığını belirten İsmail Ezgü, "Mesleğim elektronik mühendisi ve işim güneş paneli ve rüzgar türbini imalatı olduğu için, güneş enerjisi ile giden, hiç yakıt kullanmayan bir tekne yapmak istedim. Başlangıçta kimse bana inanmadı. Eşim ve çocuklarım bile itiraz etti. 'Hayal' diye baktılar. Ben hayalperest bir insanım. Müthiş bir inatçı yapım var. 'Yapamazsın' dediklerinde daha çok işin üstüne gittim" dedi.
SAATTE 5 MİL YOL ALIYOR
Hayalindeki teknenin projesini çizdiğini ifade eden Ezgü, "Hesaplarıma göre, 8 metreye 4 metre büyüklükte bir tekneye ihtiyacım vardı. Fakat böyle bir tekne bulamadım. Kendim imal etmeyi düşündüm. Tekne imal etmek ayrı bir bilgi gerektiriyor. Gemi mühendisliği bilgim hiç yok. 6 aylık bir arayışın sonunda, tam istediğim gibi satılık 8 metre uzunluğunda fiber bir katamaran buldum. 25 bin TL'ye satın alarak hemen işe kalkıştım. Üzerindeki yelken direklerini söktüm. Güneş panelleri yerleştirdim. 4 bin 800 watt toplam panelim var. 4 kilovat saatlik iki elektrik motoru taktım. Yaptığım değişikliklerle tekne toplam 70 bin TL'ye mal oldu. Saatte ortalama 5 mil hız yapabiliyorum. Havanın durumuna göre günde ortalama 50-55 mil yol alıyorum. Bir günde 65 mil yol aldığım oldu" diye konuştu.
TEK DAMLA YAKIT KULLANMIYOR
Teknede 8 adet, 100 amperlik akü bulunduğunu hatırlatan Ezgü, "Aküleri şarj ediyoruz. Sabah erken yola çıktığımızda, enerjimizi akülerden alıyoruz. Saat 12.00-14.00 arasında tamamen güneşten gelen enerji bizi götürebiliyor. Tek damla yakıt kullanmıyoruz. Egzoz yok, yağ sızıntısı yok. Havaya kirleten hiçbir etken yok. Çevreye zararlı değil. Çevreci biriyim, yaptığım bu elektrikli yat ile bunun olabileceğini gösterdim. Devletimizin böyle bir projeyi hayata geçirmesini umut ediyorum. Özellikle Dalyan gibi, çevrenin çok önemli olduğu hassas yerlerde bu tür tekneler kullanılabilir" dedi.
HEM EKONOMİK HEM ÇEVRECİ
Betül 37 isimli elektrikli yatı görüp incelemeye gelen deniz tutkunlarından 56 yaşındaki İlker Harman ise projeye hayran kaldığını belirterek, "Yıllardır denizlerdeyim. Bunun bir örneğini daha hiç görmedim. Çevreci ve mükemmel bir düşünce… Dünyamızın ve üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin giderek kirlendiğini görüyoruz. Gemilerin, teknelerin sintineleri, mazot ve yağları denizleri kirletiyor. Bu teknenin en önemli özelliği yakıt kullanmadığı için ekonomik olmasının ötesinde, denizleri hiç kirletmemesidir. Adeta sıfır sorun ile denizlerin keyfini yaşamak mümkün oluyor. Umarım bu bir örnek olur ve çok yaygınlaşır" dedi.
17 Kasım 2016 Perşembe
KUR'AN DAKİ TÜRKÇE
Yazar: Sema Ezgü
Son yıllarda kendi çabamla Kur'anı orjinal sayfalarından okumak ve anlamaya çalışmak en büyük merakım oldu. Daha önce de çeşitli paylaşımlarımda bu konuya değinmiştim. Kur'an benim gibi halktan birinin de anlayacağı kadar açık bir metin. Anlaşılır olanı anlamak ne kadar mümkünse, anlamakta yetersiz kaldığım ayetlerin geleceği veya bize gayb ( kayıp, bilinmeyen) olanı işaret ettiğinin farkına varmak da o kadar mümkün. Bütün olarak baktığımda sevdalandığım kutsal kitabımın evrensel olmakla kalmayıp bütün kainatı kapsadığını farketmiş olmanın hazzını yaşıyorum. Hatta onu tarihselciliğe mahkum etmek isteyenlerin, anlaşılmaz, tek başına yetmez diyenlerin hezeyanlarını da yine kitabın ayetlerinden öğreniyorum. Anladım ki, onların asıl sorunu kitabı hakkıyla okuyup akıllarını kullanamamakmış. Kendimce bir metoda dayandırdığım Kur'an çalışmalarımda uyguladığım metodun doğru olduğunu konunun uzmanlarından öğrenmek beni çok mutlu etti. Kur'anda geçen kavramları doğru anlamanın geçerli yolu, kavramı bütün ayetlerde geçtiği şekliyle incelemekmiş.
Bir süre önce Kur'anın içeriğinde belki de % 40 lara dayanacak kadar Türkçe kelimeler geçmesi beni çok heyecanlandırdı. O kelimelerin Türkçe deki anlamlarını veya kaybettikleri gerçek manalarını da yine Kur'andan öğreniyorum. Bulduğum kelimelerin bugünün Türkçesinde ne kadar yoğun kullanıldığını görmekten sevinç duyarken, arapça olduklarının bilinmemesinden üzüntü duyuyorum.
Kur'anda geçen kelimelerin günümüz Türkçesinde bu kadar yoğun kullanılmasını Kur'anın evrenselliğine bir kanıt olarak algılıyorum ve Kutsal kitabımızın gelişmekte olan medeniyetimizde bile ne kadar etkili olduğunu, olmaya devam ettiğini aşağıda listelediğim kelimelerin ışığında göstermek istiyorum. Onun ne kadar interaktif ve bizden bir kitap olduğu anlamak isteyen için birazcık ilgi göstermek yeterli olacak.
Dikkat çekmek istediğim konu şudur: Eklediğim listedeki kelimeler arapçadan değil, doğrudan Kur'andan alınmadır. Çalışmalarım sırasında bulduğum kelimeleri listeme eklemeye devam edeceğim inşaallah. Bu çalışmayı yapmaktaki amacım:
KUR'AN DAKİ TÜRKÇEDEN , TÜRKÇEDEKİ ARAPÇAYA KELİMELERLE BİR YOLCULUK YAPMAKTI.
Abes
Acaib
Acele
Acemi
Acı
Aciz
Acuze
Adalet
Adet
Adil
Afak
Ağır
Ahali
Ahbap
Ahid
Ahilik
Ahir
Ahit
Ahlâk
Aidiyet
Ait
Akabinde
Akıbet
Akıl
Akif
Akit
Akraba
Alâ
Alâmet
Alem
Alenen
Aleni
Aleyhinde
Alim
Allame
Ama
Ama, amma
Aman
Amel
Amele
Amiyane
An
Araf
Araz
Arıza
Arif
Arsa
Arş
Arz
Arz etmek
Asâ
Asaf
Asgari
Asıl
Asi
Asimile
Aşırı
Aşiret
Atıl
Atılmak
Atmak
Avane
Avlu
Ayna
Azami
Azap
Azık
Azim
Azletmek
Azmak
Azmetmek
Azmettirme
Bahis
Bahriye
Bakî
Bakire
Bakiye
Bakliyat
Baliğ
Bariz
Basiret
Baskı
Batın
Bayii
Bazı
Bedel
Bedevi
Beis
Beka
Bekar
Belde
Beraat
Bereket
Besin
Beşer
Beşir
Beyan
Beyaz
Beyza
Bina
Bitmek ( yerden )
Buhtan
Buluğ
Burç
Burhan
Bünye
Büşra
Cabbar
Cahil
Cahiliye
Cami
Carlamak
Casus
Caz
Cehd
Cehennem
Cehren
Celâl
Celb
Cemaat
Cemil
Cemiyet
Cenah
Cennet
Ceraat
Cerahat
Cereme
Cesed
Cevap
Cevaz
Ceyeran
Ceza
Cibilliyet
Cihad
Cin
Cinnet
Cisim
Civar
Cunda
Cümleten
Cürüm
Cüz
Cüzi
Daha
Dahil
Daim, daima
Daire
Dalalet
Dar
Darb
Darbe
Darlık
Dava
Davet
Defetmek
Delil
Dem
Derece
Ders
Devam
Devir
Din
Dinar
Diyet
Doğum
Dua
Dumur
Dünya
Ebeveyn
Ecel
Ecir
Ehemmiyet
Ehil
Ekrem
Ekseri
Elbise
Elzem
Emanet
Emel
Emin
Emir
Emmi
Emniyet
Emsal
Enkaz
Erbab
Erkân
Ermek
Esaret
Esbab
Esef
Eser
Esir
Esra
Eş
Eşit
Eşkiya
Eşya
Etraf
Ev
Evlâ
Evlât
Evvel
Eza
Ezan
Ezel
Eziyet
Faal, faaliyet
Faaliyet
Fahiş
Fahişe
Fahri
Fail
Fakat
Fakir
Falan, filan
Fani
Far
Fark
Farz
Fasıl
Fatih
Fay
Fayda
Faz
Fazilet
Fazla
Fehm etm.
Fehmi
Felâh
Fer, ferdan
Feragat
Ferah
Ferahlamak
Ferd
Fert
Fesad
Fetih
Fetva
Fevri
Feyz almak
Fıkara
Fıkıh
Fırka
Fırlamak
Ficur
Fidye
Fiil
Fikir
Fil
Firar
Fiske
Fitne
Fuad
Fuhuş
Fukara
Gafil
Gaflet
Galip
Gam
Gammaz
Gani
Gark olmak
Gasbetmek
Gayb
Gayrı
Gazab
Gazap
Gazi
Gebermek, gebertmek
Gurur
Gusul
Habbe
Haber
Habis
Hacet
Haciz
Hadd
Hadi
Hadis
Hadise
Hafız
Hafif
Hafife almak
Hafiye
Hafriyat
Hain
Haiz
Hak
Hakem
Hakeza
Hakikat
Hakim
Hale
Halef
Halife
Halil
Halim
Halis
Halk
Halletmek
Hamal
Hamd
Hamiyet
Hamle
Hanife
Haraç
Harap
Hararet
Harb
Harçlık
Hareket
Hariç
Haris
Harlamak
Harlı
Hasad
Hasar
Hasat
Haset
Hasım
Hasır
Hasis
Hasret
Hassas
Haşa
Haşere
Haşmet
Haşrolmak
Haşyet
Hat
Hata
Hatır
Hatır, hatırlamak
Hatırlamak
Hatırlı
Hatib
Hatta
Hava
Havale
Hayal
Hayat
Hayıflanmak
Hayır
Hayız
Hayran
Haz
Hazır
Hazin
Hazine
Hazm
Heba
Heba olmak
Hediye
Helâk
Helâl
Hesap
Heyhat
Hezimet
Hıfz etmek
Hınzır ( domuz)
Hırs
Hısım
Hıyanet
Hibe
Hicran
Hidayet
Hiddet
Hile
Hinlik
Hissetmek
Hitab
Hizaya getirme
Hizip
Hortum
Hudut
Huzur
Huzurunda olm.
Hücre
Hüküm
Hülle
Hür
Hürmet
Hüsran
Hüzün
Islah
Israf
Israr
İade
İbadet
İbret
İbrik
İcabet
İctinab
İctinap
İçtiba
İddet
İdrak
İfâ
İffet
İflah olm.
İfrat
İftira
İhanet
İhbar
İhlas
İhraç
İhtar
İhtilâf
İhtimam
İhya
İkna
İkrah
İkram
İktidar
İktisad
İlâh
İlân
İlham
İlim
İllet
İltifat
İman
İmar
İmdat
İmhak
İmkan
İmtihan
İnat
İnkar
İnkılab
İnsan
İnsiyatif
İnşa
İnşaat
İntikam
İnzal
İrade
İrşad
İrtibat
İrtidat
İsabet
İsim
İskan
İslâm
İsnat
İsraf
İstemek
İstif
İstifa
İstiflemek
İstikamet
İstikrar
İstisna
İsyan
İş
İşaret
İştah
İtaat
İtfaiye
İtiraf
İyaşe
İzin
İzzet
Kabız
Kabile
Kabir
Kabul
Kabza
Kadar
Kademe
Kader
Kadı
Kadim
Kâdir
Kâfi
Kafile
Kâfir
Kahır
Kahin
Kaide
Kaim
Kalb
Kalem
Kalp
Kanaat
Kanat
Kanıt
Kanmak
Kantar
Kaplamak
Karar
Karın
Karine
Kase
Kasıt
Kasr
Kasr, köşk
Kastî
Kasvet
Kat
Kat'i , kesin
Katil
Katip
Katletme
Katliam
Katran
Kavi
Kavil
Kayıp
Kayyum
Kazım
Kebir
Keder
Kefe
Kefil
Kelime
Kem
Kere
Kerem
Kerhen
Kesat
Kesif
Keşfetmek
Ketum
Kılıf
Kıraat
Kırtasiye
Kısas
Kısım
Kısmak
Kısmet
Kıssa
Kıstas
Kıt, Kıtlık
Kıta
Kızmak
Kibir
Kifayet
Kilit
Kilo
Kin
Kisbe, posa
Kitap
Kredi
Kurban
Kurra
Kusur
Kuşanmak
Kuvvet
Küllüm
Kürsü
Küsmek
Lakab
Lâkin
Lânet
Latif
Laubali
Lâzım
Lehde
Leke
Levha
Lezzet
Libas
Lisan
Liyakat
Lütuf
Maaş
Maaşallah
Maazallah
Maazeret
Mağara
Mağfiret
Mağlub
Mağlul
Mağlum
Mağrur
Mahal
Mahalle
Mahcup olm.
Mahfuz
Mahiyet
Mahluk
Mahmud
Mahrum
Mahsus
Mahvetmek
Mahzul
Mahzun
Mahzur
Makam
Makas
Makus
Mal
Malik
Malum
Malumat
Mani
Mantık
Maraz
Masal
Masraf
Maşrapa
Matara
Mazeret
Mazi
Mazlum
Meblağ
Mebus
Mecmua
Mecnun
Meded
Medeniyet
Medet
Mekan
Mekruh
Mektup
Melek
Meleke
Melun
Memnun
Men
Menfaat
Meni
Menzil
Mera
Mercan
Mercii
Merhaba
Merhamet
Mermi
Mesai
Mescid
Mesele
Mesire
Mesken
Mesul
Mesuliyet
Meşakkat
Meşgul
Meta
Methetmek
Metin
Mevki
Mevta
Mevzi
Mevzii
Mevzuat
Meyletmek
Meymenet
Mısır
Mihrab
Miktar
Millet
Miras
Misafir
Misal
Miskin
Misli
Miyad
Mizaç
Mizan
Muallak
Muhabbet
Muhafaza
Muhalif
Muharrem
Muhit
Muhtelif
Mukayyet
Muktedir
Murad
Musallat
Musibet
Muska
Mustafa
Musubet
Muvaffak
Mübarek
Mübtelâ
Mücadele
Mücahit
Mücrim
Müddet
Müellef
Müezzin
Mühlet
Mükellef
Mükremin
Mülk
Mülteci
Münafık
Münazara
Münir
Müptelâ
Müslüman
Müsrif
Müsvedde
Müşahede
Müşfik
Müşterek
Müşteri
Mütekabil
Mütemadiyen
Müttefik
Müyesser
Nabız
Nadim
Nadim olm.
Nafile
Nail
Nail olm.
Nakarat
Nakış
Nakil
Nasib
Nasihat
Nazar
Nazire
Nebat
Nedamet
Nefer
Nefes
Nefret
Nehir
Neseb
Nesil
Neşe
Neşir
Neşretmek
Neşter
Nezaret
Nida
Nifak
Nimet
Nuri
Nuriye
Nusret
Nutuk
Nüfuz etm.
Nüks etmek
Nüsha
Oğlan
Ömür
Özür
Rab
Rabdetmek
Rabıta
Rabtiye
Radde
Raf
Rafet
Rağbet
Rahvan
Rakam
Rakib
Raks
Ramazan
Rasat
Raşit
Rauf
Razı
Recm
Red
Refah
Refakat
Refik
Rehavet
Rehin
Rehine
Rekabet
Resul
Reşit
Reyhan
Rezil
Rıdvan
Rıza
Riayet
Rica
Riya
Ruh
Ruhbanlık
Rumuz
Rutubet
Rüşd
Rüya
Saat
Sabah
Sabık
Sabıka
Sabır
Sabih
Sabit
Sabite
Sadaka
Saded
Sadık
Sadr
Saf
Saha
Sahib
Sahil
Sahra
Saka
Sakil
Sakin
Salih
Salim
Salmak
Sanat
Sanayi
Sanmak
Sarf
Sarf etm.
Sarraf
Satıh
Satır
Sav
Savunma
Say
Sayfa
Saygı
Sayı
Saymak
Sebat
Sebat etm.
Sebep
Sebil
Secde
Secere
Sefer
Seferi
Sefih
Sefil
Seher
Sel
Selam
Selef
Selek
Selim
Sema
Sene
Sera
Serap
Seri
Set
Sevap
Seviye
Seyir
Sıddık
Sınai
Sır
Sırace
Sicil
Sihir
Sihirbaz
Siklet
Silah
Sima
Statü
Stok
Sual
Sukutuhayal
Sulh
Sultan
Sur
Sükunet
Sülale
Sünbül
Sünnet
Şafak
Şahit
Şair
Şaka
Şan
Şarab
Şark
Şef
Şefaat
Şefik
Şefkat
Şehvet
Şeker
Şekil
Şer
Şey
Şeyh
Şeytan
Şia
Şiddet
Şifa
Şiir
Şikayet
Şirk
Şirket
Şok
Şube
Şuur
Şükür
Taammüden
Tabaka
Tabi olm.
Tabiat
Tabut
Tafsilat
Tahammüden
Tahammül
Taharet
Tahir
Tahrif
Tahsis
Tahvil
Takat
Takdim
Takdir
Takılmak
Takip
Takiye
Taksim
Taksimat
Takva
Takvim
Talim
Tamam
Taraf
Tarif
Tarikat
Tartaklamak
Tasa
Tasavvur
Tasdik
Tasnif
Tasrif
Tatmin
Tav, tavır
Tavaf
Tavsiye
Tayfa
Tayyare
Tebessüm
Tebliğ
Tecessüs
Tedarik
Tedricen
Tefrika
Tehir
Tehlike
Teklif
Tekmil
Tekzip
Telakki
Temas
Temayül
Temenni
Temiz
Temsil
Teneffüs
Tenezzül
Tenkit
Tercih
Tereddüt
Terfi
Terk
Terke
Tesbih
Tesbit
Tesir
Tesis
Teskin
Teslim
Teşbih
Teşekkür
Tevbe
Teveccüh
Tevessül
Tevil
Tevkif etm.
Tez
Tıfıl
Ticaret
Toy
Tuba
Tufan
Uf, of
Ufuk
Ulema
Umurunda
Ümmet
Vaad
Vaaz
Vadi
Vahiy
Vahşi
Vaiz
Vaka
Vakar
Vakıf
Vakit
Vakur
Valiz
Varis
Varmak
Vasat
Vasıf
Vasıl
Vasıl olm.
Vasıta
Vasiyet
Vebal
Veda
Vefa
Vehbi
Vekil
Velayet
Velet
Veraset
Vermek
Vesile
Vesvese
Vezir
Vezne
Vildan
Yakın
Yakıt
Yakut
Yas
Yaslanmak
Yeis
Yemin
Yenmek
Yetim
Zaaf
Zahir
Zail
Zakkum
Zalim
Zan
Zannetmek
Zarar
Zaruret, zaruren
Zayıf
Zayi
Zeka
Zeki
Zelzele
Zencefil
Zerre
Zeytin
Zırva
Zikir
Zillet
Zina
Ziraat
Ziya
Ziyade
Ziyan
Ziynet
Zulüm
Son yıllarda kendi çabamla Kur'anı orjinal sayfalarından okumak ve anlamaya çalışmak en büyük merakım oldu. Daha önce de çeşitli paylaşımlarımda bu konuya değinmiştim. Kur'an benim gibi halktan birinin de anlayacağı kadar açık bir metin. Anlaşılır olanı anlamak ne kadar mümkünse, anlamakta yetersiz kaldığım ayetlerin geleceği veya bize gayb ( kayıp, bilinmeyen) olanı işaret ettiğinin farkına varmak da o kadar mümkün. Bütün olarak baktığımda sevdalandığım kutsal kitabımın evrensel olmakla kalmayıp bütün kainatı kapsadığını farketmiş olmanın hazzını yaşıyorum. Hatta onu tarihselciliğe mahkum etmek isteyenlerin, anlaşılmaz, tek başına yetmez diyenlerin hezeyanlarını da yine kitabın ayetlerinden öğreniyorum. Anladım ki, onların asıl sorunu kitabı hakkıyla okuyup akıllarını kullanamamakmış. Kendimce bir metoda dayandırdığım Kur'an çalışmalarımda uyguladığım metodun doğru olduğunu konunun uzmanlarından öğrenmek beni çok mutlu etti. Kur'anda geçen kavramları doğru anlamanın geçerli yolu, kavramı bütün ayetlerde geçtiği şekliyle incelemekmiş.
Bir süre önce Kur'anın içeriğinde belki de % 40 lara dayanacak kadar Türkçe kelimeler geçmesi beni çok heyecanlandırdı. O kelimelerin Türkçe deki anlamlarını veya kaybettikleri gerçek manalarını da yine Kur'andan öğreniyorum. Bulduğum kelimelerin bugünün Türkçesinde ne kadar yoğun kullanıldığını görmekten sevinç duyarken, arapça olduklarının bilinmemesinden üzüntü duyuyorum.
Kur'anda geçen kelimelerin günümüz Türkçesinde bu kadar yoğun kullanılmasını Kur'anın evrenselliğine bir kanıt olarak algılıyorum ve Kutsal kitabımızın gelişmekte olan medeniyetimizde bile ne kadar etkili olduğunu, olmaya devam ettiğini aşağıda listelediğim kelimelerin ışığında göstermek istiyorum. Onun ne kadar interaktif ve bizden bir kitap olduğu anlamak isteyen için birazcık ilgi göstermek yeterli olacak.
Dikkat çekmek istediğim konu şudur: Eklediğim listedeki kelimeler arapçadan değil, doğrudan Kur'andan alınmadır. Çalışmalarım sırasında bulduğum kelimeleri listeme eklemeye devam edeceğim inşaallah. Bu çalışmayı yapmaktaki amacım:
KUR'AN DAKİ TÜRKÇEDEN , TÜRKÇEDEKİ ARAPÇAYA KELİMELERLE BİR YOLCULUK YAPMAKTI.
Abes
Acaib
Acele
Acemi
Acı
Aciz
Acuze
Adalet
Adet
Adil
Afak
Ağır
Ahali
Ahbap
Ahid
Ahilik
Ahir
Ahit
Ahlâk
Aidiyet
Ait
Akabinde
Akıbet
Akıl
Akif
Akit
Akraba
Alâ
Alâmet
Alem
Alenen
Aleni
Aleyhinde
Alim
Allame
Ama
Ama, amma
Aman
Amel
Amele
Amiyane
An
Araf
Araz
Arıza
Arif
Arsa
Arş
Arz
Arz etmek
Asâ
Asaf
Asgari
Asıl
Asi
Asimile
Aşırı
Aşiret
Atıl
Atılmak
Atmak
Avane
Avlu
Ayna
Azami
Azap
Azık
Azim
Azletmek
Azmak
Azmetmek
Azmettirme
Bahis
Bahriye
Bakî
Bakire
Bakiye
Bakliyat
Baliğ
Bariz
Basiret
Baskı
Batın
Bayii
Bazı
Bedel
Bedevi
Beis
Beka
Bekar
Belde
Beraat
Bereket
Besin
Beşer
Beşir
Beyan
Beyaz
Beyza
Bina
Bitmek ( yerden )
Buhtan
Buluğ
Burç
Burhan
Bünye
Büşra
Cabbar
Cahil
Cahiliye
Cami
Carlamak
Casus
Caz
Cehd
Cehennem
Cehren
Celâl
Celb
Cemaat
Cemil
Cemiyet
Cenah
Cennet
Ceraat
Cerahat
Cereme
Cesed
Cevap
Cevaz
Ceyeran
Ceza
Cibilliyet
Cihad
Cin
Cinnet
Cisim
Civar
Cunda
Cümleten
Cürüm
Cüz
Cüzi
Daha
Dahil
Daim, daima
Daire
Dalalet
Dar
Darb
Darbe
Darlık
Dava
Davet
Defetmek
Delil
Dem
Derece
Ders
Devam
Devir
Din
Dinar
Diyet
Doğum
Dua
Dumur
Dünya
Ebeveyn
Ecel
Ecir
Ehemmiyet
Ehil
Ekrem
Ekseri
Elbise
Elzem
Emanet
Emel
Emin
Emir
Emmi
Emniyet
Emsal
Enkaz
Erbab
Erkân
Ermek
Esaret
Esbab
Esef
Eser
Esir
Esra
Eş
Eşit
Eşkiya
Eşya
Etraf
Ev
Evlâ
Evlât
Evvel
Eza
Ezan
Ezel
Eziyet
Faal, faaliyet
Faaliyet
Fahiş
Fahişe
Fahri
Fail
Fakat
Fakir
Falan, filan
Fani
Far
Fark
Farz
Fasıl
Fatih
Fay
Fayda
Faz
Fazilet
Fazla
Fehm etm.
Fehmi
Felâh
Fer, ferdan
Feragat
Ferah
Ferahlamak
Ferd
Fert
Fesad
Fetih
Fetva
Fevri
Feyz almak
Fıkara
Fıkıh
Fırka
Fırlamak
Ficur
Fidye
Fiil
Fikir
Fil
Firar
Fiske
Fitne
Fuad
Fuhuş
Fukara
Gafil
Gaflet
Galip
Gam
Gammaz
Gani
Gark olmak
Gasbetmek
Gayb
Gayrı
Gazab
Gazap
Gazi
Gebermek, gebertmek
Gurur
Gusul
Habbe
Haber
Habis
Hacet
Haciz
Hadd
Hadi
Hadis
Hadise
Hafız
Hafif
Hafife almak
Hafiye
Hafriyat
Hain
Haiz
Hak
Hakem
Hakeza
Hakikat
Hakim
Hale
Halef
Halife
Halil
Halim
Halis
Halk
Halletmek
Hamal
Hamd
Hamiyet
Hamle
Hanife
Haraç
Harap
Hararet
Harb
Harçlık
Hareket
Hariç
Haris
Harlamak
Harlı
Hasad
Hasar
Hasat
Haset
Hasım
Hasır
Hasis
Hasret
Hassas
Haşa
Haşere
Haşmet
Haşrolmak
Haşyet
Hat
Hata
Hatır
Hatır, hatırlamak
Hatırlamak
Hatırlı
Hatib
Hatta
Hava
Havale
Hayal
Hayat
Hayıflanmak
Hayır
Hayız
Hayran
Haz
Hazır
Hazin
Hazine
Hazm
Heba
Heba olmak
Hediye
Helâk
Helâl
Hesap
Heyhat
Hezimet
Hıfz etmek
Hınzır ( domuz)
Hırs
Hısım
Hıyanet
Hibe
Hicran
Hidayet
Hiddet
Hile
Hinlik
Hissetmek
Hitab
Hizaya getirme
Hizip
Hortum
Hudut
Huzur
Huzurunda olm.
Hücre
Hüküm
Hülle
Hür
Hürmet
Hüsran
Hüzün
Islah
Israf
Israr
İade
İbadet
İbret
İbrik
İcabet
İctinab
İctinap
İçtiba
İddet
İdrak
İfâ
İffet
İflah olm.
İfrat
İftira
İhanet
İhbar
İhlas
İhraç
İhtar
İhtilâf
İhtimam
İhya
İkna
İkrah
İkram
İktidar
İktisad
İlâh
İlân
İlham
İlim
İllet
İltifat
İman
İmar
İmdat
İmhak
İmkan
İmtihan
İnat
İnkar
İnkılab
İnsan
İnsiyatif
İnşa
İnşaat
İntikam
İnzal
İrade
İrşad
İrtibat
İrtidat
İsabet
İsim
İskan
İslâm
İsnat
İsraf
İstemek
İstif
İstifa
İstiflemek
İstikamet
İstikrar
İstisna
İsyan
İş
İşaret
İştah
İtaat
İtfaiye
İtiraf
İyaşe
İzin
İzzet
Kabız
Kabile
Kabir
Kabul
Kabza
Kadar
Kademe
Kader
Kadı
Kadim
Kâdir
Kâfi
Kafile
Kâfir
Kahır
Kahin
Kaide
Kaim
Kalb
Kalem
Kalp
Kanaat
Kanat
Kanıt
Kanmak
Kantar
Kaplamak
Karar
Karın
Karine
Kase
Kasıt
Kasr
Kasr, köşk
Kastî
Kasvet
Kat
Kat'i , kesin
Katil
Katip
Katletme
Katliam
Katran
Kavi
Kavil
Kayıp
Kayyum
Kazım
Kebir
Keder
Kefe
Kefil
Kelime
Kem
Kere
Kerem
Kerhen
Kesat
Kesif
Keşfetmek
Ketum
Kılıf
Kıraat
Kırtasiye
Kısas
Kısım
Kısmak
Kısmet
Kıssa
Kıstas
Kıt, Kıtlık
Kıta
Kızmak
Kibir
Kifayet
Kilit
Kilo
Kin
Kisbe, posa
Kitap
Kredi
Kurban
Kurra
Kusur
Kuşanmak
Kuvvet
Küllüm
Kürsü
Küsmek
Lakab
Lâkin
Lânet
Latif
Laubali
Lâzım
Lehde
Leke
Levha
Lezzet
Libas
Lisan
Liyakat
Lütuf
Maaş
Maaşallah
Maazallah
Maazeret
Mağara
Mağfiret
Mağlub
Mağlul
Mağlum
Mağrur
Mahal
Mahalle
Mahcup olm.
Mahfuz
Mahiyet
Mahluk
Mahmud
Mahrum
Mahsus
Mahvetmek
Mahzul
Mahzun
Mahzur
Makam
Makas
Makus
Mal
Malik
Malum
Malumat
Mani
Mantık
Maraz
Masal
Masraf
Maşrapa
Matara
Mazeret
Mazi
Mazlum
Meblağ
Mebus
Mecmua
Mecnun
Meded
Medeniyet
Medet
Mekan
Mekruh
Mektup
Melek
Meleke
Melun
Memnun
Men
Menfaat
Meni
Menzil
Mera
Mercan
Mercii
Merhaba
Merhamet
Mermi
Mesai
Mescid
Mesele
Mesire
Mesken
Mesul
Mesuliyet
Meşakkat
Meşgul
Meta
Methetmek
Metin
Mevki
Mevta
Mevzi
Mevzii
Mevzuat
Meyletmek
Meymenet
Mısır
Mihrab
Miktar
Millet
Miras
Misafir
Misal
Miskin
Misli
Miyad
Mizaç
Mizan
Muallak
Muhabbet
Muhafaza
Muhalif
Muharrem
Muhit
Muhtelif
Mukayyet
Muktedir
Murad
Musallat
Musibet
Muska
Mustafa
Musubet
Muvaffak
Mübarek
Mübtelâ
Mücadele
Mücahit
Mücrim
Müddet
Müellef
Müezzin
Mühlet
Mükellef
Mükremin
Mülk
Mülteci
Münafık
Münazara
Münir
Müptelâ
Müslüman
Müsrif
Müsvedde
Müşahede
Müşfik
Müşterek
Müşteri
Mütekabil
Mütemadiyen
Müttefik
Müyesser
Nabız
Nadim
Nadim olm.
Nafile
Nail
Nail olm.
Nakarat
Nakış
Nakil
Nasib
Nasihat
Nazar
Nazire
Nebat
Nedamet
Nefer
Nefes
Nefret
Nehir
Neseb
Nesil
Neşe
Neşir
Neşretmek
Neşter
Nezaret
Nida
Nifak
Nimet
Nuri
Nuriye
Nusret
Nutuk
Nüfuz etm.
Nüks etmek
Nüsha
Oğlan
Ömür
Özür
Rab
Rabdetmek
Rabıta
Rabtiye
Radde
Raf
Rafet
Rağbet
Rahvan
Rakam
Rakib
Raks
Ramazan
Rasat
Raşit
Rauf
Razı
Recm
Red
Refah
Refakat
Refik
Rehavet
Rehin
Rehine
Rekabet
Resul
Reşit
Reyhan
Rezil
Rıdvan
Rıza
Riayet
Rica
Riya
Ruh
Ruhbanlık
Rumuz
Rutubet
Rüşd
Rüya
Saat
Sabah
Sabık
Sabıka
Sabır
Sabih
Sabit
Sabite
Sadaka
Saded
Sadık
Sadr
Saf
Saha
Sahib
Sahil
Sahra
Saka
Sakil
Sakin
Salih
Salim
Salmak
Sanat
Sanayi
Sanmak
Sarf
Sarf etm.
Sarraf
Satıh
Satır
Sav
Savunma
Say
Sayfa
Saygı
Sayı
Saymak
Sebat
Sebat etm.
Sebep
Sebil
Secde
Secere
Sefer
Seferi
Sefih
Sefil
Seher
Sel
Selam
Selef
Selek
Selim
Sema
Sene
Sera
Serap
Seri
Set
Sevap
Seviye
Seyir
Sıddık
Sınai
Sır
Sırace
Sicil
Sihir
Sihirbaz
Siklet
Silah
Sima
Statü
Stok
Sual
Sukutuhayal
Sulh
Sultan
Sur
Sükunet
Sülale
Sünbül
Sünnet
Şafak
Şahit
Şair
Şaka
Şan
Şarab
Şark
Şef
Şefaat
Şefik
Şefkat
Şehvet
Şeker
Şekil
Şer
Şey
Şeyh
Şeytan
Şia
Şiddet
Şifa
Şiir
Şikayet
Şirk
Şirket
Şok
Şube
Şuur
Şükür
Taammüden
Tabaka
Tabi olm.
Tabiat
Tabut
Tafsilat
Tahammüden
Tahammül
Taharet
Tahir
Tahrif
Tahsis
Tahvil
Takat
Takdim
Takdir
Takılmak
Takip
Takiye
Taksim
Taksimat
Takva
Takvim
Talim
Tamam
Taraf
Tarif
Tarikat
Tartaklamak
Tasa
Tasavvur
Tasdik
Tasnif
Tasrif
Tatmin
Tav, tavır
Tavaf
Tavsiye
Tayfa
Tayyare
Tebessüm
Tebliğ
Tecessüs
Tedarik
Tedricen
Tefrika
Tehir
Tehlike
Teklif
Tekmil
Tekzip
Telakki
Temas
Temayül
Temenni
Temiz
Temsil
Teneffüs
Tenezzül
Tenkit
Tercih
Tereddüt
Terfi
Terk
Terke
Tesbih
Tesbit
Tesir
Tesis
Teskin
Teslim
Teşbih
Teşekkür
Tevbe
Teveccüh
Tevessül
Tevil
Tevkif etm.
Tez
Tıfıl
Ticaret
Toy
Tuba
Tufan
Uf, of
Ufuk
Ulema
Umurunda
Ümmet
Vaad
Vaaz
Vadi
Vahiy
Vahşi
Vaiz
Vaka
Vakar
Vakıf
Vakit
Vakur
Valiz
Varis
Varmak
Vasat
Vasıf
Vasıl
Vasıl olm.
Vasıta
Vasiyet
Vebal
Veda
Vefa
Vehbi
Vekil
Velayet
Velet
Veraset
Vermek
Vesile
Vesvese
Vezir
Vezne
Vildan
Yakın
Yakıt
Yakut
Yas
Yaslanmak
Yeis
Yemin
Yenmek
Yetim
Zaaf
Zahir
Zail
Zakkum
Zalim
Zan
Zannetmek
Zarar
Zaruret, zaruren
Zayıf
Zayi
Zeka
Zeki
Zelzele
Zencefil
Zerre
Zeytin
Zırva
Zikir
Zillet
Zina
Ziraat
Ziya
Ziyade
Ziyan
Ziynet
Zulüm
31 Ekim 2016 Pazartesi
NEDEN MUTLUYUM?
Yazar: Sema Ezgü
Bu sıradan soruyu insanın kendisine sorabilmesi için öncelikle mutlu olduğunu peşinen kabul etmesi gerekir. Oysa bu gerçeği kabullenmek hiç de sıradan bir durum değildir. Ya gerçeği yansıtmıyordur, ya abartılıyordur. Ya da dışarıya karşı verilmek istenen bir imaj meselesi olmuştur.
Benim için hangisi derseniz, cevabım hiçbiri olacaktır.
Benim meselem farkındalık meselesidir. Mutlu olduğumu fark etmem hiç kolay olmadı. Uzun yılların geçmesi gerekti. O yıllar geçerken yaşadığımız zorlukların, hatta acıların aslında hayat sürecinde bizim payımıza düşen sınavlar olduğunu farketmem gerekti. Mutluluk denen illetin paket halinde hiçbir mağazada satılmadığını, hiçbir ekonomik değerle piyasaya sürülmediğini anlamamız gerekti. Artık biz diyorum anlatırken, çünkü mutlu olmanın olmazsa olmazının, hayatta en mikro düzeyde iki kişilik, en makro düzeyde ise bütün alem olarak biz olabilmek olduğunu farketmiş durumdayız. Yani eşim ve ben biz olmayı başardığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyle aile içi sorunlarımızı da biz olarak karşılıyoruz, çevremizi saran akıl almaz seküler sorunları da biz olarak karşılıyoruz. Sosyal sorunları da, maddi sorunları da. Eşimin en çok sevdiğim özelliğinin sorun çözme kabiliyeti olduğunu daha yeni yeni öğreniyorum ve neden yıllardır onun yanında yer aldığımı henüz keşfediyorum. Hatta neden eşimin yanında mutlu olduğumu da. Bazen kandırılsak da, bazen istismar edilsek de onun sorun çözme yöntemini onaylıyorum ve yanında yerimi alıyorum. Çünkü biz olduğumuz insanın da niyetini biliyorum, kendi niyetimi de. Şans denen tesadüfi kavrama inanmadığım için de dünyadan en güzeliyle nasiplendiğime inanarak bol bol şükür ediyorum.
Öğrendim ki, zamanı biz olarak karşılamak da hiç kolay değilmiş. Önce doğru eşi bulabilmek gerekiyormuş hayatta. Gerçekten de insan ancak eş olduğunu hissettiği zaman mutlu olmayı başarabiliyormuş. Yarım insanların, eşini bulamamış ya da yarım kalmayı tercih etmiş insanların, yani bireysel takılanların mutluyum demelerini asla inandırıcı bulmuyorum. ( EVLİLİK BÜNYESİNDE BİREYSEL TAKILMA konusunu ayrıca incelemek gerekiyor) Yaşamadıkları bütünlüğü tarif etmelerini de beklemiyorum. Onların tercihlerini mikrodan makroya kadar uzanacak bir bencillik olarak yorumluyorum.
Bu nedenle evliliği çok önemsiyorum. Doğru evliliği gençlerin ciddiye almasını istiyorum. Ekranlarda evlilik adı altında yapılan programları çok tehlikeli ve ard niyetli buluyorum. Toplum mühendislerinin devamlı ve düzenli olarak bencillik gerçeğini evli veya bekar, bütün insanlara pompalayan başarılı bir bozgunculuk projesi olduğuna inanıyorum. Zararlı etkileri çoktan havayı kirletmeye başladı bile.
Mutlu bir dünya hayal ediyorsak eğer, insanlara, özellikle gençlere biz olmayı öğretmemiz gerekiyor. Çocukları için sağlıklı evlilikler isteyen anne babalara da keza. Çünkü ana babaları mutlu evlilik yaşamış çocukların da mutlu evlilik yapmaları olasılığı gerçekten yüksek oluyor. Ama mutlu evlilik yapmak, hayatta mutlu olmak için yeterli olmuyor. Yani, küçük mutlu dünyamızı büyütüp çoğaltmak, makroya doğru yol almak zorundayız. Çünkü mutluluk ne tarif edilebilir bir nesnel gerçek, ne de bünyemizde saklayabileceğimiz durağan bir duygudur. Mutluluk, sonu kutsala giden muhteşem bir yolculuktur. Dinamiktir, kırılgandır. Çok nazlı, çok da hassastır. Yoldan çıkması an meselesi, yola yeniden revan olması ise sabır meselesidir. Mutlu olmak için herkes her an yola çıkabilir, herkes her an yoldan çıkabilir yani. Faydalı olmak adına kendi yolculuğumuzu anlatmayı uygun buluyorum.
Biz eşimle, bundan 34 yıl önce hiç kimsenin telkini, tavsiyesi olmadan ve kendi irademizle evlenmeye karar verdik. Biz bu kararı verirken ben 19, eşim 23 yaşındaydı. Eşimin yapıcı, onarıcı zekâsını daha o yaşımda fark ettiğim için etkilenmiş, onu kendime uygun görmüştüm. Onun beni neden seçtiği ise bambaşka bir konu başlığı. Ailelerimiz bizdeki kararlılığı görünce itiraz etmek yerine saygı gösterdiler. Onların uyumlu anlayışını takdirle karşılıyorum bugün. Çünkü onlar da biz olmayı başarmış ana babalardı. Zorluklar yaşadık, türlü sınavlardan geçtik ama kararımızdan hiç pişman olmadık. Çünkü evlilik kararı alırken o yıllarda peşine düşeceğimiz hiç bir maddi menfaat konusu yoktu ortalıkta. Sıfır noktasından başlamayı, eğitimli olmamıza dayanarak göze almıştık. İkimiz de inatçı, ikimiz de çalışkandık. Günü yaşamaya değil geleceğe odaklanmıştık. Eksiklerimize değil edineceklerimize yoğunlaşmıştık. Sadece çalışmakla elde edilecek hedefler koymuştuk önümüze. Hedefler büyük, gönüller dolu olunca eşimin benim üniversiteyi bitirmemi beklemesi pek zor olmadı. Bugün gençlerin dört yılı bulan bu bekleme süresine bile tahammül edeceğini sanmıyorum.
Evlendiğimizde ben 22, eşim 26 yaşındaydı. Nikah günü gelip çatana kadar geçen zamanda biz, zihinsel olarak da olsa biz olmayı başarmıştık. Çocuklarımız dünyaya gelince dünyamızı aydınlatmışlardı. Geçen yıllar içinde içimizdeki eksik kalmışlık duygusunu maddi kazanımlarımızla aşılacak sanarak alabildiğine hedeflerimize koştuk. Başarı = Mutluluk sandık durduk koşarken. Bir yerde bir eksik vardı ama ne olduğunu keşfedemiyorduk. Eğitimli cahillerdik kısacası. Bugün baktığım pencereden böyle görüyorum olayı. Cehaletin tüm hızıyla toplumun her kademesinde var olduğunu, insanları perişan ettiğini de görebiliyorum ne yazık ki... Benim Tesbitlerime göre cahillik tanımının okur yazarlıkla veya entelektüel olmakla alakası yok yani. Bu yüzden herkes kendi üzerine alınabilir rahatça. Tesbitte zorluk çekiyorsa alttaki listeye göz atabilir.
1. Eğer bir insan kendi var oluş sebebini, bütünün içindeki gerçek yerini merak etmiyorsa,
2.Allah'ın var olup olmadığı meselesi, hayatının en büyük meselesi olmayı başaramamışsa,
3. İletişim kurarken cümlelerine ben diye başlayıp sen diye bitiriyorsa,
4. Ciddi bir sorunla karşılaşınca hayatın sonu geldi sanıyorsa,
5. Hayattan sonra ne var acaba diye bir merak konusu yoksa,
6. Kavga ederek sorunlar çözülür sanıyorsa,
7. Uğrunda savaşı göze alacak değerler hazinesi oluşmamışsa,
8. Nefsinin eğitilebilir ve çok değerli olduğunun farkına varamamışsa,
9. Her an yapıp ettiklerini gören biri olduğunu, korunup gözetildiğini bilmiyorsa,
10. Sadece söylediklerinin değil, aklından geçenlerin de o biri tarafından duyulduğunu bilmiyorsa,
11. O kendisinden nefret ederken bile sevildiğini bilmiyorsa,
12. Varlığını borçlu olduğu tek ve benzersiz dostuna şükretmeyi akıl etmiyorsa,
Kesinlikle cahildir. Bu cahillikle mutlu olmayı beklemek ise nafile bekleyiştir.
Bizim, biz olarak bu cehaletten kurtulmaya başlamamız kırklı yaşlarımıza nasib oldu. Ne zaman ki, kendi bireysel sorularımızdan oluşan uzun mu uzun listelerimizi elimize alıp Kur'anın karşısına alacaklı gibi, hatta eleştirmen edası takınmış hesap sorucu gibi dikilmeyi akıl ettik, işte o zaman gerçekten mutlu insanlar olduğumuzu fark ettik. Çünkü, yıllarca birikmiş cevapsız sorularımızın hepsini sadece bu hazinenin içinde bulabildik. Hızımızı alamadık, büyüklüğünü kestiremediğimiz bu hazinenin içinde yaşamaya başladık. Mutlu olduk. Derdimiz, sorunlarımız varken, çözüm bekleyen problemlerimiz ard arda sıralanırken biz, mutlu olmayı başardık.
Mutlu olduğumuzu fark etmek yetmedi, paylaşmak istedik. Şimdi daha mutluyuz.
Darısı, aklını kurt gibi kemiren sorulardan bıkıp usanan, yorgun zihinleri yüzünden kendisini mutsuz hissedenlerin başına olsun.
MUTLULUK AKIL İŞİDİR DOSTLAR. VAR İKEN DE MUTLU OLABİLİR İNSAN, YOK İKEN DE...
VAR OLUP KULLANILMAYAN AKILDIR SORUN ÇIKARAN, İNSANIN BAŞINA BELÂ OLUR, MUTSUZLUK SEBEBİ OLUR.
Bu sıradan soruyu insanın kendisine sorabilmesi için öncelikle mutlu olduğunu peşinen kabul etmesi gerekir. Oysa bu gerçeği kabullenmek hiç de sıradan bir durum değildir. Ya gerçeği yansıtmıyordur, ya abartılıyordur. Ya da dışarıya karşı verilmek istenen bir imaj meselesi olmuştur.
Benim için hangisi derseniz, cevabım hiçbiri olacaktır.
Benim meselem farkındalık meselesidir. Mutlu olduğumu fark etmem hiç kolay olmadı. Uzun yılların geçmesi gerekti. O yıllar geçerken yaşadığımız zorlukların, hatta acıların aslında hayat sürecinde bizim payımıza düşen sınavlar olduğunu farketmem gerekti. Mutluluk denen illetin paket halinde hiçbir mağazada satılmadığını, hiçbir ekonomik değerle piyasaya sürülmediğini anlamamız gerekti. Artık biz diyorum anlatırken, çünkü mutlu olmanın olmazsa olmazının, hayatta en mikro düzeyde iki kişilik, en makro düzeyde ise bütün alem olarak biz olabilmek olduğunu farketmiş durumdayız. Yani eşim ve ben biz olmayı başardığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyle aile içi sorunlarımızı da biz olarak karşılıyoruz, çevremizi saran akıl almaz seküler sorunları da biz olarak karşılıyoruz. Sosyal sorunları da, maddi sorunları da. Eşimin en çok sevdiğim özelliğinin sorun çözme kabiliyeti olduğunu daha yeni yeni öğreniyorum ve neden yıllardır onun yanında yer aldığımı henüz keşfediyorum. Hatta neden eşimin yanında mutlu olduğumu da. Bazen kandırılsak da, bazen istismar edilsek de onun sorun çözme yöntemini onaylıyorum ve yanında yerimi alıyorum. Çünkü biz olduğumuz insanın da niyetini biliyorum, kendi niyetimi de. Şans denen tesadüfi kavrama inanmadığım için de dünyadan en güzeliyle nasiplendiğime inanarak bol bol şükür ediyorum.
Öğrendim ki, zamanı biz olarak karşılamak da hiç kolay değilmiş. Önce doğru eşi bulabilmek gerekiyormuş hayatta. Gerçekten de insan ancak eş olduğunu hissettiği zaman mutlu olmayı başarabiliyormuş. Yarım insanların, eşini bulamamış ya da yarım kalmayı tercih etmiş insanların, yani bireysel takılanların mutluyum demelerini asla inandırıcı bulmuyorum. ( EVLİLİK BÜNYESİNDE BİREYSEL TAKILMA konusunu ayrıca incelemek gerekiyor) Yaşamadıkları bütünlüğü tarif etmelerini de beklemiyorum. Onların tercihlerini mikrodan makroya kadar uzanacak bir bencillik olarak yorumluyorum.
Bu nedenle evliliği çok önemsiyorum. Doğru evliliği gençlerin ciddiye almasını istiyorum. Ekranlarda evlilik adı altında yapılan programları çok tehlikeli ve ard niyetli buluyorum. Toplum mühendislerinin devamlı ve düzenli olarak bencillik gerçeğini evli veya bekar, bütün insanlara pompalayan başarılı bir bozgunculuk projesi olduğuna inanıyorum. Zararlı etkileri çoktan havayı kirletmeye başladı bile.
Mutlu bir dünya hayal ediyorsak eğer, insanlara, özellikle gençlere biz olmayı öğretmemiz gerekiyor. Çocukları için sağlıklı evlilikler isteyen anne babalara da keza. Çünkü ana babaları mutlu evlilik yaşamış çocukların da mutlu evlilik yapmaları olasılığı gerçekten yüksek oluyor. Ama mutlu evlilik yapmak, hayatta mutlu olmak için yeterli olmuyor. Yani, küçük mutlu dünyamızı büyütüp çoğaltmak, makroya doğru yol almak zorundayız. Çünkü mutluluk ne tarif edilebilir bir nesnel gerçek, ne de bünyemizde saklayabileceğimiz durağan bir duygudur. Mutluluk, sonu kutsala giden muhteşem bir yolculuktur. Dinamiktir, kırılgandır. Çok nazlı, çok da hassastır. Yoldan çıkması an meselesi, yola yeniden revan olması ise sabır meselesidir. Mutlu olmak için herkes her an yola çıkabilir, herkes her an yoldan çıkabilir yani. Faydalı olmak adına kendi yolculuğumuzu anlatmayı uygun buluyorum.
Biz eşimle, bundan 34 yıl önce hiç kimsenin telkini, tavsiyesi olmadan ve kendi irademizle evlenmeye karar verdik. Biz bu kararı verirken ben 19, eşim 23 yaşındaydı. Eşimin yapıcı, onarıcı zekâsını daha o yaşımda fark ettiğim için etkilenmiş, onu kendime uygun görmüştüm. Onun beni neden seçtiği ise bambaşka bir konu başlığı. Ailelerimiz bizdeki kararlılığı görünce itiraz etmek yerine saygı gösterdiler. Onların uyumlu anlayışını takdirle karşılıyorum bugün. Çünkü onlar da biz olmayı başarmış ana babalardı. Zorluklar yaşadık, türlü sınavlardan geçtik ama kararımızdan hiç pişman olmadık. Çünkü evlilik kararı alırken o yıllarda peşine düşeceğimiz hiç bir maddi menfaat konusu yoktu ortalıkta. Sıfır noktasından başlamayı, eğitimli olmamıza dayanarak göze almıştık. İkimiz de inatçı, ikimiz de çalışkandık. Günü yaşamaya değil geleceğe odaklanmıştık. Eksiklerimize değil edineceklerimize yoğunlaşmıştık. Sadece çalışmakla elde edilecek hedefler koymuştuk önümüze. Hedefler büyük, gönüller dolu olunca eşimin benim üniversiteyi bitirmemi beklemesi pek zor olmadı. Bugün gençlerin dört yılı bulan bu bekleme süresine bile tahammül edeceğini sanmıyorum.
Evlendiğimizde ben 22, eşim 26 yaşındaydı. Nikah günü gelip çatana kadar geçen zamanda biz, zihinsel olarak da olsa biz olmayı başarmıştık. Çocuklarımız dünyaya gelince dünyamızı aydınlatmışlardı. Geçen yıllar içinde içimizdeki eksik kalmışlık duygusunu maddi kazanımlarımızla aşılacak sanarak alabildiğine hedeflerimize koştuk. Başarı = Mutluluk sandık durduk koşarken. Bir yerde bir eksik vardı ama ne olduğunu keşfedemiyorduk. Eğitimli cahillerdik kısacası. Bugün baktığım pencereden böyle görüyorum olayı. Cehaletin tüm hızıyla toplumun her kademesinde var olduğunu, insanları perişan ettiğini de görebiliyorum ne yazık ki... Benim Tesbitlerime göre cahillik tanımının okur yazarlıkla veya entelektüel olmakla alakası yok yani. Bu yüzden herkes kendi üzerine alınabilir rahatça. Tesbitte zorluk çekiyorsa alttaki listeye göz atabilir.
1. Eğer bir insan kendi var oluş sebebini, bütünün içindeki gerçek yerini merak etmiyorsa,
2.Allah'ın var olup olmadığı meselesi, hayatının en büyük meselesi olmayı başaramamışsa,
3. İletişim kurarken cümlelerine ben diye başlayıp sen diye bitiriyorsa,
4. Ciddi bir sorunla karşılaşınca hayatın sonu geldi sanıyorsa,
5. Hayattan sonra ne var acaba diye bir merak konusu yoksa,
6. Kavga ederek sorunlar çözülür sanıyorsa,
7. Uğrunda savaşı göze alacak değerler hazinesi oluşmamışsa,
8. Nefsinin eğitilebilir ve çok değerli olduğunun farkına varamamışsa,
9. Her an yapıp ettiklerini gören biri olduğunu, korunup gözetildiğini bilmiyorsa,
10. Sadece söylediklerinin değil, aklından geçenlerin de o biri tarafından duyulduğunu bilmiyorsa,
11. O kendisinden nefret ederken bile sevildiğini bilmiyorsa,
12. Varlığını borçlu olduğu tek ve benzersiz dostuna şükretmeyi akıl etmiyorsa,
Kesinlikle cahildir. Bu cahillikle mutlu olmayı beklemek ise nafile bekleyiştir.
Bizim, biz olarak bu cehaletten kurtulmaya başlamamız kırklı yaşlarımıza nasib oldu. Ne zaman ki, kendi bireysel sorularımızdan oluşan uzun mu uzun listelerimizi elimize alıp Kur'anın karşısına alacaklı gibi, hatta eleştirmen edası takınmış hesap sorucu gibi dikilmeyi akıl ettik, işte o zaman gerçekten mutlu insanlar olduğumuzu fark ettik. Çünkü, yıllarca birikmiş cevapsız sorularımızın hepsini sadece bu hazinenin içinde bulabildik. Hızımızı alamadık, büyüklüğünü kestiremediğimiz bu hazinenin içinde yaşamaya başladık. Mutlu olduk. Derdimiz, sorunlarımız varken, çözüm bekleyen problemlerimiz ard arda sıralanırken biz, mutlu olmayı başardık.
Mutlu olduğumuzu fark etmek yetmedi, paylaşmak istedik. Şimdi daha mutluyuz.
Darısı, aklını kurt gibi kemiren sorulardan bıkıp usanan, yorgun zihinleri yüzünden kendisini mutsuz hissedenlerin başına olsun.
MUTLULUK AKIL İŞİDİR DOSTLAR. VAR İKEN DE MUTLU OLABİLİR İNSAN, YOK İKEN DE...
VAR OLUP KULLANILMAYAN AKILDIR SORUN ÇIKARAN, İNSANIN BAŞINA BELÂ OLUR, MUTSUZLUK SEBEBİ OLUR.
27 Ekim 2016 Perşembe
REKABET KÖLELİKTİR
Yazar: İsmail Ezgü
"REKABET KÖLELİKTİR "dedim diye;
Hemen köpürmeyin bana.
Biliyorum çok iddialı bir laf ettim.
Bana kızmadan önce hayatımızı biraz geriye alıp yaşadıklarımızı bir kerecik gözden geçirelim.
Hayatınızın her döneminde rakipleriniz yok muydu? Onlarla kıyasıya mücadele etmediniz mi?
Farzedelim bir şirkette pazarlama elemanısınız; eğer firmanın tek pazarlama elemanı siz iseniz ; önünüze her ay yeni hedefler konulmaz mı?
Her ay bir öncekinden daha fazla satış yapmanız istenir.
Yani rakamlarla rekabete girersiniz.
Daha doğrusu kendi kendinizle savaşırsınız.
Firmanızda birden fazla pazarlama elemanı varsa; bu durumda her zaman diğer arkadaşlarınızla rekabet edersiniz.
Bazı firmaların duvarlarında "ayın elemanı" adı altında duyuru posterleri görürsünüz.
Sözde sizi motive etmek için bunu yaparlar. Hatta; "ayın elemanı" seçilirseniz önünüze üç beş kuruş yem de atarlar.
Hepinizin bildiği o meşhur firmalar pazarlamacı veya plasiyer adı altında gencecik elemanları işe alırlar.
Daha işe başvururken sizi rekabete başlatırlar.
Mülakatı bekleyen gençler bekleme odasındaki diğer gençleri adeta düşmanı olarak görür.
At seçer gibi seçtikleri gençlere "ehliyetin var mı ?" diye sorarlar, gerçekten "araba kullanmayı biliyor musun? " diye sormazlar.
İşe alınırsan sana verirler bir ticari araç; içine de doldururlar malları...
"Günde şu kadar mal satmalısın" aksi halde ilk ayın sonunda işini kaybedersin.
Kendinizi bu delikanlının yerine koyun. Ne yaparsınız? Deli gibi işe koyulacaksınız ,hiç şansınız yok.
Trafiğe çıktığınızda bu tarz ticari araçlara dikkat edin; hepsi deli gibi kullanmıyorlar mı?
Örnekleri biraz daha genişletirsek; her gün medyada okuduğunuz , seyrettiğiniz " canavar hafriyat kamyonu" ya da "önüne gelen araçları biçen beton kamyonu" haberleri nasıl ortaya çıkıyor sanıyorsunuz.
Firmada çok sayıda kamyon var; patron her ay en çok hafriyat taşıyan şöföre üç kuruş prim verir, en az taşıyan şöförü de işten atar. Nasıl olsa piyasada işsiz çok , hepsi kapıda bekliyor. Hemen yenisini alır.
Pazarlama yapan delikanlı kendisine verilen hedefi tutturmak için zaten korkunç olan trafiğimize çıkar. Oysa ehliyeti yeni almıştır, henüz arabası da yok ki tecrübesi olsun. Bu delikanlıların bir kısmı daha ilk günlerde çok ciddi trafik kazasına neden olur. Ya kendileri ölür ya da başkalarının ölümüne sebep olur.
Patron rahat, huzur içinde. En fazla yapacağı ; ölen çocuğun ailesine taziyede bulunmaktır.
Patron kendini suçlu hissetmez hiç... Devlet bu delikanlıya sürücü belgesi vermiş , patron da araba vermiş al kullan diye...Ne suçu var ?
Sanki bilmiyor bu memlekette ehliyetin nasıl verildiğini.
Kurs, murs hepsi palavra. Herkes ehliyeti bakkaldan alıyor, sonra binip arabaya çıkıyor yollara."Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir."
Yıl 1977...
Maslak ta ehliyet sınavına giriyorum. O zamanlar kurs falan yok.
Arabayı stop ettirmeden kaldırıp biraz ileriye gittik geldik.. Ehliyeti aldık.
Fakat imtihan heyetindeki komiserin şu sözlerini unutamıyorum:
" Delikanlı; bugün 150 kişi imtihana girdi. sadece 2 kişi ehliyet alabildi. Sen de doğru dürüst bilmiyorsun , şunu bil ki arabayla burdan Beşiktaş'a gidemezsin. Mecburen her gün birkaç kişiye ehliyet veriyorum. hiçbirine vermezsem olmuyor. Aman dikkat et, iyice öğrenmeden trafiğe çıkma."
Yıllar geçti, çocuklarım ehliyet aldı, kurslara gittiler fakat gördüm ki hiç bir şey değişmemiş. Ehliyet denilen devletin resmî belgesi ile evlatlarımızı ölüme yolluyoruz.
İşte pazarlamacı delikanlıların bir kısmı bu şekilde; şirketlerinin araçları ile felakete gidiyorlar.
Kaza olursa aile mahvoluyor, patronun fazla derdi yok, nasıl olsa araç kaskolu.
Kapıda yeni elemanlar kuyrukta. Hemen yeni araba , yeni şöför bulunuyor ve işler devam ediyor.
(Not: Bu yazıyı yazmakta olan bendeniz de bir patrondur.)
......
Rekabet diye yola çıktık, nerelere geldik. Lütfen bana kızmayın. Ben sadece "pazarlamacı" adında bir örnek seçtim.
Siz isterseniz kendi mesleğinizi örnek olarak seçebilirsiniz.
Hepiniz işyerinizi gözünüzün önüne getirin ve birazcık düşünün.
Rakipleri başarısız olunca sevinenler yok mu çevrenizde?
Başarılı olmak için arkadaşlarını ezen, onların üzerine basarak yükselen, arkadaşlarının başarısız olması için dolaplar çeviren,ispiyonlayan, komplolar kuran, çelme takan iş arkadaşlarınız yok mu?
Trafikte bizi delirten taksi şöförü , halk otobüsü, minibüs , kamyon sürücüleri neden böyle yapıyorlar?
Arıza şeridinden gidip önünüze geçen sürücü neden bunu yapıyor?
Hepsinin derdi bir başkasını geçmek, yani "rekabet"
Herkes bir diğerini rakip görüyor.
Evlatlarımızı dahi birbirine kırdırıyoruz,; " bak kardeşin derslerinde ne kadar başarılı" ya da "Ablan ayda beş bin lira alıyor, sen asgariye talim ediyorsun " gibi.
"Fener- Cimbom" rekabeti, "sağcı-solcu" , "açık-kapalı" rekabetleri neler açtı başımıza.
Maç seyretmek için yola çıkanlar linç ediliyor,park yeri nedeniyle cinayetler oluyor. Bizim gençliğimizde de "solcu- sağcı" diye insanlar birbirini vuruyordu, hem de aynı silahla.
Kimileri, Fatih'te , kimileri de Nişantaşı'nda rahat dolaşamıyor.
Ama sorarsanız herkes "Mandıra Filozofu" na özenir, inanmayın. Parayı bulsalar hemen kat, yat derdine düşerler.
.....................
Aklınıza takılmıştır; bu adam niye taktı kafasına bu " rekabet " konusunu diye; vallahi suçlu bizim hanım.
Dün whatsapp tan bir mesaj yollamış;
" Biliyor musun; rekabet kölelikmiş. 90. sure Beled."
Açtım Kuran'ı. 13. ayet; gerçekten "köle" nin arapçası "rekabet" imiş.
Daha önceleri de benzer bir şaşkınlık yaşamıştım.
Bizim ithalatta kullandığımız "akreditif " kelimesi de arapça kökenli imiş. Onu da Kuran'da gördüğüm de çok şaşırmıştım.
Demek ki "kredi" kelimesi Avrupa dillerine arapçadan geçmiş.
..........
Bu arada; hanımla ben; iki ihtiyar "whatsapp" ve benzerlerini kullandıkça bizim gençler sosyal medyadan soğumaya başladılar.
Ödleri patlıyor;
Facebook 'a ya da twiter'a da gireceğiz diye...
Neden acep?
"REKABET KÖLELİKTİR "dedim diye;
Hemen köpürmeyin bana.
Biliyorum çok iddialı bir laf ettim.
Bana kızmadan önce hayatımızı biraz geriye alıp yaşadıklarımızı bir kerecik gözden geçirelim.
Hayatınızın her döneminde rakipleriniz yok muydu? Onlarla kıyasıya mücadele etmediniz mi?
Farzedelim bir şirkette pazarlama elemanısınız; eğer firmanın tek pazarlama elemanı siz iseniz ; önünüze her ay yeni hedefler konulmaz mı?
Her ay bir öncekinden daha fazla satış yapmanız istenir.
Yani rakamlarla rekabete girersiniz.
Daha doğrusu kendi kendinizle savaşırsınız.
Firmanızda birden fazla pazarlama elemanı varsa; bu durumda her zaman diğer arkadaşlarınızla rekabet edersiniz.
Bazı firmaların duvarlarında "ayın elemanı" adı altında duyuru posterleri görürsünüz.
Sözde sizi motive etmek için bunu yaparlar. Hatta; "ayın elemanı" seçilirseniz önünüze üç beş kuruş yem de atarlar.
Hepinizin bildiği o meşhur firmalar pazarlamacı veya plasiyer adı altında gencecik elemanları işe alırlar.
Daha işe başvururken sizi rekabete başlatırlar.
Mülakatı bekleyen gençler bekleme odasındaki diğer gençleri adeta düşmanı olarak görür.
At seçer gibi seçtikleri gençlere "ehliyetin var mı ?" diye sorarlar, gerçekten "araba kullanmayı biliyor musun? " diye sormazlar.
İşe alınırsan sana verirler bir ticari araç; içine de doldururlar malları...
"Günde şu kadar mal satmalısın" aksi halde ilk ayın sonunda işini kaybedersin.
Kendinizi bu delikanlının yerine koyun. Ne yaparsınız? Deli gibi işe koyulacaksınız ,hiç şansınız yok.
Trafiğe çıktığınızda bu tarz ticari araçlara dikkat edin; hepsi deli gibi kullanmıyorlar mı?
Örnekleri biraz daha genişletirsek; her gün medyada okuduğunuz , seyrettiğiniz " canavar hafriyat kamyonu" ya da "önüne gelen araçları biçen beton kamyonu" haberleri nasıl ortaya çıkıyor sanıyorsunuz.
Firmada çok sayıda kamyon var; patron her ay en çok hafriyat taşıyan şöföre üç kuruş prim verir, en az taşıyan şöförü de işten atar. Nasıl olsa piyasada işsiz çok , hepsi kapıda bekliyor. Hemen yenisini alır.
Pazarlama yapan delikanlı kendisine verilen hedefi tutturmak için zaten korkunç olan trafiğimize çıkar. Oysa ehliyeti yeni almıştır, henüz arabası da yok ki tecrübesi olsun. Bu delikanlıların bir kısmı daha ilk günlerde çok ciddi trafik kazasına neden olur. Ya kendileri ölür ya da başkalarının ölümüne sebep olur.
Patron rahat, huzur içinde. En fazla yapacağı ; ölen çocuğun ailesine taziyede bulunmaktır.
Patron kendini suçlu hissetmez hiç... Devlet bu delikanlıya sürücü belgesi vermiş , patron da araba vermiş al kullan diye...Ne suçu var ?
Sanki bilmiyor bu memlekette ehliyetin nasıl verildiğini.
Kurs, murs hepsi palavra. Herkes ehliyeti bakkaldan alıyor, sonra binip arabaya çıkıyor yollara."Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir."
Yıl 1977...
Maslak ta ehliyet sınavına giriyorum. O zamanlar kurs falan yok.
Arabayı stop ettirmeden kaldırıp biraz ileriye gittik geldik.. Ehliyeti aldık.
Fakat imtihan heyetindeki komiserin şu sözlerini unutamıyorum:
" Delikanlı; bugün 150 kişi imtihana girdi. sadece 2 kişi ehliyet alabildi. Sen de doğru dürüst bilmiyorsun , şunu bil ki arabayla burdan Beşiktaş'a gidemezsin. Mecburen her gün birkaç kişiye ehliyet veriyorum. hiçbirine vermezsem olmuyor. Aman dikkat et, iyice öğrenmeden trafiğe çıkma."
Yıllar geçti, çocuklarım ehliyet aldı, kurslara gittiler fakat gördüm ki hiç bir şey değişmemiş. Ehliyet denilen devletin resmî belgesi ile evlatlarımızı ölüme yolluyoruz.
İşte pazarlamacı delikanlıların bir kısmı bu şekilde; şirketlerinin araçları ile felakete gidiyorlar.
Kaza olursa aile mahvoluyor, patronun fazla derdi yok, nasıl olsa araç kaskolu.
Kapıda yeni elemanlar kuyrukta. Hemen yeni araba , yeni şöför bulunuyor ve işler devam ediyor.
(Not: Bu yazıyı yazmakta olan bendeniz de bir patrondur.)
......
Rekabet diye yola çıktık, nerelere geldik. Lütfen bana kızmayın. Ben sadece "pazarlamacı" adında bir örnek seçtim.
Siz isterseniz kendi mesleğinizi örnek olarak seçebilirsiniz.
Hepiniz işyerinizi gözünüzün önüne getirin ve birazcık düşünün.
Rakipleri başarısız olunca sevinenler yok mu çevrenizde?
Başarılı olmak için arkadaşlarını ezen, onların üzerine basarak yükselen, arkadaşlarının başarısız olması için dolaplar çeviren,ispiyonlayan, komplolar kuran, çelme takan iş arkadaşlarınız yok mu?
Trafikte bizi delirten taksi şöförü , halk otobüsü, minibüs , kamyon sürücüleri neden böyle yapıyorlar?
Arıza şeridinden gidip önünüze geçen sürücü neden bunu yapıyor?
Hepsinin derdi bir başkasını geçmek, yani "rekabet"
Herkes bir diğerini rakip görüyor.
Evlatlarımızı dahi birbirine kırdırıyoruz,; " bak kardeşin derslerinde ne kadar başarılı" ya da "Ablan ayda beş bin lira alıyor, sen asgariye talim ediyorsun " gibi.
"Fener- Cimbom" rekabeti, "sağcı-solcu" , "açık-kapalı" rekabetleri neler açtı başımıza.
Maç seyretmek için yola çıkanlar linç ediliyor,park yeri nedeniyle cinayetler oluyor. Bizim gençliğimizde de "solcu- sağcı" diye insanlar birbirini vuruyordu, hem de aynı silahla.
Kimileri, Fatih'te , kimileri de Nişantaşı'nda rahat dolaşamıyor.
Ama sorarsanız herkes "Mandıra Filozofu" na özenir, inanmayın. Parayı bulsalar hemen kat, yat derdine düşerler.
.....................
Aklınıza takılmıştır; bu adam niye taktı kafasına bu " rekabet " konusunu diye; vallahi suçlu bizim hanım.
Dün whatsapp tan bir mesaj yollamış;
" Biliyor musun; rekabet kölelikmiş. 90. sure Beled."
Açtım Kuran'ı. 13. ayet; gerçekten "köle" nin arapçası "rekabet" imiş.
Daha önceleri de benzer bir şaşkınlık yaşamıştım.
Bizim ithalatta kullandığımız "akreditif " kelimesi de arapça kökenli imiş. Onu da Kuran'da gördüğüm de çok şaşırmıştım.
Demek ki "kredi" kelimesi Avrupa dillerine arapçadan geçmiş.
..........
Bu arada; hanımla ben; iki ihtiyar "whatsapp" ve benzerlerini kullandıkça bizim gençler sosyal medyadan soğumaya başladılar.
Ödleri patlıyor;
Facebook 'a ya da twiter'a da gireceğiz diye...
Neden acep?
19 Ekim 2016 Çarşamba
11 Ekim 2016 Salı
EVLİLİK Mİ, KRİZ Mİ?
Yazar: Sema Ezgü
Son dönemlerde güzel ülkemizin üzerinde her boyuttan kara kara bulutlar dolaşmakta, hatta gündemimize her gün bir yenisi ilâve olmakta. Adına kriz diyerek çözüm arayışlarına girilen türlü türlü sorunlarla millet olarak mücadele veriyoruz. Çok şükür ki, çözüm üretmeyi, krize konu olan meseleyi çözmeyi de milletçe öğreniyoruz. Bana göre, ortak bir akılda buluşup ciddi bir meseleye çözüm üretebilmek gerçek bir milli başarıdır. Milletimin sağ duyusuna, kocaman ana yüreğine güveniyorum. Bazen acılı, bazen akıllı yöntemlerle kriz konusu her ne olursa olusun çözümü ufukta görüldüğü sürece başarıyla çözüleceğine inanıyorum, güveniyorum. Çünkü benim milletimin ortak aklı, bütün kirli hesapları ters yüz edecek kadar sıradışı çalışıyor. 15 Temmuz tecrübesiyle sabit, artık biliyorum.
Ama, kafama takılan bir sorun var ki, bir türlü çözümünü ufukta göremiyorum. Görebilen varsa, beri gelsin diyorum.
Hatta, sorun demeye dilim varmıyor artık, kriz diyorum. Gerçek bir kriz. Milli meselemiz olmuş, korkuyorum. Çocuklarımın, torunlarımın geleceği adına korkuyorum.
Adı EVLİLİK KRİZİ...
Bu da nereden çıktı demesin kimse. Krizi görsün ve lütfen sahip çıksın. Eğlence aracı, düğün dernek meselesi olarak görmesin bu krizi. Dilerim ki, benim sıradışı ortak akılla çözüm üretebilen milletim bu krize de bir çözüm bulsun.
Önce tv lerin gündüz programlarına, neredeyse bütün kanallara göz atsın. Evlenme programlarına ister isteyerek, ister istemeden takılıp kalsın. Sonra da evlenmek istiyoruz diyerek programlara katılan gençleri, hatta yaşlıları kıvrım kıvrım kıvrandıran sancılarla empati yapsın. Tartışmalara değil, tartışanların evlilik mantalitesine odaklansın. Olur da ufukta bir çözüm yolu görebilirse de ziyan etmesin, hemen ortaya getirsin.
Biz zaten zamanımızı bu programları izleyerek geçiriyoruz, ne güzel eğleniyoruz demesin. ÇÜNKÜ!!!
Ortada gerçek bir kriz var. Çözülmesi gerek. Ucu bize dokunmuyorsa sorun değildir denecek türden değil bu kriz. Ucu bal gibi de bize kadar geliyor. Evlilik bir müessese ise eğer, bu müessenin değeri düşüyor, hatta yerlerde sürünüyor. Artık içinde evlilik sözcükleri geçen her cümle şaibe taşıyor. Algı operasyonu deyip duruyoruz ya her habere, işte size allanmış pullanmış bir örtünün altına saklanmış, kocaman bir algı operasyonu. Algımızın içine işlenen gerçekler şöyle sıralanıyor;
Gençlerimiz evlenemiyor... Neden evlenmeleri gerektiğini ise hiç bilmiyor. Kafalarındaki hesaplar benim milletimin çarşısına uymuyor. Kızlar erkeklere, erkekler kızlara güvenemiyor. Nihayet başarılmış evliliklerin ise uzun süreli olması beklenmiyor. Boşanmalar doğal karşılanıyor. Hemen sonrasında yeni eşler aranıyor.
Evlilikte neyin paylaşılması gerektiği bilinmiyor, zaten öğrenemeden de sona eriyor.
Menfaat çatışması kaçınılmaz oluyor, ucu açık bencillik hazin sonları getiriyor.
Çoğunlukla acıyı çeken çocuklar, planlanmamış oluyor.
Çocuklar da ebeveynleri gibi aile olmayı beraber tatil yapmak sanıyor.
Birbirlerini taşımaktan söz ederken, ağızlarından çıkanı maalesef kulaklar duymuyor. Aynanın karşısına geçince uyumlu görünmeyi, birbirinin gözüne batmamayı kasteddiklerini kendileri de bilmiyor. Zaten bir eş, diğerinin yükünü karşılığını almadan kaldırmıyor. Birbirine tahammül etmenin olmazsa olmaz şartları her daim temcit pilavı gibi sofraya getirilip göze sokuluyor.
KISACASI; Evlilik müessesi gözünün yaşına bakılmadan tüketiliyor, eritiliyor. Yok hükmüne doğru zorla itiliyor.
Bizim dedikodu sever halkımız ( kadın erkek farkı olmaksızın) ise, algılarımızın içini oyan bu sahnelenmiş oyunlara şahit olup kendince dertlenerek zamanı güzel tükettiğini sanıyor. Aslında acıklı bir oyuna gelip, kazanılmış değerlerini tüketiyor ama farkında olmuyor.
Ne yani! Televizyonda görülmeyince gerçeklerin varlığı değişecek mi? Evlilik müessesi kurtulacak mı? diye soran olabilir. Hatta programlar, acı gerçeklerin ortaya çıkması adına faydalı bile bulunabilir.
Benim derdim bu acı gerçeklerin gerçek olmaktan çıkarılıp, gerçekleştirilebilir hale getirilmesinde. Acı gerçekleri yedi yirmidört ortaya getirip, sırıtarak üzerinde tepinerek düzeltemeyecek olmamız çok tehlikeli bir serüvene dönüşüyor. Farkına varalım...
Yaralıyı ameliyat masasına yatırıp incelemek varken, ya da, modası geçmiş sınav sorusunu tahtadan silip yeni haliyle ortaya koymak varken, sadece izleyici olmaya devam mı edelim ?
Siyasi krizler, enerji krizi, Rus uçağının düşürülmesi krizi, Suriye krizi, terör krizi bir yana, hepsinin çözümleri ufukta görülebildiğine göre hepsi çözülebilir, inanıyorum... Ya evlilik krizi !
Ufka bakıp bir ışık görebilmek güzel olmaz mı?
Son dönemlerde güzel ülkemizin üzerinde her boyuttan kara kara bulutlar dolaşmakta, hatta gündemimize her gün bir yenisi ilâve olmakta. Adına kriz diyerek çözüm arayışlarına girilen türlü türlü sorunlarla millet olarak mücadele veriyoruz. Çok şükür ki, çözüm üretmeyi, krize konu olan meseleyi çözmeyi de milletçe öğreniyoruz. Bana göre, ortak bir akılda buluşup ciddi bir meseleye çözüm üretebilmek gerçek bir milli başarıdır. Milletimin sağ duyusuna, kocaman ana yüreğine güveniyorum. Bazen acılı, bazen akıllı yöntemlerle kriz konusu her ne olursa olusun çözümü ufukta görüldüğü sürece başarıyla çözüleceğine inanıyorum, güveniyorum. Çünkü benim milletimin ortak aklı, bütün kirli hesapları ters yüz edecek kadar sıradışı çalışıyor. 15 Temmuz tecrübesiyle sabit, artık biliyorum.
Ama, kafama takılan bir sorun var ki, bir türlü çözümünü ufukta göremiyorum. Görebilen varsa, beri gelsin diyorum.
Hatta, sorun demeye dilim varmıyor artık, kriz diyorum. Gerçek bir kriz. Milli meselemiz olmuş, korkuyorum. Çocuklarımın, torunlarımın geleceği adına korkuyorum.
Adı EVLİLİK KRİZİ...
Bu da nereden çıktı demesin kimse. Krizi görsün ve lütfen sahip çıksın. Eğlence aracı, düğün dernek meselesi olarak görmesin bu krizi. Dilerim ki, benim sıradışı ortak akılla çözüm üretebilen milletim bu krize de bir çözüm bulsun.
Önce tv lerin gündüz programlarına, neredeyse bütün kanallara göz atsın. Evlenme programlarına ister isteyerek, ister istemeden takılıp kalsın. Sonra da evlenmek istiyoruz diyerek programlara katılan gençleri, hatta yaşlıları kıvrım kıvrım kıvrandıran sancılarla empati yapsın. Tartışmalara değil, tartışanların evlilik mantalitesine odaklansın. Olur da ufukta bir çözüm yolu görebilirse de ziyan etmesin, hemen ortaya getirsin.
Biz zaten zamanımızı bu programları izleyerek geçiriyoruz, ne güzel eğleniyoruz demesin. ÇÜNKÜ!!!
Ortada gerçek bir kriz var. Çözülmesi gerek. Ucu bize dokunmuyorsa sorun değildir denecek türden değil bu kriz. Ucu bal gibi de bize kadar geliyor. Evlilik bir müessese ise eğer, bu müessenin değeri düşüyor, hatta yerlerde sürünüyor. Artık içinde evlilik sözcükleri geçen her cümle şaibe taşıyor. Algı operasyonu deyip duruyoruz ya her habere, işte size allanmış pullanmış bir örtünün altına saklanmış, kocaman bir algı operasyonu. Algımızın içine işlenen gerçekler şöyle sıralanıyor;
Gençlerimiz evlenemiyor... Neden evlenmeleri gerektiğini ise hiç bilmiyor. Kafalarındaki hesaplar benim milletimin çarşısına uymuyor. Kızlar erkeklere, erkekler kızlara güvenemiyor. Nihayet başarılmış evliliklerin ise uzun süreli olması beklenmiyor. Boşanmalar doğal karşılanıyor. Hemen sonrasında yeni eşler aranıyor.
Evlilikte neyin paylaşılması gerektiği bilinmiyor, zaten öğrenemeden de sona eriyor.
Menfaat çatışması kaçınılmaz oluyor, ucu açık bencillik hazin sonları getiriyor.
Çoğunlukla acıyı çeken çocuklar, planlanmamış oluyor.
Çocuklar da ebeveynleri gibi aile olmayı beraber tatil yapmak sanıyor.
Birbirlerini taşımaktan söz ederken, ağızlarından çıkanı maalesef kulaklar duymuyor. Aynanın karşısına geçince uyumlu görünmeyi, birbirinin gözüne batmamayı kasteddiklerini kendileri de bilmiyor. Zaten bir eş, diğerinin yükünü karşılığını almadan kaldırmıyor. Birbirine tahammül etmenin olmazsa olmaz şartları her daim temcit pilavı gibi sofraya getirilip göze sokuluyor.
KISACASI; Evlilik müessesi gözünün yaşına bakılmadan tüketiliyor, eritiliyor. Yok hükmüne doğru zorla itiliyor.
Bizim dedikodu sever halkımız ( kadın erkek farkı olmaksızın) ise, algılarımızın içini oyan bu sahnelenmiş oyunlara şahit olup kendince dertlenerek zamanı güzel tükettiğini sanıyor. Aslında acıklı bir oyuna gelip, kazanılmış değerlerini tüketiyor ama farkında olmuyor.
Ne yani! Televizyonda görülmeyince gerçeklerin varlığı değişecek mi? Evlilik müessesi kurtulacak mı? diye soran olabilir. Hatta programlar, acı gerçeklerin ortaya çıkması adına faydalı bile bulunabilir.
Benim derdim bu acı gerçeklerin gerçek olmaktan çıkarılıp, gerçekleştirilebilir hale getirilmesinde. Acı gerçekleri yedi yirmidört ortaya getirip, sırıtarak üzerinde tepinerek düzeltemeyecek olmamız çok tehlikeli bir serüvene dönüşüyor. Farkına varalım...
Yaralıyı ameliyat masasına yatırıp incelemek varken, ya da, modası geçmiş sınav sorusunu tahtadan silip yeni haliyle ortaya koymak varken, sadece izleyici olmaya devam mı edelim ?
Siyasi krizler, enerji krizi, Rus uçağının düşürülmesi krizi, Suriye krizi, terör krizi bir yana, hepsinin çözümleri ufukta görülebildiğine göre hepsi çözülebilir, inanıyorum... Ya evlilik krizi !
Ufka bakıp bir ışık görebilmek güzel olmaz mı?
8 Ekim 2016 Cumartesi
SU HAYATTIR
Yazar: Sema Ezgü
Hiç şüphem yok ki, doğru söylüyorlar...
Su hayattır diyenler de, hayat suda başlamıştır diyenler de kesinlikle haklılar.
Mavi gezegenin kimi zaman en koyu maviliklerinde, kimi zaman doyum olmaz turkuaz rengi koylarında, Egenin emsalsiz kıyılarında geçirdiğim yaz mevsimi iki buçuk ay boyunca bana bu gerçeği hatırlatıp durdu. Sindire sindire tadına vardığım su gerçeğini biraz tuzlu da olsa yaşamın içinde hissettim. Tuzlu deniz suyunun bedeni ferahlatan yönünden nasiplenirken tatlı içme suyunun eksikliğinin anlamını öğrendim.
Solar Teknemizle yolculuk deneyimimizin salt yolculuk olmadığını, yokluk - varlık git gelleri arasında geçen yaşamın ta kendisi olduğunu öğrendim. Suyun altındaki renkli hayata tanık olurken, suyun üstündeki ölüm kalım savaşına, insanlığın tepe üstü uçuruma yuvarlanışına da tanık oldum. Üzüldüm, korktum, sevindim, endişelendim bu yaz.
Ölümler duydum, sıradışıydı, güzeldi, unutulmazdı. Kurtuluş hikayeleri dinledim, destansıydı, herkese nasib olmazdı. Hayatlar öğrendim nihayet, dünyalara bedeldi, hayatlar duydum ne yazık, beş para etmezdi.
Gerçekti suyun hayatımızdaki yeri. Sınanmışlığı, denenmişliği vardı. Bizim suda geçen iki buçuk aylık zamanımız iki ömre bedeldi. Huzur paketlenip ziplenmiş gibiydi önümüzde,,, Hüzün ise sırnaşıktı, yanımızdan hiç ayrılmıyordu. Eşim ve ben birbirimizin yokluklarına, susamışlıklarına tanık oluyorduk suyun üstünde gezip dururken. Suyun içinde ise, zaman dursun istiyorduk. Yok olup gitmese suyla ıslak muhabbetimiz, donup kalsa hazzımız diyorduk. Emsalsiz gün batımını görmek geçip giden zamanı affettiriyor, gün doğumu ise umutlandırıyordu. Zaman arsızdı, sonsuz olduğunu sanıyordu geçip dururken. Otuz dört yıllık evliliğimizin çetelesini tutmuş, önümüze sermiş gibi böbürleniyordu üstelik.
Güzeldi zaman, gerçekten güzeldi...
Suyu tanıdım, birikmiş susuzluğumu farkettim bu yaz.
Ne suyun tadına, ne Ege'nin güzelliğine doyabildim.
Gönlüm Ege'de kaldı, öğrendiklerim bende ...
SU HAYATTIR! SUSAMAK İSE HAYATTA OLMAK...
SUSUZLUĞU GİDERMEK, HAYATLA ARANDAKİ EKSİKLİĞİ GİDERMEKTİR.
ÖNCE FARKINDALIK, SONRA DA EMEK İSTER.
RABBİMİZ, NEYE SUSADIĞIMIZI FARK ETMEYİ BAŞARMAMIZI SAĞLA...
FARK EDİP EMEK HARCAMAZSAK, ÇÖLLERDE SU ARAMAYA ÇIKMAZSAK EĞER,
HAK ETMEDİĞİMİZ AKLIMIZI BİZDEN UZAK EYLE...
EYLE Kİ, KENDİMİZE DAHA FAZLA ZARAR VEREMEYELİM.
AMİN...
Hiç şüphem yok ki, doğru söylüyorlar...
Su hayattır diyenler de, hayat suda başlamıştır diyenler de kesinlikle haklılar.
Mavi gezegenin kimi zaman en koyu maviliklerinde, kimi zaman doyum olmaz turkuaz rengi koylarında, Egenin emsalsiz kıyılarında geçirdiğim yaz mevsimi iki buçuk ay boyunca bana bu gerçeği hatırlatıp durdu. Sindire sindire tadına vardığım su gerçeğini biraz tuzlu da olsa yaşamın içinde hissettim. Tuzlu deniz suyunun bedeni ferahlatan yönünden nasiplenirken tatlı içme suyunun eksikliğinin anlamını öğrendim.
Solar Teknemizle yolculuk deneyimimizin salt yolculuk olmadığını, yokluk - varlık git gelleri arasında geçen yaşamın ta kendisi olduğunu öğrendim. Suyun altındaki renkli hayata tanık olurken, suyun üstündeki ölüm kalım savaşına, insanlığın tepe üstü uçuruma yuvarlanışına da tanık oldum. Üzüldüm, korktum, sevindim, endişelendim bu yaz.
Ölümler duydum, sıradışıydı, güzeldi, unutulmazdı. Kurtuluş hikayeleri dinledim, destansıydı, herkese nasib olmazdı. Hayatlar öğrendim nihayet, dünyalara bedeldi, hayatlar duydum ne yazık, beş para etmezdi.
Gerçekti suyun hayatımızdaki yeri. Sınanmışlığı, denenmişliği vardı. Bizim suda geçen iki buçuk aylık zamanımız iki ömre bedeldi. Huzur paketlenip ziplenmiş gibiydi önümüzde,,, Hüzün ise sırnaşıktı, yanımızdan hiç ayrılmıyordu. Eşim ve ben birbirimizin yokluklarına, susamışlıklarına tanık oluyorduk suyun üstünde gezip dururken. Suyun içinde ise, zaman dursun istiyorduk. Yok olup gitmese suyla ıslak muhabbetimiz, donup kalsa hazzımız diyorduk. Emsalsiz gün batımını görmek geçip giden zamanı affettiriyor, gün doğumu ise umutlandırıyordu. Zaman arsızdı, sonsuz olduğunu sanıyordu geçip dururken. Otuz dört yıllık evliliğimizin çetelesini tutmuş, önümüze sermiş gibi böbürleniyordu üstelik.
Güzeldi zaman, gerçekten güzeldi...
Suyu tanıdım, birikmiş susuzluğumu farkettim bu yaz.
Ne suyun tadına, ne Ege'nin güzelliğine doyabildim.
Gönlüm Ege'de kaldı, öğrendiklerim bende ...
SU HAYATTIR! SUSAMAK İSE HAYATTA OLMAK...
SUSUZLUĞU GİDERMEK, HAYATLA ARANDAKİ EKSİKLİĞİ GİDERMEKTİR.
ÖNCE FARKINDALIK, SONRA DA EMEK İSTER.
RABBİMİZ, NEYE SUSADIĞIMIZI FARK ETMEYİ BAŞARMAMIZI SAĞLA...
FARK EDİP EMEK HARCAMAZSAK, ÇÖLLERDE SU ARAMAYA ÇIKMAZSAK EĞER,
HAK ETMEDİĞİMİZ AKLIMIZI BİZDEN UZAK EYLE...
EYLE Kİ, KENDİMİZE DAHA FAZLA ZARAR VEREMEYELİM.
AMİN...
14 Eylül 2016 Çarşamba
YOLA ÇIKIŞ 10 HAZİRAN 2016
Yazar: İsmail Ezgü
10 Haziran 2016
Sabah 8 de Riva'dan demir alarak inşallah 3 ay sürecek deniz maceramıza başladık.
Eşim ve ben son bir haftayı yoğun hazırlık çalışmalarıyla geçirdik. Ben tekne hazırlıklarıyla uğraşırken , yaşam için gerekli tüm hazırlıkları da eşim yapıyor.
Ben geçen seneki Ayvalık seyahatimizde verimimizi düşüren problemli panelleri değiştirdim.Ön tarafa da bir miktar daha panel ilave ettim.
Bu sene biraz risk alarak benzinli motoru iptal edip montaj demirini dahi söktüm. İkisinin toplam ağırlığı yaklaşık 100 kg civarı geliyordu. Böylece önemli bir ağırlıktan kurtulduk. Geçen seneki tecrübelerimizden biliyoruz ki teknede lüzümsuz her ağırlık aleyhimize oluyor. Denizciliği bilen kişilerin bu kararımı doğru bulmayacağını tahmin ediyorum. En kritik anlarda yedek motor bulunması bazen hayati önem taşır. Bu riski ortadan kaldırmak üzere öncelikle İLK motorumuzun aynısı ikinci bir elektrikli motor ilave ettim. Böylece hem enerji tasarrufu yapacağız hem de aynı enerji ile biraz daha fazla yol alabileceğiz.
İlave olarak ikinci bir tedbir daha aldık; küçük portatif benzinli bir jeneratör satın aldık. Gerektiğinde bu jeneratörü devreye sokup enerji takviyesi yapabileceğiz. Bu iki tedbir sayesinde benzinli motorumuzun yerini dolduracağımızı düşünüyorum. İnşallah yanılmıyorumdur.
Ayrıca her iki motorumuzun da arıza yapma ihtimaline karşı elimizde mevcut olan 12 V luk iki elektrikli motorumuz daha var.
Yola çıkış için ilk belirlediğimiz tarih 12 haziran idi fakat önümüzdeki meteorolojik şartları inceleyerek yola çıkışımızı iki gün öne almayı tercih ettik.Teknemiz güneş enerjisi ile çalıştığı için rüzgar yanında bulut durumu da bizim için önemli bir faktör.Genellikle fırtına olunca zaten bulutlar da artıyor.
11 Haziran akşamı ilk torunumuzun 3. yaş gününü kutlayacaktık. Aynı akşam dünürüm de iftara davet etmişti. Pazar sabahı yola çıkmak iyi olacaktı fakat denizcilikte her şeyi hava durumu tayin ediyor. Eğer pazar günü yola çıksak muhtemelen boğazdan çıkar çıkmaz bozan havadan korunmak için uygun liman arayacak ve orada bir veya birkaç gün kalmak zorunda olacaktık. Yani İstanbul'dan çıkamadan ilk hapis durumunu yaşayacaktık. Erken çıkarak birkaç günlük güzel havadan istifade ederek hiç olmazsa Marmara'yı bitirmiş olabilirdik.
Dünürümden rica ettim, sağolsun iftarı 3 gün öne, çarşambaya çekti, torunumun doğum günü pastasını da iftardan sonra kestik. Perşembe akşamı da üç oğlum , iki gelin kızım ve iki torunumla birlikte bizim evde iftar yaptık.Herşey çok güzel oldu.Tüm ailenin bir arada olması çok güzel bir şey.
.. .......
İstanbul boğazına girene kadar Karadeniz'in kaba dalgaları bizi biraz salladı fakat boğaza girdikten sonra dalgalar kesildi ve akıntı bize destek olarak hızımızı artırdı. Normalde 4-5 mil olan hızımız bazen 7-8 mile kadar çıkabildi.
Üçüncü köprünün altından geçerken ülkemle bir kere daha gurur duydum. Muhteşem bir eser.
Boğazın iki yakası muhteşem güzellikler sunuyor yine... Çeşitli tonlarda yeşillikler ve renkli çiçekler açmış ağaçlar, tarih kokan muhteşem yalılar..
Nedense bu yalılar bende bir hüzün ve yalnızlık duygusu yaratıyor.
Dikkat ediyorum hiç bir yalıda canlılık yok.Yalılarda yaşayanlar hiç görüntüye girmiyor.Sanki yalıların çoğu terkedilmiş gibi. Çok çok parası olan süper zenginler bu yalıları satın alıp ayda alemde bir kere , dostlarına ve medya yoluyla herkese hava atma partileri yaparsa bu yalıları kullanıyorlar.
Herhalde yalıların keyfini hizmetkârlar çıkarıyor.
Halbuki; torunların ve evlatların bahçede cıvıl cıvıl koşuşturduğu bir görüntü ne kadar güzel olurdu. Ama ne mümkün. Çocuk dahi yapmıyorlar ki... Aileler artık 2 kişiden oluşuyor. Çoğunlukla da boşanıyorlar. Gençler dahi yalnız yaşamayı tercih ettiği için yeni yapılan binalarda bol bol 1+1 hatta 1+0 daireler satılıyor. Her bireye bir ev, her eve ayrı ayrı buzdolabı, televizyon , mobilya vs. vs.
Tüm paralar üç beş holdinge. Ne kadar güzel bir sistem?
Bir ay çalış, maaşı al, gelen 30 gün içinde aldığın paranın tamamını harca, yetmez biraz da kredi alırsın. Ay sonu gelmeden aldığın para fazlasıyla tekrar geldiği yere dönüyor. Peki biz niye 30 gün deliler gibi çalıştık? Nereye doğru gidiyoruz bilmem?
Neyse ki biz nereye gittiğimizi biliyoruz.
Allah nasip ederse hedefimiz Fethiye.
Kısmetse kelebekler vadisine ve dünyanın en güzel yerlerinden birisi olan Göçek koylarına ulaşmayı planlıyoruz. Gayret bizden...
Saat 11 gibi Sarayburnu'nu dönüyoruz.
3 saatte buraya gelmek hiç fena değil. Trafik çok tıkalı olduğunda arabayla buraya gelmek te bazen 3 saati bulabiliyor di mi?
Bizim teknenin en hızlı hali bu olsa gerek.
Saat 13 gibi Yeşilköy açıklarındayız. Uçaklar üzerimizden inişe geçiyorlar. En hızlı ile en yavaşın yolu burada kesişmiş oldu. Ama biz bedava gidiyoruz. Biraz hızlı yürüyen bir kişi bizimle birlikte gidebilir. Fakat biz 2 tonluk evimizi yanımızda taşımış gibi oluyoruz. Hem de masrafsız..Gönlümüzce..
Hava oldukça sakin.Buraya kadar rüzgâr hafif te olsa arkamızdan bize destek oldu.
Büyük çekmece gölü civarında rüzgâr tersine dönmeye başladı. Genelde olduğu gibi gölün önlerinde deniz çalkantılı olmaya başladı. Rüzgâr sertleşti ve karşımızdan geliyor. Hızımız 5 milden 4 e düştü.
Saat 16 gibi Güzelce önlerinden geçiyoruz. Yola çıkarken her zaman yaptığımız gibi şartlara bağlı olarak birden fazla hedef belirliyoruz. Bugün iyimser hedefimiz Marmara Ereğli'si idi.
Fakat bugün havanın kısmen bulutlu olması nedeniyle güneş panellerinden elde ettiğimiz enerji biraz düşük oldu. Öğleden sonra rüzgâr devamlı karşımızdan geldiği için dezavantajlı idik..
Bu nedenle Silivri'ye yönelmeyi tercih ettik. Risk almıyoruz.
Açıkta sahil güvenlik botu görünüyor. Bottan ayrılan küçük bir botla bize doğru gelen görevliler bir iki balıkçıyı denetledikten sonra bizi de durdurdu. Evraklarımızı kontrol ettiler ve yangın söndürücü ile can yeleklerini sordular. Hepsi fazlasıyla mevcut olduğu için rahatız. Bottaki personel teknemizle çok ilgilendiler. Anladık ki bizim tekneyi biraz da meraktan durdurmuşlar. Merak ettikleri şeyleri sorup cevaplarımızı aldıktan sonra teşekkür edip uzaklaştılar. Son derece nazik davrandılar. İçimiz ferahladı. Genelde yetkililerin üstten bakan tavırları bizi rahatsız ediyor.
Saat 19 gibi Silivri limanına giriyoruz.Limanda yavaşça bir tur atıp kimseyi rahatsız etmeden demir atabileceğimiz bir yer seçiyoruz. Liman ve benzeri yerlerde yavaş gidip dalgalarla diğer tekneleri rahatsız etmemek en önemli kurallardan biridir.
Genelde mümkün olursa ıssız köşelere demir atmayı tercih ediyoruz.
Demir attıktan sonra kıyıdaki kayalara da bağlanıyoruz.
Tekne yerini bulunca eşim iftar hazırlıklarına başladı.İkimiz de oruçluyuz.Yolculuk oruç açısından bizi hiç zorlamadı. Hava serin ve rüzgâr kuvvetli olduğu için iftarı kamarada yapmayı tercih ediyoruz.
Yemekten sonra çay bardağı elimde iken bir kaç kez uyukladım. Bardağı bırakıp derin bir uykuya dalmışım. Uykuya dalmak değilde bitmek gibi bir şey.. Vücudum pes etti sanki.. Birisi düğmeye bastı ve beni kapattı. Ta ki sahur için telefonun alarmı çalana kadar..
Çok güzel bir “ilk gün” oldu.
İnşallah hep böyle güzel devam eder..
-------------------------------------------------------------------------------------------
11 Haziran 2016 Silivri den çıkış;
Deliksiz bir uyku ve sahurun ardından sabah 8 de Silivri'den demir aldık.
Rüzgar karşımızdan hafif esiyor. Hedefimiz Hoşköy.
Saat 11 gibi Marmara ereğlisini teğet geçiyoruz. Sağa bakarak geçen yıl burada yaşadığımız anıları tazeliyoruz.
Salmayı ilk olarak burada dibe vurmuştuk. Gece yarısı askerler tarafından demirlediğimiz yerden kovulmuştuk vb...
Tatsız gibi görünen ama bize ders veren küçük aksilikler...
Burayı geçince etrafımızda yunusları görmeye başladık. Geçen sene de bu civarlarda bize eşlik etmişlerdi.
Yolumuzu uzatmamak için sahile yanaşmadan direkt olarak hedefimize gidiyoruz. Fakat ilginç bir durum var; etrafta hiç gemi yok.
Halbuki Marmara adası yönüne baktığımız zaman , normalde her an üç beş büyük gemi görürdük. Ufuk hattı hiç böyle boş olmazdı.
Biz bu sakinlik üzerine konuşurken Tekirdağ tarafından portakal renkli bir gemi bizim tarafa doğru gelmeye başladı.Tekirdağdan Marmara adasına araç taşıyan feribot olduğunu düşünerek yolunu kesmemek için yavaşladık fakat o yine bize doğru geliyor. Tekrar dümen kırıp ona yol vermeye çalıştım fakat gemi ısrarla bize doğru geliyor. Hatta diyebilirm ki resmen korsan gemisi gibi önümüzü kesti. Tekirdağ tarafındaki bir iki gemiden başka etrafta hiç gemi yok. Geminin kaptan köşkünün kapısı açıldı ve dışarı çıkan birisi el kol hareketleriyle birşeyler söylemeye çalışıyor. Kafamız karıştı , 158 den sahil güvenliği arayıp durumu anlattık. Meğerse bu bölgede sismik araştırma yapılıyormuş. Bu nedenle bu bölge yasak bölge imiş. Bu gemi de ana gemiye yardım eden yani yol güvenliği sağlayan destek gemilerinden birisi imiş.
Bize el kol işareti yapan adam bu sefer elindeki telsizi göstererek işaret yapıyor, ben de telsizimiz olmadığını anlatmaya yönelik hareketler yapıyorum. Adam içeri girdi, çıktığında elinde megafon vardı. İngilizce olarak durumu anlatıyor ve Tekirdağ tarafına doğru yani geriye gitmemizi söylüyor.
Nihayet anlıyoruz ki etraftaki hareketsizliğin nedeni “Barbaros Hayrettin Paşa” araştırma gemimizin gerçekleştirmekte olduğu sismik araştırma faaliyeti imiş ve biz de cehaletimizin ve ihmalimizin sonucu olarak yasak bölgeye girmişiz. Halbuki yola çıkmadan önce “seyir, hidrografi ve oşinografi dairesi”nin web sitesinin kısa yolunu bilgisayarıma kaydetmiş ve zaman zaman burayı kontrol etmeyi kararlaştırmıştım fakat hiç bakmadım.
Adam megafonla gemiye yaklaşmamızı söyledi. Çok nazik konuşan birisi idi. Ama şunu düşünmeden de edemiyor insan; neden Türkçe konuşan bir personel koymazlar.
Gemiye olabildiğince yaklaştık. Sanki yanımızda 5 katlı apartman var. Balkondaki birisiyle konuşuyor gibiyiz. Bir yandan da sallandığımız için bize ürkütücü geldi. Koca gemi bizi altına alacakmış gibi...
Yaklaşınca muhabbetimiz daha kolaylaştı. Nazik bir dille bize teferruatlı olarak izah etti.
Bizim “Barbaros Hayrettin Paşa” arkasında 2-3 millik bir halata bağlı olarak 7 veya 8 tane iri balon çekerek Tekirdağdan Marmara adasına doğru seyir yapıyor. Bu nedenle bizim ileriye doğru devam etmemiz mümkün değilmiş. Tekirdağ'a dönmek bize gidiş geliş en az 2-3 saat kaybettirecek. Ben de geriye gitmeyip burada beklesem , Barbaros geçip gidince devam etsem olur mu diye sordum. Olur dedi fakat kendi gemisi de yanımızda beklemek zorunda imiş.
Kabul ettik. Yaklaşık 1 saat bu pozisyonda bekledik. Barbaros iyice gözden kaybolmaya başlamıştı. Bu arada Tekirdağ tarafından gri renkli ikinci bir destek gemisi yanımıza yaklaşmaya başladı. Megafonlu arkadaş bize bu gri geminin sağından doğru geçebileceğimizi söyledi. Teşekkür edip motoru çalıştırdık. İkinci gemiye yaklaştığımızda bir başka megafonlu arkadaş, ama bu sefer Türkçe olarak bize saydırmaya başladı. Nerdeyse dövecek. Neden yasak bölgeye girmişiz, derhal Tekirdağ sahiline dönmeliymişiz vb. Nazik olsa sanki günaha girer. İngilizce konuşan adamı gel de arama..
Çaresiz yönümüzü Tekirdağ tarafına çevirdik. Artık Hoşköy'e varmamız mümkün değil. Hava kararmak üzere. Halbuki biz bu akşam Hoşköy'de iftara Hasan Kaptan'a sürpriz yapacaktık. Şimdi Kumbağ limanına doğru gidiyoruz.
Limana girince herzamanki gibi diğer teknelerden uzak ıssız bir kenara yanaşmaya çalışırken resmi kıyafetli bir amca bize doğru geldi. Artık biraz tecrübemiz var, meselenin para olduğunu anlıyoruz. Çapayı henüz atmıştım. Bota binip amcanın yanına yaklaştım. Fiyatı sordum, eliyle 1 işareti yaptı. On lira istediğini zannettim fakat emin olmak için tekrar sordum. O tek parmak 100 TL demekmiş. İçimden sıkı bir YUH çekmek geldi. Daha önce yaptığım gibi bu para karşılığında hangi hizmetleri alabileceğimi sordum. Hiçbir hizmet yok. İnsan bari su, tuvalet vs. gibi basit şeyleri söyleyebilir. Bizim ki sadece para tahsili. Hizmet hakgetire...
Eşim böyle durumlardaki davranışımı öğrenmişti artık. Hemen çapayı alıp limanın dışına çıktık. Liman içi zaten güney rüzgarına açık. İçerde de dışarda da sallanacağız öyleyse neden 100 TL vereceğim ki?
Biraz ilerideki plajın önüne çifte demir atıp keyfimize baktık. Limanda giremezdik, burada denizin de keyfini çıkarıyoruz.
Eşim iftar için sofrayı hazırlarken ben de botla sahile çıkıp market alışverişi yapmayı düşündüm.
Sahile ulaşıp bottan inerken tökezledim ve 40-50 cm lik suya boylu boyunca serildim.Derhal yeleğimin cebindeki telefonu kurtarmak için hamle yaptım. Bu telefon da giderse herkes beni tefe koyacak. Suyla buluşan kaçıncı telefonum olacak bu... Hızlı şekilde pilini çıkarıp telefonu kurtarmaya çalıştım.
İnşallah bu sefer kurtarabilirim.
Hemen yolun karşısındaki marketin kapısına vardığımda halim pek komik idi. Üzerimden sular akıyor , ayaklarım kumlu. Bu vaziyette içeri giremem. Market çalışanı bayana rica ettim, istediklerimi kapıya kadar getiriverdi.
Tekneye dönüşte hanımın bakışları anlamlı idi. Küçük çocuklar vardır ya; iki dakika yalnız bırakmaya gelmez, üstünü başını rezil eder. Ben de onlar gibiydim. İki vertigo hastası denizciliğe heveslenirse olacağı budur. İnşallah yollarda vertigomuz nüksetmez.
İftar sonrası ıslak telefonu kuruttum ve topladım. Sonuç iyi. Problemsiz çalışıyor.
Bu moral ve yorgunluk ile sahura kadar rahat ve deliksiz bir uyku.
--------------------------------------------------
12 Haziran 2016 KUMBAĞ – HOŞKÖY
Kumbağ'dan sabah 8.30 da yola çıktık.
Bugün kısa yol alıp Hoşköy'de Hasan Kaptan'a misafir olmayı düşünüyoruz.
Yola çıktığımızda rüzgar hafif idi fakat Uçmakdere civarında hem rüzgar arttı hem de dalgalar kabardı.Bu bölgede genellikle böyle olduğunu duymuştum.
Dalgalar kabardıkça teknenin burnu suya girip çıkmaya başladı. Büyükçe bir dalgaya girdiğimizde önde bağlı olan botun içine su girdi ve botu tutan iplerden birisi koptu. Diğer ip te koparsa bot dalgalara karışacak ve onu kurtarmak bu havada çok zor olacaktı. Hemen dümeni eşime verip ön taraf koştum. Botun bir kısmı suya dalmıştı ve onu yukarı almak beni oldukça zorladı. Artık tedbiri artırıyoruz ve botu iki değil dört iple sağlama alıyoruz. Bu da bize yeni bir ders oldu.
Hoşköy'e öğle saatlerinde varıp limana girerken Hasan kaptan'a selamımızı verip eski bir tekneye bağlanıyoruz.
Hasan Kaptan teknesinde bozuk olan mazot pompası ile uğraşıyor.
Tamirci çağırmış fakat işi zor. Akşama kadar bu tamiratla uğraştılar.
Biz de bu arada köyü gezdik.
İftardan sonra teknemizin yanındaki çay bahçesinde çayımızı içtikten sonra Dondurmacı Veyis'in yolunu tutuyoruz.Adamın dondurmaları nefis.
3 top dondurma 3 lira. Biraz önce içtiğimiz bir fincan çay da 3 lira. Kıyaslama yaparsak dondurmanın emeği ve maliyeti çok daha yüksek. Hem de çok leziz. Bana kalırsa tercihimi hep dondurmadan yana kullanırım.Bu kadar reklamdan sonra işletme sahibini tanıdığımı düşüneceksiniz.Tanışmıyoruz; fakat doğruya doğru; adam işini güzel yapıyor. Biz de hakkını vermeye çalışıyoruz.Ellerine sağlık..
Sabah erken yola çıkacağız. Bu nedenle erken yatıyoruz.
-----------------------------------
13 Haziran 2016 HOŞKÖY- LAPSEKİ
Sabah 5.30 da Hoşköy'den ayrılıyoruz. Bugün hava güzel fakat yarın yağışlı ve rüzgarlı olması bekleniyor. Muhtemelen bu akşam vardığımız yerde fazladan bir gün daha kalmak zorunda olacağız.Rüzgar genellikle karşımızdan geliyor fakat çok şiddetli değil. Güneşli bir gün olacağı için inşallah oldukça uzun mesafe katedebileceğiz.
Yolda yine yunuslar bize eşlik ediyorlar.
Çok şükür yolda hiç bir olumsuzluk yaşamadan saat 14 te Lapseki limanına giriyoruz. Bu liman boğazdan geçerken hiç dikkat çekmiyecek şekilde gizli bir köşeye inşa edilmiş. Çok dikkat edilmezse hiç görülmüyor.Liman içi çok rahat. Sığ olduğu için sanırım; hiç büyük tekne yok. Bizim için son derece uygun bir liman.
Demirledikten sonra küçük bir tekne yanımıza yanaştı.Teknedeki delikanlı halimizi hatırımızı sorup bir ihtiyacımız olursa karşıdaki barakada olacağını söyledi. Doğrusu çok hoşumuza gitti. Hem teknemizi merak etmiş hem de selam vermek istemiş. Selam verenleri çok olur inşallah.
İftar yaklaşırken eşim yemek hazırlıklarını tamamlıyor ve güneşin batışında oluşan nefis renkli görüntüleri fotoğraflayıp arkadaşlara gönderiyor. Gerçekten renkler göz alıcı. Fakat biliyoruz ki bu nefis renkler gelecek kötü havanın habercisi.
Gece rüzgar oldukça kuvvetlendi. Fakat yerimiz iyi. Rahat bir gece geçiriyoruz.
---------------------------------
14 Haziran 2016 LAPSEKİ
Sabah uyandığımızda deniz süt liman. Fakat meteorolojiden biliyoruz ki biraz sonra beklenilen rüzgar ve yağış gelecek. Bugün hava tamamen bulutlu geçecek. Bu nedenle yola çıkmayıp bugünü de Lapseki'de geçireceğiz.
4 günlük yorgunluktan sonra bu mola bana çok iyi geldi. Bugün hem dinlenmeyi hem de çarşıya çıkıp alışveriş yapmayı planlıyoruz.Öğleye doğru botla kıyıya çıkıp çarşı yönünde yürüyüşe başlıyoruz. Aniden bardaktan boşanırcasına sağanak yağmur bastırıyor fakat biz hazırlıklıyız, yağmurluklar üzerimizde.
5 dakikalık yürüyüş sonrası feribot iskelesine ulaşıyoruz. Buradan kalkan feribotlar Gelibolu'ya gidiyorlar.İskeleden sonra şehir başlıyor.İçeriye giden sokaklardan birisine dalarak merkeze ulaşmayı düşünüyoruz.Etrafta alışveriş yapabileceğimiz dükkanlara ulaşınca bir miktar alışveriş yapıyoruz . Geri dönmeyi düşünürken semt pazarını farkediyoruz.Bugün Lapseki'nin pazarı imiş. Eşim taze sebze ve meyvelerden taşıyabileceğimiz ve koruyabileceğimiz kadar alıyor. Birazcık alışveriş yapalım derken ikimizinde elleri poşetlerle dolu olarak yavaş yavaş limana doğru yürümeye başlıyoruz. Dönüşte de yağış devam etti fakat biraz önceki kadar şiddetli değildi.Bu yürüyüş bize çok iyi geldi. Teknede dar alanda bu yürüyüşlere hasret kalıyoruz.
Akşam saatlerinde yağış durdu ve hava sakinledi. Yarınki güzel hava şimdiden kendini göstermeye başladı. İnşallah yarın Çanakkale boğazını geçeceğiz.
Gecemiz sakin ve huzurlu geçti. Lapseki limanının sükûneti bize çok iyi geldi.
Orucun etkisi herhalde; erkenden uyuklamaya başlıyorum. Eşim benden iyi. Ben erkenden uyuyorum. Hani derler ya; tavuklarla yatıp, horozlarla kalkmak diye... Ben öyleyim işte.
--------------------------------
15 Haziran 2016 LAPSEKİ-BOZCAADA
Sabah 6 da lapsekiden yola çıkıyoruz. Hava ve deniz çok sakin.
Boğazın sol kıyısını takip etmeye karar verdik.
Çanakkale boğazını sorunsuz geçiyoruz.
Geçen yılki seyahatimizde sığlıklardan çok çekmiştik. Sık sık salmayı dibe vurmuştuk. Bu seferimizde bu riski azaltmak için derinlik ölçme cihazı almak istedik fakat adı “derinlik ölçme cihazı “ olan aletler çok pahalı geldi bize. Biz de internetteki bazı sitelerde tavsiye edilen “balık bulucu cihaz” satın aldık. Fiyatı 500 TL civarı olan bu alet balıkları göstermek yanında derinlik te gösteriyor ve sığlık alarmı da verebiliyor. Örneğin aleti 5 mt ye ayarladığımızda derinlikl 5 mt nin altına düştüğünde sesli ve görsel alarm vererek bizi uyandırıyor.
Bu alet çok işimize yaradı. Demir atacağımız yerlerde de bize çok faydalı oldu.
Çanakkale boğazından çıkıp güneye dönünce kıyıdan oldukça uzak gidiyoruz. Artık Ege'de olduğumuz dalgalardan belli. Bizi oldukça sallıyor. Epeyce sallanmamıza rağmen herhangi bir sorun yaşamadan saat 16.30 gibi Bozcaada'ya ulaştık. Limanın kuzeyinde kalenin hemen arkasındaki plaja demir attık. Burası bizim için çok keyifli bir yer oldu. Sahil ve çarşı yakın. Temiz olan denizde yüzüp serinledik.
İftardan önce botla sahile çıkıp marketten içme suyu ve diğer ihtiyaçları aldım. Akşam eşimle kıyıya çıkıp çarşıda gezinti yapıyoruz.
Dondurma yemek ikimiz için de ayrı bir zevk. İkimiz de tatlıyı seviyoruz ama dikkat etmek zorundayız. Genelde sütlü tatlılar favorimiz. Meselâ ben her dînî bayramda sütlâç sayesinde 4 günde 4 kg alıyorum. Daha sonra 2 ay geri vermeye çalışıyorum.Bu nedenle tüm tatlılardan uzak durmaya çalışıyoruz fakat dondurmaya gelince frenlerimiz tutmuyor. Denizde akşam yürüyüşü ve dondurma keyfi bizim için apayrı bir lüks. Bizim lüksümüz de bu kadar işte...
-----------------------------
16 Haziran 2016 BOZCAADA – (poyraz adası)- AYVALIK
Sabah 6 da Bozcaada'dan ayrılıyoruz.
Deniz süt liman.
Saat 9 gibi Babakale'ye yaklaşırken sahil güvenlik botu bizi durdurdu.Oldukça irikıyım bir bot bize bordaladı. Kaptan Ersin komutan Bozcaada ekibindenmiş. Sırf meraktan bizi durdurduğunu söyledi. Çok nazik ve insancıl bir asker. Teknemize davet ettik. Çok ilgilendi. Ben de kısa sürede verebileceğim teknik bilgileri aktardım. Çok beğendiğini söyleyerek bizleri tebrik etti. Bize çikolata ve keklerden oluşan ikramlıklar sundular.
Bu davranışlar bizi onore etti ve ordumuza olan sevgimizi daha da artırdı. Dönüşte bizi Bozcaada'ya davet etti. Dönüşte inşaalah ziyaret etmek istiyoruz.
Müsaade alarak onları videoya kaydettik. Ersin komutanın botu sahil güvenliğin en hızlısı imiş. Saatte 56 mil hız yapabiliyor. Yani 100 km hızla giden bir otomobil gibi. Arkasından havaya fırlattığı suyun boyu neredeyse teknenin boyunun 3 katı. Denizde müthiş bir görüntü oluşturuyor. Allah yardımcıları olsun.
Sahil güvenlik ayrılalı 5 dakika olmuştuki aniden iki motorumuzdan birisi sustu.Hava güzel olduğu için rahatça durup motoru inceledim.
Çok ilginç bir arıza metdana gelmişti. Motorun üst kısmındaki iki kapak da havaya kalkmış ve kısmen parçalanmıştı.Anlaşışıyordu ki motorun alt kısmından yukarı doğru müthiş bir basınç oluşmuş ve kapakları fırlatmıştı.Bu arada 100 A lik sigorta da atmıştı. Bozuk motoru havuzluğa alıp tek motorla yolumuza devam ettik. Bu arıza hızımızı %20 kadar azalttı ve ön lastiği patlak otomobil gibi tekneyi sürekli sola çekmeye çalışıyor. Ben de mecburen dümeni sürekli sağa bastırmak zorunda kalıyorum. Teknemiz sola kolayca dönüyor fakat sağa dönmemek için direniyor.
Behramkale açıklarında rüzgar iyice şiddetlendi ve dalgalar sarsmaya başladı.
Motor arızası ile ilgili satın aldığımız firmayla irtibata geçiyoruz ve servis elemanına durumu anlatmaya çalışıyorum fakat o da bir yorum yapamıyor. İlk fırsatta motoru inceleyip teşhis koymaya çalışacağım.
Bu arızanın tedirginliği ile Ayvalık adalarından birisi olan Poyraz adası'na saat 18 gibi ulaşıp demirliyoruz. Adından da anlaşılacağı gibi bizi poyraz rüzgarından koruyarak sakin bir ortam sunuyor.
Motorla daha sonra ilgilenmeye karar verip kendimi serin sulara bırakıyorum. Sahile çıktığımızda kıyılarda göçmenlerin ardında kalan çok sayıda can yeleği, şambiyel vb. malzemeler var. İlaveten bol miktarda çöp. Bu ıssız ada bile kirlilikten fazlasıyla nasibini almış.
İftardan önce bozuk motora bir göz attım fakat arıza ciddi görünüyor. Artık yarın devam edip birşeyler yapmaya çalışacağım.
Bu moral bozucu şartlarda bile erkenden uykuya dalıyorum.
Sabah ola hayrola...
-----------------------------------------
17 Haziran 2016 POYRAZADA- CUNDA- AYVALIK– ÇIPLAKADA
Sabah kalkar kalkmaz arızalı motorla ilgilenmeye başlıyorum. Havuzluktaki seyyar masamız benim küçük atölyem oldu. Motoru inceleyip soruna teşhis koymaya çalışacağım. Öğle vakti yaklaştı ve ben henüz kesin bir şey elde edemedim. Üst kısımdaki elektronik devrede herhangi bir yanık patlama vs. görünmüyor. Sorun motorun olduğu alt kısımda. Bu alt kısımda oluşan arıza nedeniyle meydana çıkan yüksek basınç üst kapakları yerinden kopartmış ve fırlatmış.
Bu arızanın nedeni motora giren su olabilir. Henüz bir yılını doldurmamış böyle pahalı bir motorda böyle saçma bir arıza nasıl oluşabilir aklım almıyor.
Bugün cuma ve ben cuma namazı için cunda adasına ulaşmaya çalışacağım. Hemen yola çıkıyoruz.
Çok şükür amaçladığım gibi cuma namazını cunda adasının sahilindeki tarihi camide kılıp ardından arızalı motoru kargoya vermek üzere Ayvalık'a doğru yola çıkıyoruz.
Kargoyu teslim ettikten sonra körfezden çıkıp güneydeki Çıplakada'ya gidiyoruz. İftar saati de yaklaştı. Bu akşam çıplakada'da kalacağız.
Issız yerlerde kalmak ikimizin de hoşuna gidiyor. Çok kalabalık ve gürültülü yerler bizi sarmıyor hiç.
----------------------------------------------
18 Haziran 2016 AYVALIK– (ÇIPLAKADA) - KARABURUN
Sabah 7.30 gibi yola çıkıyoruz. Deniz çarşaf gibi. Umarız akşama kadar böyle devam eder.
Problemsiz ve sakin bir seyahat sonrası akşam 18.30 gibi Karaburun yeni limana (Tepeboz) ulaştık.
Liman girişinde sol tarafa demir atmaya çalışırken sağdaki mendirek ucundan bir beyefendi bizi sağ tarafa bağlanmaya davet etti. Beyefendi tabirini özellikle kullandım çünkü limanlarda duymaya alışık olmadığımız bir şekilde nazik konuşan benim yaşlarımda bir beyefendi idi. Su ürünleri kooperatifi başkanı imiş. Kendisine buradan da çok teşekkür ediyoruz.Teknemizi uzun zamandır kullanılmadığı belli olan büyükçe bir balıkçı teknesine borda ettik.Böylece sahile çıkmamız ve ihtiyaçlarımızı karşılamamız çok kolay oldu.
Yandaki tekne bizden yüksek olduğu için bundan istifade ederek güneş panellerimin kontrolunu da merdivene gerek olmadan rahatça yapabildim.
Akşam iftarımızı limanını dibindeki sahil lokantasında yaptık. Bize yakın olan daha güzel görünen bir lokantada toplu iftar programı vardı. Gönlümden geçen o kalabalığa karışıp birlikte iftar yapmak idi. Büyük bir ihtimalle iftar sahibi de bundan memnun olurdu. Fakat bendeki medeni cesaretsizlik ya da beleş şeylerden uzak durma isteği ya da tatsız bir durumla karşılaşma ihtimali vs. vs. adına ne dersek diyelim; bu kalabalığa karışamadık ve uzaktaki lokantada çok sayıda kedi ile beraber tek başımıza iftar yaptık. Oruçlu olduğumuzu öğrenen lokanta çalışanı ya da sahibi bayan bize ikram olarak çorba sundu. Bu da yemeğimize güzellik kattı.
---------------------------
19 Haziran 2016 KARABURUN - ALAÇATI
Sabah 7.30 da Karaburun Tepeboz limanından demir aldık.
Akşam üstü 17.30 gibi Alaçatı körfezinin girişine sol tarafa demir attık.
Son saatlerde rüzgar şiddetini oldukça artırdığı için körfezin iç kısımlarına gidemedik. Alaçatının meşhur rüzgarı tam karşıdan geliyor ve bizi çok yavaşlatıyordu. Bana kalsa biraz daha giderdim fakat eşim dalgalı havalarda tedirgin oluyor. Bu nedenle güvenli bulduğumuz yere demir atıyoruz. Etrafımızda toprağın rengi bembeyaz. Çok güzel bir manzara. Sanki kireç ocağının ortasındayız.
Hemen yakınımızda büyük bir inşaat var. Sanırım büyük bir otel olacak. Sahillerde bu kadar iri ve sevimsiz tesisler yapılması birileri için kârlı olabilir ama toplum için, çevre için, dünya için iyi olup olmadığı üzerine kafa yormak lazım... Bir diğer sorun da otel yapılan sahillerin otel müşterisi dışında herkese kapalı olması. Kanunlar her ne kadar “sahiller herkese açıktır” dese de pratikte hiç bir otelin önüne dışarıdan giremiyoruz. Ne karadan ne de denizden.. Sanki oralar yasak bölge. Özellikle bodrum yarımadası böyle.
-------------------------------
20 Haziran 2016 ALAÇATI - KUŞADASI
Sabah 7 de Alaçatı'dan demir aldık. Nisbeten sakin bir havada başlayan seyahatimiz öğleye doğru artan rüzgar ve dalgalarla devam etti. Saat 14 civarında Doğanbey burnunu geçtik. Akşama doğru Kuşadasına vardık. Kalenin sağ tarafındaki koya demir attık.
Genellikle hergün yaşadığımız meteorolojik tablo bugün de tekrarlandı. Öğleden sonra kuvvetli rüzgar ve dalgalar eşliğinde seyahatimizin bu etabını tamamladık. Bu nedenle hedefe varışımızda genellikle yorgun oluyoruz.
Akşam kalenin aydınlatma ışıklarını ve içeriye doğru uzanan şehrin renkli ışıklarını seyrederek çabucak gelen uykuma erkenden yenik düşüyorum.
---------------------------------------------------
21 Haziran 2016 KUŞADASI – DİDİM
Sabah 7 de Kuşadası'ndan demir aldık.
Saat 10 civarı Kuşadası milli park burnunu döndük. Milli parkın karşısında 1 mil kadarlık bir mesafede Yunan adası var. İnsan düşünmeden edemiyor, yüzülerek gidilebilecek mesafedeki bu ada hangi akla hizmet Yunanistan'a bırakılmış. Lozan nasıl bir zafer ki Anadolu'nun doğal uzantısı olduğunu çocukların dahi anlayabileceği bu adaları ellerimizle onlara hediye ettik.Şimdi ise 6 mil 12 mil kavgası yapıyoruz. Kardak denen üstünde ot dahi olmayan kayalıklar için çekilen sıkıntıları hatırlarız. Neredeyse İstanbuldan yola çıkan gemilerimiz Yunanistan'dan izin almadan İzmir'e gidemiyecek.
Bu duygularla burnu dönüp Didim'e yöneldik. Saat 18 gibi Altınkum sahiline demirledik. Burada yelken kulübü işleten bir arkadaşla buluşacağız. Biraz sonra onunla irtibat sağlayıp teknemizi biraz geride kalan yelken kulübünün iskelesi yakınına demirledik.
Bu akşam burada kalacağız.
Etrafımızda yelken eğitimi almakta olan minikleri seyretmek çok keyifli oluyor.
Arkadaşımızla buluştuktan sonra alışveriş için sahile çıktık. Biz marketlerin olduğu bölgeye ulaşıncaya kadar iftar saati de yaklaşmış oldu. Etrafta iftar yapabileceğimiz uygun bir lokanta arıyoruz fakat uygun bir yer bulamadık. Sadece barların yoğun olduğu sokaktaki içkili ve gürültülü barlar var. Sonunda bir seyyar satıcıya sorduk ama o da etrafta lokanta benzeri bir yer olmadığını söyledi, fakat yakın bir tatil sitesinin içinde tabldot benzeri bir yer varmış, orayı deneyelim dedik. Gerçekten dışarıya tamamen kapalı görünen bir yazlık sitenin girişindeki güvenlik personeline soruyoruz, içerde havuz kenarında kafeterya/bar şeklinde bir yer varmış. Orada yemek yiyebileceğimizi söyledi. Bizim için ilginç ve keyifli bir yemek idi. Bir barda iftar yapmak bizim için güzel bir hatıra oldu.
Yemekten sonra alışverişimizi yapıp ellerimizde çok sayıda poşet ile tekneye dönüyoruz. Sırada su ihtiyacımızı karşılama işi var. Arkadaşımızın tesisinden kolayca su kaplarımızı dolduruyoruz.
Teknedeki en önemli faktörlerden birisi su bulabilmek. Her gittiğimiz yerde su kaynaklarını araştırmak bizim ilk işimiz oluyor genellikle...
Didim çok güzel ve yoğun bir yer fakat arkadaşımızın bir uyarısı bizim için şaşırtıcı oldu. Gece botu tekneye almamızı tavsiye etti. Geceleri bot hırsızlıkları oluyormuş. Çalamazlarsa da botları delip zarar veriyorlarmış. İstanbul'da olsa pek şaşırmayız ama böyle nezih bir tatil beldesinde gerçekten üzücü bir durum, fakat gerçek bu.. Botumuzu yukarı alıp ondan sonra uykuya geçiyoruz.
------------------------
22 Haziran 2016 DİDİM - BODRUM
Sabah saat 8 de Didim'den yola çıkıyoruz. Hedefimiz Bodrum.
Saat 11 gibi Yalıkavak'tan geçiyoruz. Rüzgar şiddetlendiği için normal hızla ilerliyemiyoruz.
Saat 14 civarı Akyarlar'a demirledik.
Turgutreis önlerinde dalgalar bizi oldukça yordu. Bu nedenle gözümüze kestirdiğimiz ilk koy olan Akyarlar bize cazip geldi. Akyarlarda demirlemeye uygun iki koy var, biz güneye açık olan birinci koyu tercih ettik. Doğuya açık olan ikinci koyun demirlemek için daha da uygun olduğunu sonradan öğrenmiş bulunuyoruz.
Koyun girişinde soldaki yarımadaya yerleşmiş olan tatil köyü mimarî açıdan nisbeten hoşumuza gitti. Sağ tarafta daha büyük bir lüks otel var. O da çevre uyumu açısından gözümüzü rahatsız etmedi. Bunları söylememin sebebi; Bodrum yarımadasının tamamında gözümüze çarpan otellerin genellikle çevreye uyumsuz, kaba saba , gösterişli binalar olması. Bu koydaki görüntü bu nedenle hoşumuza gitti.
Eşim mimar olduğu için biz gezdiğimiz yerlerdeki göze batan binalarla estetik açıdan ilgileniyoruz. Bunlar bizim için sohbet konusu olabiliyor.
Gecemiz sakin geçti. Buna benzer otellerin ve tesislerin olduğu koylarda genellikle aşırı gürültü gecenin geç saatlerine kadar rahatsız edici olabiliyor. Burada rahat bir uyku çektik.
-------------------
23 Haziran 2016 BODRUM – DATÇA ( Knidos)
Sabah 7.30 da Akyarlar'dan ayrıldık. Hedefimiz Datça yarımadasının en uç kısmındaki Knidos'a varabilmek. Daha önce karadan Knidos'a gitmiş ve tekne ile bu güzel tarihi koyda olabilmeyi hayal etmiştik.
İnşaallah bu gün bu hayalimizi de gerçekleştirebileceğiz.
Daha ileri gitmeyi bu nedenle düşünmedik. Diğer bir neden de Knidos'tan sonra Datça sahillerinde sığınılacak ve demir atılacak fazla seçenek olmaması. Knidos'un güneyi Akdeniz kabul ediliyor. Ne de olsa açık deniz... Şakası olmaz. Her ne kadar meteorolojiyi takip etsek te bazen onlar da hata yapabiliyor. Öğleden sonra gelecek dedikleri fırtına 5 saat önce sabahtan gerçekleşebiliyor. Adı üstünde; “meteorolojik tahmin.” Asla %100 garanti değil.
Acemilikten dolayı Midilli açıklarından geçerken Yunan karasularına girmeyelim diye ince hesaplar yapmaya çalışmıştım. Ben uzaklardan geçerken pek çok teknenin adaya çok yakın geçtiğine şahit oldum. Daha sonra araştırdım ki; biz de yakından geçebilirmişiz. Denizcilikte “innocent passage” yani “ masum geçiş” veya “zararsız geçiş” diye bir kural varmış. İç sulara, koylara girmeden, demir atmadan Yunan adalarının yakınından geçebiliyormuşuz. Bunu öğrendiğim için Kos adasına oldukça yakın geçiyorum. Siz yakın dediğime bakmayın yarım milden fazla yaklaşmıyorum. Bizim koca koca balıkçı tekneleri benden daha yakın geçiyorlar. Geçerken Yunan köylerini seyretmek de ayrı bir güzellik oluyor. Keşke ilişkilerimiz daha sıcak olsa da komşuluğun tadına varabilsek.
Kos adasını geçerken kıyıda toprak üzerinde oluşturulmuş çok büyük bir yunan bayrağı figürü gözümüze çarpıyor. Uzaktan beyaz bir çarşaf gibi görünmüştü fakat yaklaşınca bunun bir bayrak olduğunu anlayabildik. Yunan bayrağı mavi beyaz çizgilerden oluştuğu için uzaktan bakınca beyaz renk maviyi boğmuş ve bayrağın tamamı beyaz gibi olmuştu.
Knidos feneri yakın gibi görünüyor fakat karşıdan gelen rüzgar ve dalgalar bizi yavaşlatıyor. Hava çok berrak olduğu için feneri çok uzaktan görebiliyoruz. Yakın gibi görünen fenere ulaşmamız oldukça zaman aldı. Saat 11 civarı ancak fenere ulaştık. Buruna yaklaştıkça rüzgar ve dalga arttı. Ben bu çaptaki dalgalardan hiç tedirgin olmuyorum. Gerekirse teknenin yönünü biraz çevirip dalgadan en az etkilenecek şekilde gitmeye çalışıyorum. Fakat eşim yarım metreyi aşan her dalgada tedirgin oluyor. Onun esas korkusu ikinci motorun da bozulup uygunsuz bir yerde bizi sıkıntıya sokması. Bu ihtimal beni de düşündürmüyor değil. Alman motora güvenim kalmadı.
Yine de sorunsuz bir şekilde Knidos burnunu dönüyoruz.
Koya yaklaşınca dalgalar etkisini kaybediyor ve eşim video çekimi yapmaya başlıyor. Dalgalı denizde video çekmek pek aklımıza gelmiyor. Ben sürekli dümenle uğraştığım için, eşim de gözünü denizden ayırmadan pür dikkat beni ve teknenin yönünü takip ettiği için video ile uğraşamıyoruz. Hatta ; bazen başka bir şeyle ilgilenip gözümü denizden birazcık ayırdığımda tekne hemencecik burnunu yanlış tarafa çeviriveriyor. Bu durumda eşim hemen beni uyarıyor.
Seyahate çıkmadan önce özellikle “uzaklar 2” nin dünya seyahati videolarını seyretmiştim.Çok profesyonel olan“Osman Atasoy kaptan” ve yol arkadaşı da Horn burnundan Antarktika'ya geçerken fırtına nedeniyle video çekmeye fırsat bulamamışlardı. Biz 1,5 mt lik dalgalarda çekemedik , onlar hertaraftan tokat gibi gelen 10 mt lik dalgalarda nasıl gidebildiler inanılmaz bir şey.. Helal olsun demekten başka bir şey aklıma gelmiyor. Biz bir kaç aylık yaz dönemi seyahatimizde dahi zorlanıyoruz. Onlar yıllarca süren dünya seyahatini büyük bir başarıyla tamamlayıp bir de Antarktika'ya uzanıverdiler ! Acemi ile usta farkı. Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?
Pek çok arkadaşım bizim bu seyahatimizi korkutucu buluyor. Yola çıkarken bize vazgeçin diyenler dahi oldu. Fakat şu ana kadar edindiğim sınırlı tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki; bizim yaptığımız bu seyahatin riski İstanbul'da Beyoğlu'nda ya da Bağdat caddesinde yarım saat yürümekten daha az riskli. Emin olun gerçek bu. İnanmıyanlar araştırsın; son bir yıl içinde Ege sahillerinde bizim gibi teknesiyle seyahat eden ve bu nedenle hayatını kaybeden kaç kişi var? Bir de Beyoğlu'nda veya Bağdat caddesinde bıçaklanan, kafasına cam düşen, duvar çöken, ya da şımarık gençlerin arabalarının altında kalan kaç kişi hayatını kaybetmiş ?
Eğer Sadun Boro üstadımız sadece pusulası ile 1960 lı yıllarda 10 mt.lik Kısmet'le dünya seyahatini gerçekleştirmeseydi , bugüne kadar teknesiyle dünya seyahati yapan vatandaşlarımızın kaç tanesi buna cesaret edebilirdi?
Biz Akdeniz'e ulaşmayı marifet sayarken adamlar Amerikayı keşfedip kutuplara dahi sahip oldular, biz halâ Piri Reis'le , Barbaros Hayrettin paşa ile övünmekten başka bir şey yapmıyoruz...
...................
Knidos harika bir yer. Tarihle aram pek iyi değildir. Genelde geçmişe değil geleceğe bakmak hayat tarzım olmuştur ,fakat burası büyülü bir yer. Dağlar taşlar konuşuyor.Her taraf tarih dolu.
Bu enfes ortamda yüzmek, balıkları , tekneleri seyretmek, tarihin içinde gezinmek çok çok güzel. Denizin dibi bile tarih dolu...
Sahilde gezintiden sonra akşam yıldızları ve etrafı seyrederek sakinliğin tadına varıyoruz. Çok şükür Akdeniz'e kavuştuk.
--------------------
24 Haziran 2016 KNİDOS- BOZBURUN
Sabah 6.30 gibi Knidos'tan ayrılıyoruz. Deniz çok sakin.
8.30 civarı Palamutbükü açıklarındayız. Sakin ve keyifli bir seyahat yapıyoruz. Rüzgar zayıf fakat karşımızdan geliyor.Akdeniz bu güzel hava ile bize hoş geldiniz diyor sanki..
Saat 12 civarı Simi adasının yanından geçiyoruz. Adaya oldukça yakın geçiyoruz. Uluslararası sularda hiç tecrübemiz olmadığı için Simi adasının güneyinden geçmeye cesaret edemiyoruz. Yanımızda pasaportlarımız yok. Bu acemilikle bir de Yunan polisiyle uğraşmak istemiyorum. Biraz yolumuzu uzatsa da biz adanın kuzeyinden dolaşıp Bozburunu geçmeye çalışacağız.
Simi adasını geçtikten sonra dalgalar kabarmaya başladı fakat yine de rahatsız edecek kadar değil. Keyifli seyahatimiz devam ediyor. Bozburun şehir merkezine girmeden güneydeki burnu dönüp Bozukkale veya Serçe koyuna varmayı planlıyoruz. Güneş güzel, rüzgar zayıf ve dalgalar da iyi sayılır. Bu güzel şartlar altında hiç zorlanmadan saat 15 gibi Bozukkale'ye yaklaşıyoruz. Koyun girişi uzaktan hiç farkedilmiyor. Son yarım saat içinde rüzgar ve dalgalar bizi zorladığı için biraz daha ilerdeki serçe koyuna kadar gitmekten vazgeçip bozukkale koyuna girmeye karar veriyoruz.
Koyun girişinde sol taraftaki tepelerde tarihi duvarlar dikkatimizi çekiyor. Genellikle bu tür doğal limanlar aynı zamanda tarihi yerleşimlere evsahipliği yapmışlar. Bir önceki durağımız Knidos ta benzer şekilde önemli bir tarihi yerleşim yeri imiş. Pek çok doğal limanda bu özelliği görüyoruz. O zamanlarda tek ulaşım şekli denizcilik olduğu için yerleşim yerleri hep kıyılarda ortaya çıkmış.
Koya girdikten sonra daha da emin olduk ki burası önemli bir tarihi yerleşim imiş. Koy oldukça derin ve çok sayıda tekne barındırıyor. Koyun girişten itibaren sol sahili demirlemek için uygun. Sağ sahil biraz dalgaya açık olduğu için tekneler sol tarafı tercih ediyor. Pek çok yekenlinin yanaştığı iskelenin sahibi olan lokantalar da mevcut. Bizim teknemiz küçük olduğu için koyun dip taraflarında nisbeten sığ olan bir yere demirliyoruz. Diğer tekneler çok sığ olan yerlere yaklaşamadıkları için dip kısımlar genelde bizim oluyor.
Demirlediğimiz yerde terkedilmiş bir tesis yıkıntısı var. Karaya çıkıp etrafı geziyoruz. Deniz suyu çok temiz fakat kıyılar kirletilmiş. Hele bir de bunun gibi terkedilmiş baraka yıkıntıları olunca etraf daha da berbat görünüyor. Topluca bir yere atılmış yüzlerce şişe görüyoruz.Kıyıda atılmış tekne motoru dahi gördük.
Çevre genellikle çıplak arazi şeklinde. Sadece tesislerin etrafında biraz yeşillik ve ağaç mevcut. Tepeler hep çıplak. Fakat su çok berrak. Biz de bol bol yüzerek tadını çıkarıyoruz.
---------------------------
25 Haziran 2016 BOZBURUN - KÖYCEĞİZ
Sabah 6 da Bozburun'un güney ucundaki Bozukkale'den demir aldık. Hedefimiz Köyceğiz. Nihai hedefimiz Fethiye idi. Bir günlük yolumuz kaldı fakat Dalyan civarında birkaç günlük kaçamak yapıp ondan sonra tekrar esas rotamıza geri döneceğiz.
Haziran ayını seviyorum ,çünkü günler uzun, güneş bol. Erkenden yola çıkabiliyoruz. Geçen seneki seyahatimi hatırlıyorum da; İstanbul boğazını kuzeye doğru aşmaya çalışırken günler geceye eşitlenmişti ve hava nerdeyse tamamen bulutlu idi.
Şimdi ise ne bulut var, ne de yağış. Tam bize göre...
Epeydir hayâl kuruyordum; teknemle Dalyan'a girmeyi ve Köyceğiz gölünde gezmeyi... İnşallah bugün nasip olacak.
Saat 10.30 civarı Kadırga burnunu geçiyoruz. Hava çok güzel.
Hedefimiz direkt olarak Dalyan ağzı.
Saat 13. 30 da Dalyan girişini aşıyoruz. Aşıyoruz dememin sebebi girişte ciddi bir kum sığlığı var. Bazen salmamız dibe hafif sürterek dikkatlice ilerledik. Diğer teknelerin izlediği yolu takip etmeye çalışacağım fakat o sırada hiç bir tekne giriş yapmıyor.
Daha önce bu sığlığı “Google Earth” te incelemiş ve hangi rotayı izleyip içeri girebileceğim üzerine kafa yormuştum.
Uygulamaya gelince bu araştırmalarım gerçekten işe yaradı. Önceden hazırlanmak her alanda işleri kolaylaştırıyor.
Sığlıktan geçerken hızımı epeyce azalttım ve bir yandan derinlik cihazını takip ederken bir yandan da gözümle deniz dibini ve suyun rengini takip etmeye çalışıyorum. Zeminde çok ilginç kum dilleri mevcut. Birisi soldan sağa diğeri sağdan sola uzanıyor. Bu uzantılar arasında bir sağa bir sola giderek mevcut olan 1 mt derinlikteki doğal kanalı takip etmeye çalışıyorum. Gördüğüm kadarı ile büyük tekneler içeri girmiyor ve çıkmıyor. Dışardaki büyük gezi tekneleri yolcularını indirmek için girişin karşısındaki küçük adada yapılmış olan iskeleyi kullanıyor. Yolcularını buradan botlarla kıyıya transfer edip dalyan içindeki iskelede beklemekte olan gezi teknelerine aktarıyor. Burdan sonrasında dalyan içinde çalışan çok sayıda gezi teknesi var.
Burası görülmeye değer bir doğa harikası. İztuzu plajı denizle gölü ayırmış. Nefis bir plaj. Dışarıda dalgalar kıyıyı dövüyor, içeride müthiş bir sakinlik var.
Yavaş ve dikkatli bir şekilde dalyana girdik. İçerde derinlik 2-3 mt civarında. Bizim için hiç sorun oluşturmuyor. Manzara müthiş. Sağ tarafımız denizle gölü ayıran kumluk. Her taraf kanallar ve etrafını saran sazlıklar.. Yavaş yavaş ilerleyerek görüntünün tadını çıkartıyoruz. Biz bu manzaraya biraz aşinayız. Evimizin olduğu Riva'daki dere de aynı şekilde sazlık bir yer fakat orada düz sayılabilecek tek bir kanal mevcut. Riva deresinde 1 saat süren tekne gezileri yapabiliyorduk.Burada ise kıvrılarak sağa sola giden çok sayıda kanal var. Dar kanallara girip kaybolmak ta var. Navigasyon cihazı burada da işimize yarıyor.
Kanalda biraz yol aldıktan sonra bir kapıdan geçiyoruz. Bu kapı içerdeki balıkların dışarıya kaçmasını engellemek amacıyla yapılmış.
Sık aralıklı çit gibi bir mekanizma. Teknemiz yaklaşınca mekanizmayı kumanda eden görevli güler yüzle hoşgeldiniz diyerek çiti suyun içine yatırıyor ve durmaksızın içeriye giriyoruz. Ardımızdan hemen sistem tersine çalışıp çit ayağa kalkıyor.
Dalyan turistik açıdan son derece popüler bir yer. Yüzlerce gezi teknesi var ve sürekli hareket halindeler. Sert virajlarda aniden karşımıza çıkıveriyorlar. Rüzgar kuvvetli ise bu karşılaşmalar bizi tedirgin ediyor. Fakat karşımızdaki kaptanlar çok tecrübeli. Hiç sorun yaşamıyoruz. Hepsi de yaklaşık 5 mil hızla gidiyorlar. Sanırım yetkililer burada hız limiti koymuş .
Özellikle yabancı turistler Dalyan'a ve gezi teknelerine çok rağbet ediyorlar. Bize göre oldukça yoğun bir yer fakat daha sonra görüştüğümüz kişiler bu sene işlerin kesat olduğunu, Rusya ile uçak krizi ve diğer faktörler nedeniyle turist sayısında önemli azalma olduğunu söylediler.
Dalyanı teknemizle gezmek bize ekstradan keyif verdi. Bol bol fotoğraf çekip arkadaşlarımızla paylaştık, videolar çektik. Dalyan'ın kıyıları estetik açıdan oldukça güzel. Manzara içimizi açıyor. Çevredeki binalar gözümüze batmıyor. Hepsi yeşillikler içinde ve bol çiçekli. Beni rahatsız eden tek şey tabelâ kirliliği ve her yerde şahit olduğum çöpleri suya atma hastalığı.
Buralar tam yaşanacak bir yer. Ama ben bir yerde uzun süre kalmak istemiyorum. İhtiyarlık çağımda içimdeki seyyah ruh hortladı sanki. Her gün farklı bir manzara seyretmek istiyorum. Köyceğize doğru devam ediyoruz. Gölün en dipte batı kıyısında küçük bir ada var. Saat 16.30 gibi adanın arkasında demirliyoruz. Etraf sazlık. Çevrede sandalla balık tutanlar var. Ben de balık tutmaya niyetlendim. İnanılmaz bir şey. İki tane kefal yakaladım. Bir tanesi oldukça iri. Akşam yemeğimiz çıktı. Çok zevkli bir şey. Suyun üzerinde yaşamak ve sudan karnımızı doyurmak..
Bu seyahat boyunca sıcaktan hiç şikayetçi olmadık. Deniz üzerinde herzaman serinlik var. Fakat burada hava biraz bunaltıcı. Göl suyunun sıcaklığı 30 derece. Denemek için yüzdüm, fakat serinlemek bir yana daha da bunaldım. Allah'tan burada öğleden sonraları hep rüzgarlı. Dalyan tarafından kuvvetli rüzgarlar geliyor. Coğrafyanın sağladığı bir avantaj bu. Daha sonra tanıştığım birkaç Köyceğizliden de duydum ki; bu rüzgar olmasa burada yaşanmaz diyorlar.
İstanbuldan yola çıktığımdan beri bir kaç kere teknenin arkasından olta attım fakat hep poşet yakaladım. Bir keresinde de oltanın uç kısmı komple gitti. Belki büyük bir balık aldı götürdü.
İki kefalin verdiği moralle iftarımızı keyifle yaptık ve genellikle olduğu gibi erkenden derin uykuya daldım.
-------------------
26 Haziran 2016 KÖYCEĞİZ 2. GÜN
Dalyan ve Köyceğizin güzelliği bizi etkiledi. Hemen dönmeyip buralarda biraz daha kalmaya karar verdik. Bugün Köyceğiz'de karaya çıkıp köyü gezelim, alış veriş yapalım, dondurma yiyelim istiyoruz.
Sabah sakin gölün üzerinde ağırdan alarak keyif dolu bir kahvaltı yapıyoruz. Nasıl olsa bugün alışveriş yapacağız eldeki malzemeleri bitirsek de sorun değil. Bulunduğumuz yerden demir alıp yarım saat kadar gittikten sonra merkeze yakın bir yerde sahile yaklaşıp demir attım. Teknemiz kıyıya 10-15 mt kadar yakın. Buradan sahile botla çıkıp botumuzu beton duvar şeklinde olan sahile bağlayıp alışverişe gidiyoruz. Hiç acele etmeden köyü biraz dolaşıp ardından alışverişimizi yapıyoruz. Elimizde poşetler ve bir de tekerlekli pazar arabası ağzına kadar dolu. Botun yanına ulaştığımızda biraz şaşırıyoruz. Biz çıkarken çok sakin olan göl oldukça azmış. Deniz tarafından oldukça kuvvetli rüzgar geliyor. Bu gölden hiç beklemediğimiz büyüklükte dalgalar kıyıdaki betona vurup bizim botun içini ,yarısına kadar doldurmuş. Biraz tatsız bir durum. Ben bota atlayıp suyun büyük kısmını boşaltıyorum ama ben boşaltırken bir yandan dalgalar yine doldurmaya çalışıyor. Kıyıda bu iş olmayacak deyip botu çözerek tekneye doğru gidiyorum. Bota çarpan dalgalar beni sırılsıklam etti. Suyun çoğunu boşaltınca tekrar kıyıya yanaşıp eşimin yanındaki malzemelerin çoğunu bota almayı başardım fakat botun içi yine epeyce su doldu. Eşyaları bota aktarıp yine suyu boşalttım ve kıyıya gidip eşimi almayı deniyorum fakat pek mümkün olmadı çünkü onun elindeki çantada telefon, video gibi cihazlar var. Doğrusu onların ıslanması riskini göze alamıyoruz. Hanım da ıslanmaktansa biraz beklemeyi göze alıyor. Böylece ben teknede o kıyıda bir saat daha bekliyoruz. Eşim tekrar çarşıya gidip biraz daha alışveriş yapmayı teklif etti. Nasıl olsa beklemedeyiz. Alışverişe gitti ve pazar arabasını tekrar doldurarak 1 saat kadar sonra kıyıya geldi. Bu arada biz dalgaların ve rüzgarın azalmasını bekliyorduk fakat tam tersine daha da arttı. Rüzgardan dolayı demir tarama riskine karşı ikinci çapayı da attım. Köyceğiz gölü bize hırçın yüzünü gösteriyordu.
Ben teknede hanım kıyıda biraz daha bekledik fakat bu böyle olmayacaktı.
Biraz ilerdeki limana kadar gidip eşimi ordan tekneye almaya karar verdik. Gezi teknelerinin bulunduğu küçük limana girmeyi tercih etmedim çünkü tamamen dolu görünüyordu ve ben dar alanda tek motorla rahat manevra yapamıyacaktım. Kuvvetli rüzgar altında zaten tekne istediğimiz hareketleri yapmakta zorlanıyor. Ön sol lastiği patlak araba gibi, sol tarafa kolay dönüyor, sağ tarafa dönmemek için direniyor. Halbuki çift motorla ne kadar rahat manevra yapıyordum. Olduğumuz yerde tekneyi çevirebiliyorduk. Şimdi kısmen özürlü gibiyiz. Rüzgarlı denizlerde bu durum daha da can sıkıcı oluyor.
Eşim karadan ben denizden ilerliyerek biraz daha uzaktaki barınağa varıyoruz. Fakat bu balıkçı barınağı garip şekilde birkaç teknenin işgali altında. Girişte sol tarafta rahatça girebileceğim iki ayrı rıhtım var. İçerde müsait yerler de var fakat girişe bağlanmış olan tekneler sanki bilerek karşıya da halat bağlamışlar, böylece rıhtıma başka teknenin girmesini engellemişler. Sanki bilerek yapılmış bir şey gibi görünüyor. Muhtemelen yabancı tekneler giremesin diye yapılmış uyanıkça fakat deniz ahlakı düşünülmeksizin yapılmış bir davranış. Girişin tam karşısında küçük teknelerin yanaşabildiği bir alan var, muhtemelen çok sığ olduğu için sadece çok küçük tekneler girmiş. Tam bize göre bir yer var fakat sığlık korkutuyor beni. Soldaki rıhtımın ucundaki beton zeminden eşimi alabileceğimi düşünerek zor da olsa oraya yanaşmayı denedim. Tam bir metre kala denizin içinde betondan çıkan ve su altından teknenin bordasına doğru uzanan inşaat demirlerini farketmemle tornistan yapmam bir oldu.
Eğer bu demirlerin ucu tekneye temas etseydi anında gövde yırtılır ve su almaya başlardık.Fiber tekne için tam bir tuzak. Bu tehlikeden biraz uzaklaşınca bu sefer salma dibe saplandı. İlginç şekilde tam ortada anormal bir sığlık var. Rüzgar zaten bizi dip taraftaki sığlığa sürüklüyor, sol tarafta demirden yapılmış katamaran tarzı bir vinç duruyor. Ona sürtersek yine hasar göreceğiz. Rüzgar bir yandan, sığlık bir yandan , acemilik diğer yandan.. Çaresiz demir atarak tekneyi düzeltmeye ve dip tarafta beğenmediğim sığlıktaki teknemizin ancak girebileceği yere yanaşmaya çalıştım. Bu arada salmadan sürtme sesleri geliyor ve teknenin ilerlemesini engelliyor. Ben motor ve dümenle, eşim kakıçla kontrol etmeye çalışırken aşırı rüzgar da bizi istemediğimiz taraflara sürüklemeye ve çevirmeye çalışıyor. Zor bela yandaki vinçe bir halat bağlamayı başardım. Bu sırada kıyıdan durumu gören birkaç kişi halatımızı alıp bağlayıverdi ve teknenin burnunu beton rıhtımdan korumaya çalıştılar fakat teknenin burnunu ben tutarım diyen arkadaş hiç bir şey yapmadan sadece “ses var görüntü yok” moduna girince teknenin burnu betona vurarak hafif hasar oluştu. Ben koşup yetişmesem arkadaş halâ ben hallederim deyip duruyordu.
Yaşadığım durum buz üzerinde arabayı dar bir alana park etmek gibiydi. Oldukça zorlandım. Aşırı rüzgar altında yaptığımız bu işler benim için iyi bir tecrübe oldu. Aldığım en önemli ders; kıyıdan yardım edenlere çok güvenme ! , başkasının yaptığı düğümü mutlaka kontrol et!
Tam yerleştik rahata erdik derken kıyıdaki bir teknenin sahibi gelip biraz sonra burdan çıkmalısınız demez mi? Vinç gelecekmiş, tam bizim yerleştiğimiz yerden teknesini indireceklermiş. Vinç ne zaman gelecek diye soruyoruz. Bir saat kadar vaktimiz varmış. Başka indireceği yer yokmuş , teknemizi çıkartmamız gerekiyormuş. Söyleyiş tarzı çok mu iticiydi, yoksa durumun sıkıntısından bana mı öyle geldi bilmiyorum. Yanaşırken çektiğimiz sıkıntıyı gördüğü halde bu kadar yukardan ve otoriter bir tarzda konuşması keyfimizi kaçırmak için yetmişti. Genelde tüm barınaklarda dışardan gelen tekneye davranış tarzı bu şekilde suratsızca oluyor. Denizde ise yelkenli tekne sahipleri tam tersine her türlü durumda birbirlerine yardımcı olmaya çalışıyor. Biz de ; aynı şekilde , elimizden gelen ne varsa yapmaya çalışırız.
Ümidimiz bir saat içinde rüzgarın azalması; çünkü hergün benzer tablo oluyormuş. Saat 19 gibi rüzgar hafiflemeye başlıyor , gece ise sakin geçiyormuş. Bir saat daha geçti fakat rüzgarda değişme yok. Bir yandan da gözüm kıyıda ; gelecek vinci gözetliyorum. Bu arada tekneyi indirecek kişi sürekli telefon görüşmeleri yapıyor. Anlayabildiğim kadarıyla vinç operatörü ile konuşuyor. Biraz sonra genç bir delikanlı bize doğru gelerek vincin bu akşam için iptal olduğunu, gece burada kalabileceğimi söyledi. Dualarımız kabul olmuştu. Her sıkıntının yanında bir kolaylık olduğuna bir kez daha inacım pekişti.
Tekneyi garantiye almanın rahatlığıyla kıyıya çıkıp iftarımızı köydeki bir lokantada yapıyoruz. Sahilde yürüyüşten sonra huzurlu bir uyku. Çok şükür bugünü de kazasız belasız atlattık. Bu rahatlıkla çabucacık uykuya dalıyorum.
-------------------
27 Haziran 2016 KÖYCEĞİZ-DALYAN 3. GÜN
Geceyi Köyceğiz barınağında geçirip sabah erkenden etrafta kimseler yok iken sorunsuz şekilde ayrıldık. Dün gece geç saatlerde bir otomobilden gelen müzik sesi beni uyandırdı. Kıyıda , bizden yüz metre kadar uzakta gençler eğleniyor. Arabanın kapılarını açmışlar, müzik bangır bangır... Biraz sonra küfürler gelmeye başlıyor, ardından koşuşturma , kavga... Klasik içki neticeleri.Biraz önce “can ciğer kuzu sarması” olan arkadaşlar kafayı bulunca öldüresiye yumruk sallamaya başlıyorlar. Gençlerden birisi kaçarak kendini kurtardı fakat küfürler ardından da devam etti. Neyseki yarım saate kalmadan araba buradan ayrıldı da uykumuza devam edebildik.
İşte bu nedenle biz insanların, tesislerin olmadığı ıssız koyları tercih ediyoruz. Nerede insan(!) orada huzursuzluk...
Göl akşamın tersine çarşaf gibi. Dalyan kıvrımlarının güzel manzarasına doğru sakin suda seyrediyoruz. Gerçekten muhteşem bir doğa. Yaradan özenmiş...
Teknelerin gürültüsü ve eksoz dumanı da olmasa ne güzel olurdu.
Bizimki gibi solar tekneler tam buraya göre. Bu işi düşünmeli. Duyduğuma göre devletimizin de dalyanlar için böyle bir projesi varmış. Zaten Dalyanda gördüğümüz tekneler de bizden hızlı değiller. Herhalde hız sınırlaması var. Hiç birisi 5 milden fazla sürat yapmıyor. Bizim teknemizin de ideal hızı 5 mil civarı.Tam bizim tekneye uygun bir ortam. Ses yok, titreşim yok, eksoz kokusu yok, yakıt masrafı yok, sintine kirliliği yok,yağ yok, mazot yok..Ne güzel olur.
Dalyanı geçip kontrollu kapıdan çıktıktan sonra dümen sistemimizde bir sorun çıktı. Hemen çapa atıp bu dar kanalda geçen teknelere engel olmamak için kıyıya yanaştık. Dümen telinden kaynaklanan sorunu gidermiştim ki yanımıza kıçtan takma motorlu bir bot yanaştı. Üzerinde “... bakanlığı iç sular denetleme” gibi birşeyler yazıyordu. Ben hatırımı sorup bize yardım teklif edecek sandım. Maalesef burası Türkiye.. Resmi üniformalı kişiler genellikle sorun çözmezler, sorun yaratırlar.
Adamın niyeti bizi fırçalamakmış.
Anlattığına göre bizimki gibi dışardan gelen teknelerin dalyana girmesi yasakmış. Valilikten özel izin gerekiyormuş.Bilmiyorduk, girişte ya da herhangi bir yerde bunu belirten hiç bir yazı, tabela vs. görmedik. Bu yasakta burnuma rant kokusu geldi. Dışarıdan hiç bir tekne gelmesin ki buradaki yüzlerce gezi teknesi ekmek parası kazansın di mi?
Ayrıca bu bölgede kıçtan takma motor kullanmak zaten külliyen yasakmış.Adamın kendi kullandığı tekne de kıçtan takma halbuki.. Oldukça da güçlü bir motoru var.
Ben yine de adama tüm saflığımla; bakınız memur bey; bizim teknemiz güneş enerjisiyle çalışıyor, yani elektrikli bir tekne, çevreyi hiç kirletmez ,bizim teknemiz bir Ar-Ge çalışması sayılır ,devlet te bu tür projeleri gerçekleştirmek istiyor falan dedim ki demez olaydım. “Sizin böyle bir denemeyi burada yapmak için izniniz var mı? diye sormaz mı? Ben de söz bitti. Sadece; İzin gerektiğini bilmiyordum diyebildim.
Bu seferlik bizi sadece uyardığını, bir daha görürse çok ciddi ceza keseceğini söyledi. Biz de zaten çıkışa doğru gitmekte olduğumuzu, bir daha da gelmiyeceğimizi söyledik. İçimden de “ sizin olsun Dalyan da Köyceğiz de.. “ diyerek yolumuza devam ettik. Gerçekten bu davranış beni Köyceğiz'den soğuttu. Halbuki ne hayaller kurmuştuk. Göl kıyısında bir tarla hayaliyle emlakçıları dolaşmıştık.
Memur bey bizden ayrılınca motorunun gücünü gösterircesine gaza bastı ve kanalın kıyısındaki sazlar , çarpan dalgalarla uzun süre sallandı durdu. Ardından biz de toparlanıp yolumuza devam ettik.
Artık çevrenin güzelliğine, kaya mezarlarının asaletine falan bakmıyorum. Kafam çıkışa varmakta...
İztuzu kumsalına geldiğimizde bakıyoruz ki dışarda deniz çok dalgalı ve rüzgarlı. Aslında ; dışarı çıkabilsek yakındaki Ekincik koyuna gidip rahatımıza bakacağız. Fakat bu dalgada dalyanın çıkışındaki sığlık bizi zorlayabilir. Dalga varken dibe sürtmek daha büyük olasılık.Rüzgar da cabası...
Hiç kendimizi zorlamayıp kıyıdaki tek ağacın önüne demir attık. Ayrıca çoğunlukla yaptığımız gibi kıyıya da halatla bağlandık. Bulunduğumuz yer sakin fakat kıyının diğer tarafından dalgaların uğultusu geliyor. Akşama epey vakit var. Sahile çıkıp denize kadar yürüdük. Dalgalar sahili dövüyor, kıyıdan seyretmek te çok zevkli. Denizdekiler için ise durum biraz sıkıntı verici. Öğleden sonraları genellikle hep aynı. Sabahlar ise çok sakin.
Kıyıda çok güzel pembe zakkumlar var. Nefis bir görüntü. Zakkum tohumları dibine dökülmüş ve çok sayıda zakkum fidesi büyümeye başlamış. Bazıları suyun nerdeyse içinde büyümeye çalışıyor. Tuzlu suda yaşam savaşı veren minik fidelerden birkaçını söktüm ve plastik bardaklara diktim. Yaşatabilirsem bu fideleri büyüteceğim. Yaşarlarsa nereye dikmek nasip olacak bakalım?
Hava kararırken, Dalyan ve Köyceğiz'in güzelliklerini düşünüyorum. Keşke şu resmi görevli de olmasaydı. Keşke biz de resmi görevlileri görünce içimiz kararmasa. Onları görünce gönlümüz açılsa. İnşaallah o günleri de görürüz. Bazen çok iyi davrananlar da yok değil. Ama farklı türden bazıları da bizi hayattan küstürüyorlar. Allah beterinden saklasın.
Bu duygularla sakin bir gecenin koynunda uykuya dalıp gidiyorum.
--------------------------
28 Haziran 2016 EKİNCİK
İztuzu sahilinin iç kısmında rahat bir gece geçirdik.
Eşim dün biraz rahatsızlandı. Herhalde biraz midesini üşütmüş.Ya Bir şey dokundu veya yediğimiz dondurmalardan midesini üşüttü. Biz de bu dondurma işini epeyce abarttık.Her seferinde çifter porsiyon yiye yiye midemizi bozduk sonunda. Maşaallah hanım çok dayanıklı. Ağrı eşiği çok yüksek. Ufak tefek hastalıklara aldırmıyor fakat oldukça halsiz kaldı. Bugün onu hiç zorlamak istemiyorum fakat dalyandan çıkıp hemen sağ taraftaki Ekincik koyuna gidebilsek iyi olacak. Sabah çok erken kalkmıyorum. Ben erken uyanıyorum fakat hanımın uykusunu açmamak için ses yapmamaya dikkat ediyorum. Ben akşam çabucak uyuyabiliyorum fakat o kimbilir kaçta uykuya dalmıştır. Fakat ne kadar dikkat etsem de gezinirken çıkan gıcırtılardan uyanıp kalkıyor. Halsizliği devam ediyor.
Hiç vakit kaybetmeden Ekinciğe gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yolumuz normalde 1 saatten daha kısa olacak.
Dalyan çıkışında sular sakin fakat dışardan dalga sesi geliyor. Ama korkutucu seviyede değil. Dalyandan çıkışta önüme bir balıkçı teknesi geçiyor. Ben de onu takip ederek sığlıkları kolayca aşıyorum.
Çıktıktan sonra yine kılavuz teknemi takip etmeye devam ederek hemen karşıdaki küçük adanın sağına doğru gidiyorum.
Adayı geçtikten sonra dalgalar kabarıyor. Dalgalar yandan geldiği için bizi sallıyor ve hanımı daha da rahatsız ediyor. Biran önce uygun bir yere varıp hanımı biraz rahatlatmak istediğim için Ekincik merkeze doğru değil de rüzgardan etkilenmeyen körfezin sol sahilindeki koylara yöneliyorum. Körfez dibine doğru gitsem rüzgarı ve dalgaları arkama alacağım için daha hızlı giderim fakat vardığım yerde rüzgarsız bir yer bulamıyabilirim. Hele ki öğleden sonra dalgalar artınca keyfimiz daha da bozulabilir. Bu nedenle tam karşı tarafımdaki uygun bir koyu tercih ediyorum. Saat 7 den önce demir atıyoruz. Kahvaltıyı burada yapacağız.
Halat bağlamak için kıyıya çıktığımda güzel bir sürprizle karşılaşıyorum.
Ağaçların arkasında hayırsever birisi tarafından yapılmış çeşmeden akan suyun sesini duymak beni çok sevindirdi. Bu tür seyahatlerde en önemli ihtiyaçlardan birisi temiz su bulabilmek.
Çeşmenin üzerindeki yazı :
“ MEHMET ALİ İNCE VE EŞİ HAYRINA 1998”
Allah onlardan razı olsun. Musluğu olmayan , sürekli akan bu su buraya ayrı bir değer katmış. Bizim hafızamıza kaydedeceğimiz koylardan birisi olacak burası. Özellikle temiz su bulunan koylar bizim gibi teknesi olanlar için büyük bir nimet.
Burada şunu da acı şekilde öğreniyorum ki bir yerde su varsa orada bol miktarda arı da vardır. Bir tanesi de benim tadıma baktı.
Bir iki gün elim botokslu gibiydim. Fakat dayanılmaz ağrısı olmadı. Bir iki gün kaşındı ve hafif ağrıdı. Burada epeyce arı tecrübesi kazandık. Kahvaltı yaparken arılar bizi keşfetti ve sıcaklar bastırıncaya kadar da tekneyi terketmediler. Akşam üzeri güneş ufka yaklaşınca tekrar tekneyi işgal ettiler. Allahtan kapı ve pencerelerde sineklikler var. Arılardan çok bunalırsak içeriye kaçıyoruz.Akşam yemeği için iki seçeneğimiz var. Güneş batmadan yemek istersek içerde yemek zorundayız. Güneş battıktan biraz sonra arılar kayboluyor. Bundan sonra havuzlukta yiyebiliriz. Fakat bu saatlerde de sivrisinekler mesaiye başlıyor. Biz Riva'dan sivrisineklere alışığız. En kötü ihtimalle sinek kovucu sprey, krem ya da losyon kullanıyoruz sorun çözülüyor.
Burada deniz çok güzel. Öğleden sonra hanım da düzelir gibi oluyor. Birlikte denizin keyfini çıkartıyoruz. Sakin koy bulunca dışardaki dalgalar gündemimizden çıkıyor. Yarına kadar rüzgarı ve dalgayı kafamızdan silip attık, denizin ve çeşmenin tadını çıkartıyoruz. Tüm bidonları dolduruyorum. Hanımda hafif çaplı bir çamaşır yıkama faaliyetine girişiyor. Tuzdan sertleşmiş olan havlularımızı ve diğer birkaç çamaşırı kıyıya çıkarıp çeşme başında köylü güzelleri gibi sudan geçiriyoruz. Serbest akan suyu bulunca kovayı doldurup doldurup kafamızdan aşağı boca ediyoruz. İşte gerçek serinlik bu... İnsan 27-28 derecelik deniz suyunda fazla serinleyemiyor. Hele Köyceğiz gibi 30 derece suda gir çık bir şey farketmiyor. Tatlı ve soğuk suyun keyfi başka...
Yarın kısmetse Fethiye'ye doğru uzunca bir yolumuz var. Hedefimiz olan Kelebekler vadisine 1 günlük yolumuz kaldı. Sorun olmazsa yarın akşama doğru “ bu işi becerdik “ diyeceğiz inşaallah...
Bu duygular ve akşam yemeğinin rehavetiyle bana yine erkenden uyku bastırıyor. Mis gibi çayın kokusunu duymama rağmen yine uyuklamaya başlıyorum. Buralarda hava insanı çok güzel dinlendiriyor. Bazen gece 2-3 gibi dipdiri uyanıyorum. Buralarda 4-5 saat uyku yetiyor. İstanbulda 7-8 saat uyusam dahi böyle dinç uyanamıyorum ve genellikle öğleden sonraları az yemek yememe rağmen uyku bastırıyor. Burada hava da harika...
-----------------------------
29 Haziran 2016 EKİNCİK- FETHİYE- HEDEF TAMAM !
Sabah 6.30 da Ekincik'ten demir alıyoruz. Eşim bugün daha iyi görünüyor. Dünkü dinlenme ona iyi geldi herhalde. Zaten çok dirençli birisi. Benim yorgan döşek yattığım hastalığı o ayakta geçirip yapması gereken işleri tamamlamaya çalışıyor.
Saat 10 civarı Dalaman açıklarındayız.Havamız güzel, fazla dalga yok. Rüzgar da az. Keyifli ve sakin bir seyir sonrası saat 14.30 civarı son hedef noktamız olan Kelebekler vadisine ulaşıyoruz. Sağda solda muhteşem duvar gibi kayalıklar, havada uçuşan yamaç paraşütleri , denizin dibi şahane bir turkuaz renk. İşte hayallerimizin uç noktasına ulaştık. Birşeyler beceren çocuklar gibi herkese mesaj atıp hedefe vardığımızı bildiriyoruz.
Demir atıp etrafı biraz inceleyince duygularım biraz değişir gibi oldu. Sanki yıllarca uzaktan bakıp aşık olduğum kadını yakından görmüş ve hiç te hayalimdeki gibi olmadığı farketmiştim. Tertemiz hatırladığım kelebekler vadisi hiç te temiz değildi. Suyun üzerinde pislikler yüzüyor, dipte ise bol bol şişe ve içecek kutuları var. Hemen önümüzde demir atan küçük sürat teknesinde eğlenen iki Türk delikanlı ve iki yabancı kız ellerindeki şişe ve yiyecek poşetini denize atıveriyorlar. Denize girmekten vazgeçip biran önce buradan ayrılmayı düşünüyoruz. Zaten istesek te burası gecelemeye uygun bir yer değil. Dalgaya açık bir yer.
Kıyıdaki çadırlarda gençler eğleniyorlar fakat halleri biraz garip. Bizim gençliğimizde hippi'ler vardı. Onları andırıyorlar.Sanki hepsi sarhoş gibiler.Bize hiç sarmadı burası. Biran önce gideyim ve hayalimdeki kelebekler vadisi olduğu gibi kalsın. Şu halini sevmedim.
Demir alıp ölüdeniz tarafına doğru yolalıyoruz. Dalgalar oldukça iri fakat çok rahatsız etmiyor. Ölüdeniz civarında demirleyecek yerlere bakıyoruz fakat pek bize uygun bir yer yok. Demirleme ihtimali olan yerler zaten gezi tekneleri tarafından doldurulmuş.
Çaresiz biraz daha kuzey batı yönünde devam ediyoruz. Biraz sonra Gemile adasına vardık ve iyi ki ölüdenizde demir yeri bulamamışız diye düşünmeye başladık. Burası harika bir yer. Gemile plajına yaklaşıp sol tarafa uygun bir yere demir attık. Sonra karaya da halatla bağlanıp tam nefes alacak iken hanımın suratı asıldı bir anda. Birşey oldu herhalde ? Ben halatlarla uğraşırken arkadan gelen bir gezi teknesinden adamın birisi eliyle çıkın çıkın şeklinde ukalaca işaretler yapıp hanımın canını sıkmış.
Bizi taciz edecek kadar yaklaşınca sesli olarak ta uyarılar yapmaya başladı. Burası onun yeriymiş, hemen terketmemiz gerekiyormuş falan filan... Alışık olduğumuz bir davranış şekli..
Ben yadırgamıyorum ve hemen halatı çözmeye gidiyorum. Hanım bana da kızıyor biraz.... Neden bu kadar kolay tamam dediğimi anlayamıyor . Biraz itiraz etmemiz gerektiğini düşünüyor fakat bana son yıllarda birşeyler oldu. Canımı sıkacak şeylerden uzak duruyor ve bundan çok mutlu oluyorum. Hanıma gülerek” takma kafana, herşey de bir hayır vardır “diyorum.Zaten deniz de bulanık falan diye esprilerime devam ettim , o da sakinleşti.
Bu arada demin eşimi sinirlendiren adam gelip teknemiz hakkında birşeyler sormaya başladı. Cümlesi aynen şu;
“ Bana bu tekne güneşten çalışıyor demeyin sakın”
cevabım ; “evet, güneşten çalışıyor.”
“Elektrik mühendisi olduğunuzu da söylemeyin”
cevabım: evet, elektronik mühendisiyim.
“Bana hiç yakıt parası vermiyorum demeyin sakın”
Artık bu soru tarzından sıkıldım,
Cevabım; evet, bir kuruş yakıt parası vermiyoruz. Benzinli motorumuz da yok zaten, sadece elektrik motorumuz var. İstanbul Riva'dan buraya tam 700 mil yol geldik..En az bin mil daha bedavadan dolaşacağız vs. vs.
Ben artık saydırıyorum; bak buzdolabımız da var, yemekleri de elektrik ocağında yapıyoruz, çayı da aynı şekilde elektrikle demliyoruz....
Oh be rahatladım, eşimin intikamını aldım. Adam sorularına aynı şekilde devam etmek istiyor ama artık rahatlamış şekilde inadına motora tam yol verip suları yara yara uzaklaşıyorum. O halâ bir şeyler sorup duruyor. Eşimle birbirimize bakıp gülüşüyoruz.
İkimiz de biraz rahatladık. 5 dakika içinde Gemile adası ile ana kara arasında kalan kanala girdik ve adaya yanaşıp demir attık. Yanımızda çok sayıda iri yarı lüks tekneler var. Demir attıktan sonra birbirimize bakıp bir daha gülüştük. Hanım dedi ki “ iyi ki adam bizi oradan kovdu, burası nefis bir yer”...
Gerçekten öyleydi. Ada zaten harika bir yermiş. Üzeri tarih dolu. En tepede fener var. Herkes akşam güneş batarken tepeye çıkıp güneşin batışındaki enfes manzarayı seyrediyor.
Hanıma dedim ki; “ Herşeyde bir hayır vardır demedim mi ? Bak onlar bizi kovdu, Allah bizi çok daha güzel ve temiz bir yere gönderdi , hem de gece için çok güvenli bir yer.”
Burası ilk anda gördüğümden de daha güzel bir yermiş. Ertesi sabah erkenden adaya çıkıp tepeye kadar yürüdük. Enfes bir manzara. Tarihi patika üzerinde tabelaları takip ederek tepeye, fenerin yanına kadar çıkıyoruz. Yol üzerinde çok sayıda kilise ve diğer kalıntılar var. Tabelalarda her bölüm için bilgiler yazılmış. Bir yandan video ve fotoğraflar çekiyor diğer yandan ağaçlardan keçi boynuzu koparıp yiyoruz. Yukarı çıktıkça manzara daha da güzelleşiyor. Burası tam bir doğal liman ve her doğal limanda genellikle olduğu gibi her yerden tarih fışkırıyor. Gemile adasının hikayesini de internetten arayıp okumanızı tavsiye ederim. Çok ilginç.
Kıyıda bir tabela var, giriş ücreti 8 TL yazıyor fakat etrafta güzel bir kediden başka kimsecikler yok. Biraz etrafa bakınıp kimseleri bulamayınca para vermeden içeri girmiş olduk. Burası ücretle girilen ören yeri imiş.Biz galiba çok erken gelmişiz bu nedenle görevliler ortada yok henüz. Gezimizi bitirip teknemize dönerken halâ ortalarda görevli falan görünmüyordu. Nice vakit sonra motorla iki kişi geldi. Biraz sonra da teknelerden bot ve motorlarla insanlar gelmeye başladı. Herkes bizim gibi sabahçı değil. Gece sabahlara kadar eğlenip sabahın nefis havasını, tertemiz denizini kaçırıyorlar. Görevliler bile saat 11 de mesaiye başlıyor.
Bundan sonra artık tüm koyları gezip koyların tadını çıkarmaya niyetliyiz. Hergün bir koya girsek aylar sonra Bodrum'a dahi varamayız herhalde. Hertarafta nefis koylar var.
Bundan sonra günlük yazmamayı düşünüyorum, çünkü anlatacağım şeyler hep aynı olabilir; nefis bir koy, nefis manzara, belki nefis incir ağaçları(inşallah). Zaten keçi boynuzu ağaçları her yerde var. Hep aynı şeyleri yazmaktansa ; belki hepsini topluca değerlendirip bilahare akılda kalanları, iz bırakan ilginç yerleri yazarım. Ama şimdiden kara verdim ki Gemile adası çok güzel , iz bırakan bir yer. Tavsiye ederim; yolu düşen uğrasın....
Şimdilik hepiniz Allah'a emanet olun.
10 Haziran 2016
Sabah 8 de Riva'dan demir alarak inşallah 3 ay sürecek deniz maceramıza başladık.
Eşim ve ben son bir haftayı yoğun hazırlık çalışmalarıyla geçirdik. Ben tekne hazırlıklarıyla uğraşırken , yaşam için gerekli tüm hazırlıkları da eşim yapıyor.
Ben geçen seneki Ayvalık seyahatimizde verimimizi düşüren problemli panelleri değiştirdim.Ön tarafa da bir miktar daha panel ilave ettim.
Bu sene biraz risk alarak benzinli motoru iptal edip montaj demirini dahi söktüm. İkisinin toplam ağırlığı yaklaşık 100 kg civarı geliyordu. Böylece önemli bir ağırlıktan kurtulduk. Geçen seneki tecrübelerimizden biliyoruz ki teknede lüzümsuz her ağırlık aleyhimize oluyor. Denizciliği bilen kişilerin bu kararımı doğru bulmayacağını tahmin ediyorum. En kritik anlarda yedek motor bulunması bazen hayati önem taşır. Bu riski ortadan kaldırmak üzere öncelikle İLK motorumuzun aynısı ikinci bir elektrikli motor ilave ettim. Böylece hem enerji tasarrufu yapacağız hem de aynı enerji ile biraz daha fazla yol alabileceğiz.
İlave olarak ikinci bir tedbir daha aldık; küçük portatif benzinli bir jeneratör satın aldık. Gerektiğinde bu jeneratörü devreye sokup enerji takviyesi yapabileceğiz. Bu iki tedbir sayesinde benzinli motorumuzun yerini dolduracağımızı düşünüyorum. İnşallah yanılmıyorumdur.
Ayrıca her iki motorumuzun da arıza yapma ihtimaline karşı elimizde mevcut olan 12 V luk iki elektrikli motorumuz daha var.
Yola çıkış için ilk belirlediğimiz tarih 12 haziran idi fakat önümüzdeki meteorolojik şartları inceleyerek yola çıkışımızı iki gün öne almayı tercih ettik.Teknemiz güneş enerjisi ile çalıştığı için rüzgar yanında bulut durumu da bizim için önemli bir faktör.Genellikle fırtına olunca zaten bulutlar da artıyor.
11 Haziran akşamı ilk torunumuzun 3. yaş gününü kutlayacaktık. Aynı akşam dünürüm de iftara davet etmişti. Pazar sabahı yola çıkmak iyi olacaktı fakat denizcilikte her şeyi hava durumu tayin ediyor. Eğer pazar günü yola çıksak muhtemelen boğazdan çıkar çıkmaz bozan havadan korunmak için uygun liman arayacak ve orada bir veya birkaç gün kalmak zorunda olacaktık. Yani İstanbul'dan çıkamadan ilk hapis durumunu yaşayacaktık. Erken çıkarak birkaç günlük güzel havadan istifade ederek hiç olmazsa Marmara'yı bitirmiş olabilirdik.
Dünürümden rica ettim, sağolsun iftarı 3 gün öne, çarşambaya çekti, torunumun doğum günü pastasını da iftardan sonra kestik. Perşembe akşamı da üç oğlum , iki gelin kızım ve iki torunumla birlikte bizim evde iftar yaptık.Herşey çok güzel oldu.Tüm ailenin bir arada olması çok güzel bir şey.
.. .......
İstanbul boğazına girene kadar Karadeniz'in kaba dalgaları bizi biraz salladı fakat boğaza girdikten sonra dalgalar kesildi ve akıntı bize destek olarak hızımızı artırdı. Normalde 4-5 mil olan hızımız bazen 7-8 mile kadar çıkabildi.
Üçüncü köprünün altından geçerken ülkemle bir kere daha gurur duydum. Muhteşem bir eser.
Boğazın iki yakası muhteşem güzellikler sunuyor yine... Çeşitli tonlarda yeşillikler ve renkli çiçekler açmış ağaçlar, tarih kokan muhteşem yalılar..
Nedense bu yalılar bende bir hüzün ve yalnızlık duygusu yaratıyor.
Dikkat ediyorum hiç bir yalıda canlılık yok.Yalılarda yaşayanlar hiç görüntüye girmiyor.Sanki yalıların çoğu terkedilmiş gibi. Çok çok parası olan süper zenginler bu yalıları satın alıp ayda alemde bir kere , dostlarına ve medya yoluyla herkese hava atma partileri yaparsa bu yalıları kullanıyorlar.
Herhalde yalıların keyfini hizmetkârlar çıkarıyor.
Halbuki; torunların ve evlatların bahçede cıvıl cıvıl koşuşturduğu bir görüntü ne kadar güzel olurdu. Ama ne mümkün. Çocuk dahi yapmıyorlar ki... Aileler artık 2 kişiden oluşuyor. Çoğunlukla da boşanıyorlar. Gençler dahi yalnız yaşamayı tercih ettiği için yeni yapılan binalarda bol bol 1+1 hatta 1+0 daireler satılıyor. Her bireye bir ev, her eve ayrı ayrı buzdolabı, televizyon , mobilya vs. vs.
Tüm paralar üç beş holdinge. Ne kadar güzel bir sistem?
Bir ay çalış, maaşı al, gelen 30 gün içinde aldığın paranın tamamını harca, yetmez biraz da kredi alırsın. Ay sonu gelmeden aldığın para fazlasıyla tekrar geldiği yere dönüyor. Peki biz niye 30 gün deliler gibi çalıştık? Nereye doğru gidiyoruz bilmem?
Neyse ki biz nereye gittiğimizi biliyoruz.
Allah nasip ederse hedefimiz Fethiye.
Kısmetse kelebekler vadisine ve dünyanın en güzel yerlerinden birisi olan Göçek koylarına ulaşmayı planlıyoruz. Gayret bizden...
Saat 11 gibi Sarayburnu'nu dönüyoruz.
3 saatte buraya gelmek hiç fena değil. Trafik çok tıkalı olduğunda arabayla buraya gelmek te bazen 3 saati bulabiliyor di mi?
Bizim teknenin en hızlı hali bu olsa gerek.
Saat 13 gibi Yeşilköy açıklarındayız. Uçaklar üzerimizden inişe geçiyorlar. En hızlı ile en yavaşın yolu burada kesişmiş oldu. Ama biz bedava gidiyoruz. Biraz hızlı yürüyen bir kişi bizimle birlikte gidebilir. Fakat biz 2 tonluk evimizi yanımızda taşımış gibi oluyoruz. Hem de masrafsız..Gönlümüzce..
Hava oldukça sakin.Buraya kadar rüzgâr hafif te olsa arkamızdan bize destek oldu.
Büyük çekmece gölü civarında rüzgâr tersine dönmeye başladı. Genelde olduğu gibi gölün önlerinde deniz çalkantılı olmaya başladı. Rüzgâr sertleşti ve karşımızdan geliyor. Hızımız 5 milden 4 e düştü.
Saat 16 gibi Güzelce önlerinden geçiyoruz. Yola çıkarken her zaman yaptığımız gibi şartlara bağlı olarak birden fazla hedef belirliyoruz. Bugün iyimser hedefimiz Marmara Ereğli'si idi.
Fakat bugün havanın kısmen bulutlu olması nedeniyle güneş panellerinden elde ettiğimiz enerji biraz düşük oldu. Öğleden sonra rüzgâr devamlı karşımızdan geldiği için dezavantajlı idik..
Bu nedenle Silivri'ye yönelmeyi tercih ettik. Risk almıyoruz.
Açıkta sahil güvenlik botu görünüyor. Bottan ayrılan küçük bir botla bize doğru gelen görevliler bir iki balıkçıyı denetledikten sonra bizi de durdurdu. Evraklarımızı kontrol ettiler ve yangın söndürücü ile can yeleklerini sordular. Hepsi fazlasıyla mevcut olduğu için rahatız. Bottaki personel teknemizle çok ilgilendiler. Anladık ki bizim tekneyi biraz da meraktan durdurmuşlar. Merak ettikleri şeyleri sorup cevaplarımızı aldıktan sonra teşekkür edip uzaklaştılar. Son derece nazik davrandılar. İçimiz ferahladı. Genelde yetkililerin üstten bakan tavırları bizi rahatsız ediyor.
Saat 19 gibi Silivri limanına giriyoruz.Limanda yavaşça bir tur atıp kimseyi rahatsız etmeden demir atabileceğimiz bir yer seçiyoruz. Liman ve benzeri yerlerde yavaş gidip dalgalarla diğer tekneleri rahatsız etmemek en önemli kurallardan biridir.
Genelde mümkün olursa ıssız köşelere demir atmayı tercih ediyoruz.
Demir attıktan sonra kıyıdaki kayalara da bağlanıyoruz.
Tekne yerini bulunca eşim iftar hazırlıklarına başladı.İkimiz de oruçluyuz.Yolculuk oruç açısından bizi hiç zorlamadı. Hava serin ve rüzgâr kuvvetli olduğu için iftarı kamarada yapmayı tercih ediyoruz.
Yemekten sonra çay bardağı elimde iken bir kaç kez uyukladım. Bardağı bırakıp derin bir uykuya dalmışım. Uykuya dalmak değilde bitmek gibi bir şey.. Vücudum pes etti sanki.. Birisi düğmeye bastı ve beni kapattı. Ta ki sahur için telefonun alarmı çalana kadar..
Çok güzel bir “ilk gün” oldu.
İnşallah hep böyle güzel devam eder..
-------------------------------------------------------------------------------------------
11 Haziran 2016 Silivri den çıkış;
Deliksiz bir uyku ve sahurun ardından sabah 8 de Silivri'den demir aldık.
Rüzgar karşımızdan hafif esiyor. Hedefimiz Hoşköy.
Saat 11 gibi Marmara ereğlisini teğet geçiyoruz. Sağa bakarak geçen yıl burada yaşadığımız anıları tazeliyoruz.
Salmayı ilk olarak burada dibe vurmuştuk. Gece yarısı askerler tarafından demirlediğimiz yerden kovulmuştuk vb...
Tatsız gibi görünen ama bize ders veren küçük aksilikler...
Burayı geçince etrafımızda yunusları görmeye başladık. Geçen sene de bu civarlarda bize eşlik etmişlerdi.
Yolumuzu uzatmamak için sahile yanaşmadan direkt olarak hedefimize gidiyoruz. Fakat ilginç bir durum var; etrafta hiç gemi yok.
Halbuki Marmara adası yönüne baktığımız zaman , normalde her an üç beş büyük gemi görürdük. Ufuk hattı hiç böyle boş olmazdı.
Biz bu sakinlik üzerine konuşurken Tekirdağ tarafından portakal renkli bir gemi bizim tarafa doğru gelmeye başladı.Tekirdağdan Marmara adasına araç taşıyan feribot olduğunu düşünerek yolunu kesmemek için yavaşladık fakat o yine bize doğru geliyor. Tekrar dümen kırıp ona yol vermeye çalıştım fakat gemi ısrarla bize doğru geliyor. Hatta diyebilirm ki resmen korsan gemisi gibi önümüzü kesti. Tekirdağ tarafındaki bir iki gemiden başka etrafta hiç gemi yok. Geminin kaptan köşkünün kapısı açıldı ve dışarı çıkan birisi el kol hareketleriyle birşeyler söylemeye çalışıyor. Kafamız karıştı , 158 den sahil güvenliği arayıp durumu anlattık. Meğerse bu bölgede sismik araştırma yapılıyormuş. Bu nedenle bu bölge yasak bölge imiş. Bu gemi de ana gemiye yardım eden yani yol güvenliği sağlayan destek gemilerinden birisi imiş.
Bize el kol işareti yapan adam bu sefer elindeki telsizi göstererek işaret yapıyor, ben de telsizimiz olmadığını anlatmaya yönelik hareketler yapıyorum. Adam içeri girdi, çıktığında elinde megafon vardı. İngilizce olarak durumu anlatıyor ve Tekirdağ tarafına doğru yani geriye gitmemizi söylüyor.
Nihayet anlıyoruz ki etraftaki hareketsizliğin nedeni “Barbaros Hayrettin Paşa” araştırma gemimizin gerçekleştirmekte olduğu sismik araştırma faaliyeti imiş ve biz de cehaletimizin ve ihmalimizin sonucu olarak yasak bölgeye girmişiz. Halbuki yola çıkmadan önce “seyir, hidrografi ve oşinografi dairesi”nin web sitesinin kısa yolunu bilgisayarıma kaydetmiş ve zaman zaman burayı kontrol etmeyi kararlaştırmıştım fakat hiç bakmadım.
Adam megafonla gemiye yaklaşmamızı söyledi. Çok nazik konuşan birisi idi. Ama şunu düşünmeden de edemiyor insan; neden Türkçe konuşan bir personel koymazlar.
Gemiye olabildiğince yaklaştık. Sanki yanımızda 5 katlı apartman var. Balkondaki birisiyle konuşuyor gibiyiz. Bir yandan da sallandığımız için bize ürkütücü geldi. Koca gemi bizi altına alacakmış gibi...
Yaklaşınca muhabbetimiz daha kolaylaştı. Nazik bir dille bize teferruatlı olarak izah etti.
Bizim “Barbaros Hayrettin Paşa” arkasında 2-3 millik bir halata bağlı olarak 7 veya 8 tane iri balon çekerek Tekirdağdan Marmara adasına doğru seyir yapıyor. Bu nedenle bizim ileriye doğru devam etmemiz mümkün değilmiş. Tekirdağ'a dönmek bize gidiş geliş en az 2-3 saat kaybettirecek. Ben de geriye gitmeyip burada beklesem , Barbaros geçip gidince devam etsem olur mu diye sordum. Olur dedi fakat kendi gemisi de yanımızda beklemek zorunda imiş.
Kabul ettik. Yaklaşık 1 saat bu pozisyonda bekledik. Barbaros iyice gözden kaybolmaya başlamıştı. Bu arada Tekirdağ tarafından gri renkli ikinci bir destek gemisi yanımıza yaklaşmaya başladı. Megafonlu arkadaş bize bu gri geminin sağından doğru geçebileceğimizi söyledi. Teşekkür edip motoru çalıştırdık. İkinci gemiye yaklaştığımızda bir başka megafonlu arkadaş, ama bu sefer Türkçe olarak bize saydırmaya başladı. Nerdeyse dövecek. Neden yasak bölgeye girmişiz, derhal Tekirdağ sahiline dönmeliymişiz vb. Nazik olsa sanki günaha girer. İngilizce konuşan adamı gel de arama..
Çaresiz yönümüzü Tekirdağ tarafına çevirdik. Artık Hoşköy'e varmamız mümkün değil. Hava kararmak üzere. Halbuki biz bu akşam Hoşköy'de iftara Hasan Kaptan'a sürpriz yapacaktık. Şimdi Kumbağ limanına doğru gidiyoruz.
Limana girince herzamanki gibi diğer teknelerden uzak ıssız bir kenara yanaşmaya çalışırken resmi kıyafetli bir amca bize doğru geldi. Artık biraz tecrübemiz var, meselenin para olduğunu anlıyoruz. Çapayı henüz atmıştım. Bota binip amcanın yanına yaklaştım. Fiyatı sordum, eliyle 1 işareti yaptı. On lira istediğini zannettim fakat emin olmak için tekrar sordum. O tek parmak 100 TL demekmiş. İçimden sıkı bir YUH çekmek geldi. Daha önce yaptığım gibi bu para karşılığında hangi hizmetleri alabileceğimi sordum. Hiçbir hizmet yok. İnsan bari su, tuvalet vs. gibi basit şeyleri söyleyebilir. Bizim ki sadece para tahsili. Hizmet hakgetire...
Eşim böyle durumlardaki davranışımı öğrenmişti artık. Hemen çapayı alıp limanın dışına çıktık. Liman içi zaten güney rüzgarına açık. İçerde de dışarda da sallanacağız öyleyse neden 100 TL vereceğim ki?
Biraz ilerideki plajın önüne çifte demir atıp keyfimize baktık. Limanda giremezdik, burada denizin de keyfini çıkarıyoruz.
Eşim iftar için sofrayı hazırlarken ben de botla sahile çıkıp market alışverişi yapmayı düşündüm.
Sahile ulaşıp bottan inerken tökezledim ve 40-50 cm lik suya boylu boyunca serildim.Derhal yeleğimin cebindeki telefonu kurtarmak için hamle yaptım. Bu telefon da giderse herkes beni tefe koyacak. Suyla buluşan kaçıncı telefonum olacak bu... Hızlı şekilde pilini çıkarıp telefonu kurtarmaya çalıştım.
İnşallah bu sefer kurtarabilirim.
Hemen yolun karşısındaki marketin kapısına vardığımda halim pek komik idi. Üzerimden sular akıyor , ayaklarım kumlu. Bu vaziyette içeri giremem. Market çalışanı bayana rica ettim, istediklerimi kapıya kadar getiriverdi.
Tekneye dönüşte hanımın bakışları anlamlı idi. Küçük çocuklar vardır ya; iki dakika yalnız bırakmaya gelmez, üstünü başını rezil eder. Ben de onlar gibiydim. İki vertigo hastası denizciliğe heveslenirse olacağı budur. İnşallah yollarda vertigomuz nüksetmez.
İftar sonrası ıslak telefonu kuruttum ve topladım. Sonuç iyi. Problemsiz çalışıyor.
Bu moral ve yorgunluk ile sahura kadar rahat ve deliksiz bir uyku.
--------------------------------------------------
12 Haziran 2016 KUMBAĞ – HOŞKÖY
Kumbağ'dan sabah 8.30 da yola çıktık.
Bugün kısa yol alıp Hoşköy'de Hasan Kaptan'a misafir olmayı düşünüyoruz.
Yola çıktığımızda rüzgar hafif idi fakat Uçmakdere civarında hem rüzgar arttı hem de dalgalar kabardı.Bu bölgede genellikle böyle olduğunu duymuştum.
Dalgalar kabardıkça teknenin burnu suya girip çıkmaya başladı. Büyükçe bir dalgaya girdiğimizde önde bağlı olan botun içine su girdi ve botu tutan iplerden birisi koptu. Diğer ip te koparsa bot dalgalara karışacak ve onu kurtarmak bu havada çok zor olacaktı. Hemen dümeni eşime verip ön taraf koştum. Botun bir kısmı suya dalmıştı ve onu yukarı almak beni oldukça zorladı. Artık tedbiri artırıyoruz ve botu iki değil dört iple sağlama alıyoruz. Bu da bize yeni bir ders oldu.
Hoşköy'e öğle saatlerinde varıp limana girerken Hasan kaptan'a selamımızı verip eski bir tekneye bağlanıyoruz.
Hasan Kaptan teknesinde bozuk olan mazot pompası ile uğraşıyor.
Tamirci çağırmış fakat işi zor. Akşama kadar bu tamiratla uğraştılar.
Biz de bu arada köyü gezdik.
İftardan sonra teknemizin yanındaki çay bahçesinde çayımızı içtikten sonra Dondurmacı Veyis'in yolunu tutuyoruz.Adamın dondurmaları nefis.
3 top dondurma 3 lira. Biraz önce içtiğimiz bir fincan çay da 3 lira. Kıyaslama yaparsak dondurmanın emeği ve maliyeti çok daha yüksek. Hem de çok leziz. Bana kalırsa tercihimi hep dondurmadan yana kullanırım.Bu kadar reklamdan sonra işletme sahibini tanıdığımı düşüneceksiniz.Tanışmıyoruz; fakat doğruya doğru; adam işini güzel yapıyor. Biz de hakkını vermeye çalışıyoruz.Ellerine sağlık..
Sabah erken yola çıkacağız. Bu nedenle erken yatıyoruz.
-----------------------------------
13 Haziran 2016 HOŞKÖY- LAPSEKİ
Sabah 5.30 da Hoşköy'den ayrılıyoruz. Bugün hava güzel fakat yarın yağışlı ve rüzgarlı olması bekleniyor. Muhtemelen bu akşam vardığımız yerde fazladan bir gün daha kalmak zorunda olacağız.Rüzgar genellikle karşımızdan geliyor fakat çok şiddetli değil. Güneşli bir gün olacağı için inşallah oldukça uzun mesafe katedebileceğiz.
Yolda yine yunuslar bize eşlik ediyorlar.
Çok şükür yolda hiç bir olumsuzluk yaşamadan saat 14 te Lapseki limanına giriyoruz. Bu liman boğazdan geçerken hiç dikkat çekmiyecek şekilde gizli bir köşeye inşa edilmiş. Çok dikkat edilmezse hiç görülmüyor.Liman içi çok rahat. Sığ olduğu için sanırım; hiç büyük tekne yok. Bizim için son derece uygun bir liman.
Demirledikten sonra küçük bir tekne yanımıza yanaştı.Teknedeki delikanlı halimizi hatırımızı sorup bir ihtiyacımız olursa karşıdaki barakada olacağını söyledi. Doğrusu çok hoşumuza gitti. Hem teknemizi merak etmiş hem de selam vermek istemiş. Selam verenleri çok olur inşallah.
İftar yaklaşırken eşim yemek hazırlıklarını tamamlıyor ve güneşin batışında oluşan nefis renkli görüntüleri fotoğraflayıp arkadaşlara gönderiyor. Gerçekten renkler göz alıcı. Fakat biliyoruz ki bu nefis renkler gelecek kötü havanın habercisi.
Gece rüzgar oldukça kuvvetlendi. Fakat yerimiz iyi. Rahat bir gece geçiriyoruz.
---------------------------------
14 Haziran 2016 LAPSEKİ
Sabah uyandığımızda deniz süt liman. Fakat meteorolojiden biliyoruz ki biraz sonra beklenilen rüzgar ve yağış gelecek. Bugün hava tamamen bulutlu geçecek. Bu nedenle yola çıkmayıp bugünü de Lapseki'de geçireceğiz.
4 günlük yorgunluktan sonra bu mola bana çok iyi geldi. Bugün hem dinlenmeyi hem de çarşıya çıkıp alışveriş yapmayı planlıyoruz.Öğleye doğru botla kıyıya çıkıp çarşı yönünde yürüyüşe başlıyoruz. Aniden bardaktan boşanırcasına sağanak yağmur bastırıyor fakat biz hazırlıklıyız, yağmurluklar üzerimizde.
5 dakikalık yürüyüş sonrası feribot iskelesine ulaşıyoruz. Buradan kalkan feribotlar Gelibolu'ya gidiyorlar.İskeleden sonra şehir başlıyor.İçeriye giden sokaklardan birisine dalarak merkeze ulaşmayı düşünüyoruz.Etrafta alışveriş yapabileceğimiz dükkanlara ulaşınca bir miktar alışveriş yapıyoruz . Geri dönmeyi düşünürken semt pazarını farkediyoruz.Bugün Lapseki'nin pazarı imiş. Eşim taze sebze ve meyvelerden taşıyabileceğimiz ve koruyabileceğimiz kadar alıyor. Birazcık alışveriş yapalım derken ikimizinde elleri poşetlerle dolu olarak yavaş yavaş limana doğru yürümeye başlıyoruz. Dönüşte de yağış devam etti fakat biraz önceki kadar şiddetli değildi.Bu yürüyüş bize çok iyi geldi. Teknede dar alanda bu yürüyüşlere hasret kalıyoruz.
Akşam saatlerinde yağış durdu ve hava sakinledi. Yarınki güzel hava şimdiden kendini göstermeye başladı. İnşallah yarın Çanakkale boğazını geçeceğiz.
Gecemiz sakin ve huzurlu geçti. Lapseki limanının sükûneti bize çok iyi geldi.
Orucun etkisi herhalde; erkenden uyuklamaya başlıyorum. Eşim benden iyi. Ben erkenden uyuyorum. Hani derler ya; tavuklarla yatıp, horozlarla kalkmak diye... Ben öyleyim işte.
--------------------------------
15 Haziran 2016 LAPSEKİ-BOZCAADA
Sabah 6 da lapsekiden yola çıkıyoruz. Hava ve deniz çok sakin.
Boğazın sol kıyısını takip etmeye karar verdik.
Çanakkale boğazını sorunsuz geçiyoruz.
Geçen yılki seyahatimizde sığlıklardan çok çekmiştik. Sık sık salmayı dibe vurmuştuk. Bu seferimizde bu riski azaltmak için derinlik ölçme cihazı almak istedik fakat adı “derinlik ölçme cihazı “ olan aletler çok pahalı geldi bize. Biz de internetteki bazı sitelerde tavsiye edilen “balık bulucu cihaz” satın aldık. Fiyatı 500 TL civarı olan bu alet balıkları göstermek yanında derinlik te gösteriyor ve sığlık alarmı da verebiliyor. Örneğin aleti 5 mt ye ayarladığımızda derinlikl 5 mt nin altına düştüğünde sesli ve görsel alarm vererek bizi uyandırıyor.
Bu alet çok işimize yaradı. Demir atacağımız yerlerde de bize çok faydalı oldu.
Çanakkale boğazından çıkıp güneye dönünce kıyıdan oldukça uzak gidiyoruz. Artık Ege'de olduğumuz dalgalardan belli. Bizi oldukça sallıyor. Epeyce sallanmamıza rağmen herhangi bir sorun yaşamadan saat 16.30 gibi Bozcaada'ya ulaştık. Limanın kuzeyinde kalenin hemen arkasındaki plaja demir attık. Burası bizim için çok keyifli bir yer oldu. Sahil ve çarşı yakın. Temiz olan denizde yüzüp serinledik.
İftardan önce botla sahile çıkıp marketten içme suyu ve diğer ihtiyaçları aldım. Akşam eşimle kıyıya çıkıp çarşıda gezinti yapıyoruz.
Dondurma yemek ikimiz için de ayrı bir zevk. İkimiz de tatlıyı seviyoruz ama dikkat etmek zorundayız. Genelde sütlü tatlılar favorimiz. Meselâ ben her dînî bayramda sütlâç sayesinde 4 günde 4 kg alıyorum. Daha sonra 2 ay geri vermeye çalışıyorum.Bu nedenle tüm tatlılardan uzak durmaya çalışıyoruz fakat dondurmaya gelince frenlerimiz tutmuyor. Denizde akşam yürüyüşü ve dondurma keyfi bizim için apayrı bir lüks. Bizim lüksümüz de bu kadar işte...
-----------------------------
16 Haziran 2016 BOZCAADA – (poyraz adası)- AYVALIK
Sabah 6 da Bozcaada'dan ayrılıyoruz.
Deniz süt liman.
Saat 9 gibi Babakale'ye yaklaşırken sahil güvenlik botu bizi durdurdu.Oldukça irikıyım bir bot bize bordaladı. Kaptan Ersin komutan Bozcaada ekibindenmiş. Sırf meraktan bizi durdurduğunu söyledi. Çok nazik ve insancıl bir asker. Teknemize davet ettik. Çok ilgilendi. Ben de kısa sürede verebileceğim teknik bilgileri aktardım. Çok beğendiğini söyleyerek bizleri tebrik etti. Bize çikolata ve keklerden oluşan ikramlıklar sundular.
Bu davranışlar bizi onore etti ve ordumuza olan sevgimizi daha da artırdı. Dönüşte bizi Bozcaada'ya davet etti. Dönüşte inşaalah ziyaret etmek istiyoruz.
Müsaade alarak onları videoya kaydettik. Ersin komutanın botu sahil güvenliğin en hızlısı imiş. Saatte 56 mil hız yapabiliyor. Yani 100 km hızla giden bir otomobil gibi. Arkasından havaya fırlattığı suyun boyu neredeyse teknenin boyunun 3 katı. Denizde müthiş bir görüntü oluşturuyor. Allah yardımcıları olsun.
Sahil güvenlik ayrılalı 5 dakika olmuştuki aniden iki motorumuzdan birisi sustu.Hava güzel olduğu için rahatça durup motoru inceledim.
Çok ilginç bir arıza metdana gelmişti. Motorun üst kısmındaki iki kapak da havaya kalkmış ve kısmen parçalanmıştı.Anlaşışıyordu ki motorun alt kısmından yukarı doğru müthiş bir basınç oluşmuş ve kapakları fırlatmıştı.Bu arada 100 A lik sigorta da atmıştı. Bozuk motoru havuzluğa alıp tek motorla yolumuza devam ettik. Bu arıza hızımızı %20 kadar azalttı ve ön lastiği patlak otomobil gibi tekneyi sürekli sola çekmeye çalışıyor. Ben de mecburen dümeni sürekli sağa bastırmak zorunda kalıyorum. Teknemiz sola kolayca dönüyor fakat sağa dönmemek için direniyor.
Behramkale açıklarında rüzgar iyice şiddetlendi ve dalgalar sarsmaya başladı.
Motor arızası ile ilgili satın aldığımız firmayla irtibata geçiyoruz ve servis elemanına durumu anlatmaya çalışıyorum fakat o da bir yorum yapamıyor. İlk fırsatta motoru inceleyip teşhis koymaya çalışacağım.
Bu arızanın tedirginliği ile Ayvalık adalarından birisi olan Poyraz adası'na saat 18 gibi ulaşıp demirliyoruz. Adından da anlaşılacağı gibi bizi poyraz rüzgarından koruyarak sakin bir ortam sunuyor.
Motorla daha sonra ilgilenmeye karar verip kendimi serin sulara bırakıyorum. Sahile çıktığımızda kıyılarda göçmenlerin ardında kalan çok sayıda can yeleği, şambiyel vb. malzemeler var. İlaveten bol miktarda çöp. Bu ıssız ada bile kirlilikten fazlasıyla nasibini almış.
İftardan önce bozuk motora bir göz attım fakat arıza ciddi görünüyor. Artık yarın devam edip birşeyler yapmaya çalışacağım.
Bu moral bozucu şartlarda bile erkenden uykuya dalıyorum.
Sabah ola hayrola...
-----------------------------------------
17 Haziran 2016 POYRAZADA- CUNDA- AYVALIK– ÇIPLAKADA
Sabah kalkar kalkmaz arızalı motorla ilgilenmeye başlıyorum. Havuzluktaki seyyar masamız benim küçük atölyem oldu. Motoru inceleyip soruna teşhis koymaya çalışacağım. Öğle vakti yaklaştı ve ben henüz kesin bir şey elde edemedim. Üst kısımdaki elektronik devrede herhangi bir yanık patlama vs. görünmüyor. Sorun motorun olduğu alt kısımda. Bu alt kısımda oluşan arıza nedeniyle meydana çıkan yüksek basınç üst kapakları yerinden kopartmış ve fırlatmış.
Bu arızanın nedeni motora giren su olabilir. Henüz bir yılını doldurmamış böyle pahalı bir motorda böyle saçma bir arıza nasıl oluşabilir aklım almıyor.
Bugün cuma ve ben cuma namazı için cunda adasına ulaşmaya çalışacağım. Hemen yola çıkıyoruz.
Çok şükür amaçladığım gibi cuma namazını cunda adasının sahilindeki tarihi camide kılıp ardından arızalı motoru kargoya vermek üzere Ayvalık'a doğru yola çıkıyoruz.
Kargoyu teslim ettikten sonra körfezden çıkıp güneydeki Çıplakada'ya gidiyoruz. İftar saati de yaklaştı. Bu akşam çıplakada'da kalacağız.
Issız yerlerde kalmak ikimizin de hoşuna gidiyor. Çok kalabalık ve gürültülü yerler bizi sarmıyor hiç.
----------------------------------------------
18 Haziran 2016 AYVALIK– (ÇIPLAKADA) - KARABURUN
Sabah 7.30 gibi yola çıkıyoruz. Deniz çarşaf gibi. Umarız akşama kadar böyle devam eder.
Problemsiz ve sakin bir seyahat sonrası akşam 18.30 gibi Karaburun yeni limana (Tepeboz) ulaştık.
Liman girişinde sol tarafa demir atmaya çalışırken sağdaki mendirek ucundan bir beyefendi bizi sağ tarafa bağlanmaya davet etti. Beyefendi tabirini özellikle kullandım çünkü limanlarda duymaya alışık olmadığımız bir şekilde nazik konuşan benim yaşlarımda bir beyefendi idi. Su ürünleri kooperatifi başkanı imiş. Kendisine buradan da çok teşekkür ediyoruz.Teknemizi uzun zamandır kullanılmadığı belli olan büyükçe bir balıkçı teknesine borda ettik.Böylece sahile çıkmamız ve ihtiyaçlarımızı karşılamamız çok kolay oldu.
Yandaki tekne bizden yüksek olduğu için bundan istifade ederek güneş panellerimin kontrolunu da merdivene gerek olmadan rahatça yapabildim.
Akşam iftarımızı limanını dibindeki sahil lokantasında yaptık. Bize yakın olan daha güzel görünen bir lokantada toplu iftar programı vardı. Gönlümden geçen o kalabalığa karışıp birlikte iftar yapmak idi. Büyük bir ihtimalle iftar sahibi de bundan memnun olurdu. Fakat bendeki medeni cesaretsizlik ya da beleş şeylerden uzak durma isteği ya da tatsız bir durumla karşılaşma ihtimali vs. vs. adına ne dersek diyelim; bu kalabalığa karışamadık ve uzaktaki lokantada çok sayıda kedi ile beraber tek başımıza iftar yaptık. Oruçlu olduğumuzu öğrenen lokanta çalışanı ya da sahibi bayan bize ikram olarak çorba sundu. Bu da yemeğimize güzellik kattı.
---------------------------
19 Haziran 2016 KARABURUN - ALAÇATI
Sabah 7.30 da Karaburun Tepeboz limanından demir aldık.
Akşam üstü 17.30 gibi Alaçatı körfezinin girişine sol tarafa demir attık.
Son saatlerde rüzgar şiddetini oldukça artırdığı için körfezin iç kısımlarına gidemedik. Alaçatının meşhur rüzgarı tam karşıdan geliyor ve bizi çok yavaşlatıyordu. Bana kalsa biraz daha giderdim fakat eşim dalgalı havalarda tedirgin oluyor. Bu nedenle güvenli bulduğumuz yere demir atıyoruz. Etrafımızda toprağın rengi bembeyaz. Çok güzel bir manzara. Sanki kireç ocağının ortasındayız.
Hemen yakınımızda büyük bir inşaat var. Sanırım büyük bir otel olacak. Sahillerde bu kadar iri ve sevimsiz tesisler yapılması birileri için kârlı olabilir ama toplum için, çevre için, dünya için iyi olup olmadığı üzerine kafa yormak lazım... Bir diğer sorun da otel yapılan sahillerin otel müşterisi dışında herkese kapalı olması. Kanunlar her ne kadar “sahiller herkese açıktır” dese de pratikte hiç bir otelin önüne dışarıdan giremiyoruz. Ne karadan ne de denizden.. Sanki oralar yasak bölge. Özellikle bodrum yarımadası böyle.
-------------------------------
20 Haziran 2016 ALAÇATI - KUŞADASI
Sabah 7 de Alaçatı'dan demir aldık. Nisbeten sakin bir havada başlayan seyahatimiz öğleye doğru artan rüzgar ve dalgalarla devam etti. Saat 14 civarında Doğanbey burnunu geçtik. Akşama doğru Kuşadasına vardık. Kalenin sağ tarafındaki koya demir attık.
Genellikle hergün yaşadığımız meteorolojik tablo bugün de tekrarlandı. Öğleden sonra kuvvetli rüzgar ve dalgalar eşliğinde seyahatimizin bu etabını tamamladık. Bu nedenle hedefe varışımızda genellikle yorgun oluyoruz.
Akşam kalenin aydınlatma ışıklarını ve içeriye doğru uzanan şehrin renkli ışıklarını seyrederek çabucak gelen uykuma erkenden yenik düşüyorum.
---------------------------------------------------
21 Haziran 2016 KUŞADASI – DİDİM
Sabah 7 de Kuşadası'ndan demir aldık.
Saat 10 civarı Kuşadası milli park burnunu döndük. Milli parkın karşısında 1 mil kadarlık bir mesafede Yunan adası var. İnsan düşünmeden edemiyor, yüzülerek gidilebilecek mesafedeki bu ada hangi akla hizmet Yunanistan'a bırakılmış. Lozan nasıl bir zafer ki Anadolu'nun doğal uzantısı olduğunu çocukların dahi anlayabileceği bu adaları ellerimizle onlara hediye ettik.Şimdi ise 6 mil 12 mil kavgası yapıyoruz. Kardak denen üstünde ot dahi olmayan kayalıklar için çekilen sıkıntıları hatırlarız. Neredeyse İstanbuldan yola çıkan gemilerimiz Yunanistan'dan izin almadan İzmir'e gidemiyecek.
Bu duygularla burnu dönüp Didim'e yöneldik. Saat 18 gibi Altınkum sahiline demirledik. Burada yelken kulübü işleten bir arkadaşla buluşacağız. Biraz sonra onunla irtibat sağlayıp teknemizi biraz geride kalan yelken kulübünün iskelesi yakınına demirledik.
Bu akşam burada kalacağız.
Etrafımızda yelken eğitimi almakta olan minikleri seyretmek çok keyifli oluyor.
Arkadaşımızla buluştuktan sonra alışveriş için sahile çıktık. Biz marketlerin olduğu bölgeye ulaşıncaya kadar iftar saati de yaklaşmış oldu. Etrafta iftar yapabileceğimiz uygun bir lokanta arıyoruz fakat uygun bir yer bulamadık. Sadece barların yoğun olduğu sokaktaki içkili ve gürültülü barlar var. Sonunda bir seyyar satıcıya sorduk ama o da etrafta lokanta benzeri bir yer olmadığını söyledi, fakat yakın bir tatil sitesinin içinde tabldot benzeri bir yer varmış, orayı deneyelim dedik. Gerçekten dışarıya tamamen kapalı görünen bir yazlık sitenin girişindeki güvenlik personeline soruyoruz, içerde havuz kenarında kafeterya/bar şeklinde bir yer varmış. Orada yemek yiyebileceğimizi söyledi. Bizim için ilginç ve keyifli bir yemek idi. Bir barda iftar yapmak bizim için güzel bir hatıra oldu.
Yemekten sonra alışverişimizi yapıp ellerimizde çok sayıda poşet ile tekneye dönüyoruz. Sırada su ihtiyacımızı karşılama işi var. Arkadaşımızın tesisinden kolayca su kaplarımızı dolduruyoruz.
Teknedeki en önemli faktörlerden birisi su bulabilmek. Her gittiğimiz yerde su kaynaklarını araştırmak bizim ilk işimiz oluyor genellikle...
Didim çok güzel ve yoğun bir yer fakat arkadaşımızın bir uyarısı bizim için şaşırtıcı oldu. Gece botu tekneye almamızı tavsiye etti. Geceleri bot hırsızlıkları oluyormuş. Çalamazlarsa da botları delip zarar veriyorlarmış. İstanbul'da olsa pek şaşırmayız ama böyle nezih bir tatil beldesinde gerçekten üzücü bir durum, fakat gerçek bu.. Botumuzu yukarı alıp ondan sonra uykuya geçiyoruz.
------------------------
22 Haziran 2016 DİDİM - BODRUM
Sabah saat 8 de Didim'den yola çıkıyoruz. Hedefimiz Bodrum.
Saat 11 gibi Yalıkavak'tan geçiyoruz. Rüzgar şiddetlendiği için normal hızla ilerliyemiyoruz.
Saat 14 civarı Akyarlar'a demirledik.
Turgutreis önlerinde dalgalar bizi oldukça yordu. Bu nedenle gözümüze kestirdiğimiz ilk koy olan Akyarlar bize cazip geldi. Akyarlarda demirlemeye uygun iki koy var, biz güneye açık olan birinci koyu tercih ettik. Doğuya açık olan ikinci koyun demirlemek için daha da uygun olduğunu sonradan öğrenmiş bulunuyoruz.
Koyun girişinde soldaki yarımadaya yerleşmiş olan tatil köyü mimarî açıdan nisbeten hoşumuza gitti. Sağ tarafta daha büyük bir lüks otel var. O da çevre uyumu açısından gözümüzü rahatsız etmedi. Bunları söylememin sebebi; Bodrum yarımadasının tamamında gözümüze çarpan otellerin genellikle çevreye uyumsuz, kaba saba , gösterişli binalar olması. Bu koydaki görüntü bu nedenle hoşumuza gitti.
Eşim mimar olduğu için biz gezdiğimiz yerlerdeki göze batan binalarla estetik açıdan ilgileniyoruz. Bunlar bizim için sohbet konusu olabiliyor.
Gecemiz sakin geçti. Buna benzer otellerin ve tesislerin olduğu koylarda genellikle aşırı gürültü gecenin geç saatlerine kadar rahatsız edici olabiliyor. Burada rahat bir uyku çektik.
-------------------
23 Haziran 2016 BODRUM – DATÇA ( Knidos)
Sabah 7.30 da Akyarlar'dan ayrıldık. Hedefimiz Datça yarımadasının en uç kısmındaki Knidos'a varabilmek. Daha önce karadan Knidos'a gitmiş ve tekne ile bu güzel tarihi koyda olabilmeyi hayal etmiştik.
İnşaallah bu gün bu hayalimizi de gerçekleştirebileceğiz.
Daha ileri gitmeyi bu nedenle düşünmedik. Diğer bir neden de Knidos'tan sonra Datça sahillerinde sığınılacak ve demir atılacak fazla seçenek olmaması. Knidos'un güneyi Akdeniz kabul ediliyor. Ne de olsa açık deniz... Şakası olmaz. Her ne kadar meteorolojiyi takip etsek te bazen onlar da hata yapabiliyor. Öğleden sonra gelecek dedikleri fırtına 5 saat önce sabahtan gerçekleşebiliyor. Adı üstünde; “meteorolojik tahmin.” Asla %100 garanti değil.
Acemilikten dolayı Midilli açıklarından geçerken Yunan karasularına girmeyelim diye ince hesaplar yapmaya çalışmıştım. Ben uzaklardan geçerken pek çok teknenin adaya çok yakın geçtiğine şahit oldum. Daha sonra araştırdım ki; biz de yakından geçebilirmişiz. Denizcilikte “innocent passage” yani “ masum geçiş” veya “zararsız geçiş” diye bir kural varmış. İç sulara, koylara girmeden, demir atmadan Yunan adalarının yakınından geçebiliyormuşuz. Bunu öğrendiğim için Kos adasına oldukça yakın geçiyorum. Siz yakın dediğime bakmayın yarım milden fazla yaklaşmıyorum. Bizim koca koca balıkçı tekneleri benden daha yakın geçiyorlar. Geçerken Yunan köylerini seyretmek de ayrı bir güzellik oluyor. Keşke ilişkilerimiz daha sıcak olsa da komşuluğun tadına varabilsek.
Kos adasını geçerken kıyıda toprak üzerinde oluşturulmuş çok büyük bir yunan bayrağı figürü gözümüze çarpıyor. Uzaktan beyaz bir çarşaf gibi görünmüştü fakat yaklaşınca bunun bir bayrak olduğunu anlayabildik. Yunan bayrağı mavi beyaz çizgilerden oluştuğu için uzaktan bakınca beyaz renk maviyi boğmuş ve bayrağın tamamı beyaz gibi olmuştu.
Knidos feneri yakın gibi görünüyor fakat karşıdan gelen rüzgar ve dalgalar bizi yavaşlatıyor. Hava çok berrak olduğu için feneri çok uzaktan görebiliyoruz. Yakın gibi görünen fenere ulaşmamız oldukça zaman aldı. Saat 11 civarı ancak fenere ulaştık. Buruna yaklaştıkça rüzgar ve dalga arttı. Ben bu çaptaki dalgalardan hiç tedirgin olmuyorum. Gerekirse teknenin yönünü biraz çevirip dalgadan en az etkilenecek şekilde gitmeye çalışıyorum. Fakat eşim yarım metreyi aşan her dalgada tedirgin oluyor. Onun esas korkusu ikinci motorun da bozulup uygunsuz bir yerde bizi sıkıntıya sokması. Bu ihtimal beni de düşündürmüyor değil. Alman motora güvenim kalmadı.
Yine de sorunsuz bir şekilde Knidos burnunu dönüyoruz.
Koya yaklaşınca dalgalar etkisini kaybediyor ve eşim video çekimi yapmaya başlıyor. Dalgalı denizde video çekmek pek aklımıza gelmiyor. Ben sürekli dümenle uğraştığım için, eşim de gözünü denizden ayırmadan pür dikkat beni ve teknenin yönünü takip ettiği için video ile uğraşamıyoruz. Hatta ; bazen başka bir şeyle ilgilenip gözümü denizden birazcık ayırdığımda tekne hemencecik burnunu yanlış tarafa çeviriveriyor. Bu durumda eşim hemen beni uyarıyor.
Seyahate çıkmadan önce özellikle “uzaklar 2” nin dünya seyahati videolarını seyretmiştim.Çok profesyonel olan“Osman Atasoy kaptan” ve yol arkadaşı da Horn burnundan Antarktika'ya geçerken fırtına nedeniyle video çekmeye fırsat bulamamışlardı. Biz 1,5 mt lik dalgalarda çekemedik , onlar hertaraftan tokat gibi gelen 10 mt lik dalgalarda nasıl gidebildiler inanılmaz bir şey.. Helal olsun demekten başka bir şey aklıma gelmiyor. Biz bir kaç aylık yaz dönemi seyahatimizde dahi zorlanıyoruz. Onlar yıllarca süren dünya seyahatini büyük bir başarıyla tamamlayıp bir de Antarktika'ya uzanıverdiler ! Acemi ile usta farkı. Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?
Pek çok arkadaşım bizim bu seyahatimizi korkutucu buluyor. Yola çıkarken bize vazgeçin diyenler dahi oldu. Fakat şu ana kadar edindiğim sınırlı tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki; bizim yaptığımız bu seyahatin riski İstanbul'da Beyoğlu'nda ya da Bağdat caddesinde yarım saat yürümekten daha az riskli. Emin olun gerçek bu. İnanmıyanlar araştırsın; son bir yıl içinde Ege sahillerinde bizim gibi teknesiyle seyahat eden ve bu nedenle hayatını kaybeden kaç kişi var? Bir de Beyoğlu'nda veya Bağdat caddesinde bıçaklanan, kafasına cam düşen, duvar çöken, ya da şımarık gençlerin arabalarının altında kalan kaç kişi hayatını kaybetmiş ?
Eğer Sadun Boro üstadımız sadece pusulası ile 1960 lı yıllarda 10 mt.lik Kısmet'le dünya seyahatini gerçekleştirmeseydi , bugüne kadar teknesiyle dünya seyahati yapan vatandaşlarımızın kaç tanesi buna cesaret edebilirdi?
Biz Akdeniz'e ulaşmayı marifet sayarken adamlar Amerikayı keşfedip kutuplara dahi sahip oldular, biz halâ Piri Reis'le , Barbaros Hayrettin paşa ile övünmekten başka bir şey yapmıyoruz...
...................
Knidos harika bir yer. Tarihle aram pek iyi değildir. Genelde geçmişe değil geleceğe bakmak hayat tarzım olmuştur ,fakat burası büyülü bir yer. Dağlar taşlar konuşuyor.Her taraf tarih dolu.
Bu enfes ortamda yüzmek, balıkları , tekneleri seyretmek, tarihin içinde gezinmek çok çok güzel. Denizin dibi bile tarih dolu...
Sahilde gezintiden sonra akşam yıldızları ve etrafı seyrederek sakinliğin tadına varıyoruz. Çok şükür Akdeniz'e kavuştuk.
--------------------
24 Haziran 2016 KNİDOS- BOZBURUN
Sabah 6.30 gibi Knidos'tan ayrılıyoruz. Deniz çok sakin.
8.30 civarı Palamutbükü açıklarındayız. Sakin ve keyifli bir seyahat yapıyoruz. Rüzgar zayıf fakat karşımızdan geliyor.Akdeniz bu güzel hava ile bize hoş geldiniz diyor sanki..
Saat 12 civarı Simi adasının yanından geçiyoruz. Adaya oldukça yakın geçiyoruz. Uluslararası sularda hiç tecrübemiz olmadığı için Simi adasının güneyinden geçmeye cesaret edemiyoruz. Yanımızda pasaportlarımız yok. Bu acemilikle bir de Yunan polisiyle uğraşmak istemiyorum. Biraz yolumuzu uzatsa da biz adanın kuzeyinden dolaşıp Bozburunu geçmeye çalışacağız.
Simi adasını geçtikten sonra dalgalar kabarmaya başladı fakat yine de rahatsız edecek kadar değil. Keyifli seyahatimiz devam ediyor. Bozburun şehir merkezine girmeden güneydeki burnu dönüp Bozukkale veya Serçe koyuna varmayı planlıyoruz. Güneş güzel, rüzgar zayıf ve dalgalar da iyi sayılır. Bu güzel şartlar altında hiç zorlanmadan saat 15 gibi Bozukkale'ye yaklaşıyoruz. Koyun girişi uzaktan hiç farkedilmiyor. Son yarım saat içinde rüzgar ve dalgalar bizi zorladığı için biraz daha ilerdeki serçe koyuna kadar gitmekten vazgeçip bozukkale koyuna girmeye karar veriyoruz.
Koyun girişinde sol taraftaki tepelerde tarihi duvarlar dikkatimizi çekiyor. Genellikle bu tür doğal limanlar aynı zamanda tarihi yerleşimlere evsahipliği yapmışlar. Bir önceki durağımız Knidos ta benzer şekilde önemli bir tarihi yerleşim yeri imiş. Pek çok doğal limanda bu özelliği görüyoruz. O zamanlarda tek ulaşım şekli denizcilik olduğu için yerleşim yerleri hep kıyılarda ortaya çıkmış.
Koya girdikten sonra daha da emin olduk ki burası önemli bir tarihi yerleşim imiş. Koy oldukça derin ve çok sayıda tekne barındırıyor. Koyun girişten itibaren sol sahili demirlemek için uygun. Sağ sahil biraz dalgaya açık olduğu için tekneler sol tarafı tercih ediyor. Pek çok yekenlinin yanaştığı iskelenin sahibi olan lokantalar da mevcut. Bizim teknemiz küçük olduğu için koyun dip taraflarında nisbeten sığ olan bir yere demirliyoruz. Diğer tekneler çok sığ olan yerlere yaklaşamadıkları için dip kısımlar genelde bizim oluyor.
Demirlediğimiz yerde terkedilmiş bir tesis yıkıntısı var. Karaya çıkıp etrafı geziyoruz. Deniz suyu çok temiz fakat kıyılar kirletilmiş. Hele bir de bunun gibi terkedilmiş baraka yıkıntıları olunca etraf daha da berbat görünüyor. Topluca bir yere atılmış yüzlerce şişe görüyoruz.Kıyıda atılmış tekne motoru dahi gördük.
Çevre genellikle çıplak arazi şeklinde. Sadece tesislerin etrafında biraz yeşillik ve ağaç mevcut. Tepeler hep çıplak. Fakat su çok berrak. Biz de bol bol yüzerek tadını çıkarıyoruz.
---------------------------
25 Haziran 2016 BOZBURUN - KÖYCEĞİZ
Sabah 6 da Bozburun'un güney ucundaki Bozukkale'den demir aldık. Hedefimiz Köyceğiz. Nihai hedefimiz Fethiye idi. Bir günlük yolumuz kaldı fakat Dalyan civarında birkaç günlük kaçamak yapıp ondan sonra tekrar esas rotamıza geri döneceğiz.
Haziran ayını seviyorum ,çünkü günler uzun, güneş bol. Erkenden yola çıkabiliyoruz. Geçen seneki seyahatimi hatırlıyorum da; İstanbul boğazını kuzeye doğru aşmaya çalışırken günler geceye eşitlenmişti ve hava nerdeyse tamamen bulutlu idi.
Şimdi ise ne bulut var, ne de yağış. Tam bize göre...
Epeydir hayâl kuruyordum; teknemle Dalyan'a girmeyi ve Köyceğiz gölünde gezmeyi... İnşallah bugün nasip olacak.
Saat 10.30 civarı Kadırga burnunu geçiyoruz. Hava çok güzel.
Hedefimiz direkt olarak Dalyan ağzı.
Saat 13. 30 da Dalyan girişini aşıyoruz. Aşıyoruz dememin sebebi girişte ciddi bir kum sığlığı var. Bazen salmamız dibe hafif sürterek dikkatlice ilerledik. Diğer teknelerin izlediği yolu takip etmeye çalışacağım fakat o sırada hiç bir tekne giriş yapmıyor.
Daha önce bu sığlığı “Google Earth” te incelemiş ve hangi rotayı izleyip içeri girebileceğim üzerine kafa yormuştum.
Uygulamaya gelince bu araştırmalarım gerçekten işe yaradı. Önceden hazırlanmak her alanda işleri kolaylaştırıyor.
Sığlıktan geçerken hızımı epeyce azalttım ve bir yandan derinlik cihazını takip ederken bir yandan da gözümle deniz dibini ve suyun rengini takip etmeye çalışıyorum. Zeminde çok ilginç kum dilleri mevcut. Birisi soldan sağa diğeri sağdan sola uzanıyor. Bu uzantılar arasında bir sağa bir sola giderek mevcut olan 1 mt derinlikteki doğal kanalı takip etmeye çalışıyorum. Gördüğüm kadarı ile büyük tekneler içeri girmiyor ve çıkmıyor. Dışardaki büyük gezi tekneleri yolcularını indirmek için girişin karşısındaki küçük adada yapılmış olan iskeleyi kullanıyor. Yolcularını buradan botlarla kıyıya transfer edip dalyan içindeki iskelede beklemekte olan gezi teknelerine aktarıyor. Burdan sonrasında dalyan içinde çalışan çok sayıda gezi teknesi var.
Burası görülmeye değer bir doğa harikası. İztuzu plajı denizle gölü ayırmış. Nefis bir plaj. Dışarıda dalgalar kıyıyı dövüyor, içeride müthiş bir sakinlik var.
Yavaş ve dikkatli bir şekilde dalyana girdik. İçerde derinlik 2-3 mt civarında. Bizim için hiç sorun oluşturmuyor. Manzara müthiş. Sağ tarafımız denizle gölü ayıran kumluk. Her taraf kanallar ve etrafını saran sazlıklar.. Yavaş yavaş ilerleyerek görüntünün tadını çıkartıyoruz. Biz bu manzaraya biraz aşinayız. Evimizin olduğu Riva'daki dere de aynı şekilde sazlık bir yer fakat orada düz sayılabilecek tek bir kanal mevcut. Riva deresinde 1 saat süren tekne gezileri yapabiliyorduk.Burada ise kıvrılarak sağa sola giden çok sayıda kanal var. Dar kanallara girip kaybolmak ta var. Navigasyon cihazı burada da işimize yarıyor.
Kanalda biraz yol aldıktan sonra bir kapıdan geçiyoruz. Bu kapı içerdeki balıkların dışarıya kaçmasını engellemek amacıyla yapılmış.
Sık aralıklı çit gibi bir mekanizma. Teknemiz yaklaşınca mekanizmayı kumanda eden görevli güler yüzle hoşgeldiniz diyerek çiti suyun içine yatırıyor ve durmaksızın içeriye giriyoruz. Ardımızdan hemen sistem tersine çalışıp çit ayağa kalkıyor.
Dalyan turistik açıdan son derece popüler bir yer. Yüzlerce gezi teknesi var ve sürekli hareket halindeler. Sert virajlarda aniden karşımıza çıkıveriyorlar. Rüzgar kuvvetli ise bu karşılaşmalar bizi tedirgin ediyor. Fakat karşımızdaki kaptanlar çok tecrübeli. Hiç sorun yaşamıyoruz. Hepsi de yaklaşık 5 mil hızla gidiyorlar. Sanırım yetkililer burada hız limiti koymuş .
Özellikle yabancı turistler Dalyan'a ve gezi teknelerine çok rağbet ediyorlar. Bize göre oldukça yoğun bir yer fakat daha sonra görüştüğümüz kişiler bu sene işlerin kesat olduğunu, Rusya ile uçak krizi ve diğer faktörler nedeniyle turist sayısında önemli azalma olduğunu söylediler.
Dalyanı teknemizle gezmek bize ekstradan keyif verdi. Bol bol fotoğraf çekip arkadaşlarımızla paylaştık, videolar çektik. Dalyan'ın kıyıları estetik açıdan oldukça güzel. Manzara içimizi açıyor. Çevredeki binalar gözümüze batmıyor. Hepsi yeşillikler içinde ve bol çiçekli. Beni rahatsız eden tek şey tabelâ kirliliği ve her yerde şahit olduğum çöpleri suya atma hastalığı.
Buralar tam yaşanacak bir yer. Ama ben bir yerde uzun süre kalmak istemiyorum. İhtiyarlık çağımda içimdeki seyyah ruh hortladı sanki. Her gün farklı bir manzara seyretmek istiyorum. Köyceğize doğru devam ediyoruz. Gölün en dipte batı kıyısında küçük bir ada var. Saat 16.30 gibi adanın arkasında demirliyoruz. Etraf sazlık. Çevrede sandalla balık tutanlar var. Ben de balık tutmaya niyetlendim. İnanılmaz bir şey. İki tane kefal yakaladım. Bir tanesi oldukça iri. Akşam yemeğimiz çıktı. Çok zevkli bir şey. Suyun üzerinde yaşamak ve sudan karnımızı doyurmak..
Bu seyahat boyunca sıcaktan hiç şikayetçi olmadık. Deniz üzerinde herzaman serinlik var. Fakat burada hava biraz bunaltıcı. Göl suyunun sıcaklığı 30 derece. Denemek için yüzdüm, fakat serinlemek bir yana daha da bunaldım. Allah'tan burada öğleden sonraları hep rüzgarlı. Dalyan tarafından kuvvetli rüzgarlar geliyor. Coğrafyanın sağladığı bir avantaj bu. Daha sonra tanıştığım birkaç Köyceğizliden de duydum ki; bu rüzgar olmasa burada yaşanmaz diyorlar.
İstanbuldan yola çıktığımdan beri bir kaç kere teknenin arkasından olta attım fakat hep poşet yakaladım. Bir keresinde de oltanın uç kısmı komple gitti. Belki büyük bir balık aldı götürdü.
İki kefalin verdiği moralle iftarımızı keyifle yaptık ve genellikle olduğu gibi erkenden derin uykuya daldım.
-------------------
26 Haziran 2016 KÖYCEĞİZ 2. GÜN
Dalyan ve Köyceğizin güzelliği bizi etkiledi. Hemen dönmeyip buralarda biraz daha kalmaya karar verdik. Bugün Köyceğiz'de karaya çıkıp köyü gezelim, alış veriş yapalım, dondurma yiyelim istiyoruz.
Sabah sakin gölün üzerinde ağırdan alarak keyif dolu bir kahvaltı yapıyoruz. Nasıl olsa bugün alışveriş yapacağız eldeki malzemeleri bitirsek de sorun değil. Bulunduğumuz yerden demir alıp yarım saat kadar gittikten sonra merkeze yakın bir yerde sahile yaklaşıp demir attım. Teknemiz kıyıya 10-15 mt kadar yakın. Buradan sahile botla çıkıp botumuzu beton duvar şeklinde olan sahile bağlayıp alışverişe gidiyoruz. Hiç acele etmeden köyü biraz dolaşıp ardından alışverişimizi yapıyoruz. Elimizde poşetler ve bir de tekerlekli pazar arabası ağzına kadar dolu. Botun yanına ulaştığımızda biraz şaşırıyoruz. Biz çıkarken çok sakin olan göl oldukça azmış. Deniz tarafından oldukça kuvvetli rüzgar geliyor. Bu gölden hiç beklemediğimiz büyüklükte dalgalar kıyıdaki betona vurup bizim botun içini ,yarısına kadar doldurmuş. Biraz tatsız bir durum. Ben bota atlayıp suyun büyük kısmını boşaltıyorum ama ben boşaltırken bir yandan dalgalar yine doldurmaya çalışıyor. Kıyıda bu iş olmayacak deyip botu çözerek tekneye doğru gidiyorum. Bota çarpan dalgalar beni sırılsıklam etti. Suyun çoğunu boşaltınca tekrar kıyıya yanaşıp eşimin yanındaki malzemelerin çoğunu bota almayı başardım fakat botun içi yine epeyce su doldu. Eşyaları bota aktarıp yine suyu boşalttım ve kıyıya gidip eşimi almayı deniyorum fakat pek mümkün olmadı çünkü onun elindeki çantada telefon, video gibi cihazlar var. Doğrusu onların ıslanması riskini göze alamıyoruz. Hanım da ıslanmaktansa biraz beklemeyi göze alıyor. Böylece ben teknede o kıyıda bir saat daha bekliyoruz. Eşim tekrar çarşıya gidip biraz daha alışveriş yapmayı teklif etti. Nasıl olsa beklemedeyiz. Alışverişe gitti ve pazar arabasını tekrar doldurarak 1 saat kadar sonra kıyıya geldi. Bu arada biz dalgaların ve rüzgarın azalmasını bekliyorduk fakat tam tersine daha da arttı. Rüzgardan dolayı demir tarama riskine karşı ikinci çapayı da attım. Köyceğiz gölü bize hırçın yüzünü gösteriyordu.
Ben teknede hanım kıyıda biraz daha bekledik fakat bu böyle olmayacaktı.
Biraz ilerdeki limana kadar gidip eşimi ordan tekneye almaya karar verdik. Gezi teknelerinin bulunduğu küçük limana girmeyi tercih etmedim çünkü tamamen dolu görünüyordu ve ben dar alanda tek motorla rahat manevra yapamıyacaktım. Kuvvetli rüzgar altında zaten tekne istediğimiz hareketleri yapmakta zorlanıyor. Ön sol lastiği patlak araba gibi, sol tarafa kolay dönüyor, sağ tarafa dönmemek için direniyor. Halbuki çift motorla ne kadar rahat manevra yapıyordum. Olduğumuz yerde tekneyi çevirebiliyorduk. Şimdi kısmen özürlü gibiyiz. Rüzgarlı denizlerde bu durum daha da can sıkıcı oluyor.
Eşim karadan ben denizden ilerliyerek biraz daha uzaktaki barınağa varıyoruz. Fakat bu balıkçı barınağı garip şekilde birkaç teknenin işgali altında. Girişte sol tarafta rahatça girebileceğim iki ayrı rıhtım var. İçerde müsait yerler de var fakat girişe bağlanmış olan tekneler sanki bilerek karşıya da halat bağlamışlar, böylece rıhtıma başka teknenin girmesini engellemişler. Sanki bilerek yapılmış bir şey gibi görünüyor. Muhtemelen yabancı tekneler giremesin diye yapılmış uyanıkça fakat deniz ahlakı düşünülmeksizin yapılmış bir davranış. Girişin tam karşısında küçük teknelerin yanaşabildiği bir alan var, muhtemelen çok sığ olduğu için sadece çok küçük tekneler girmiş. Tam bize göre bir yer var fakat sığlık korkutuyor beni. Soldaki rıhtımın ucundaki beton zeminden eşimi alabileceğimi düşünerek zor da olsa oraya yanaşmayı denedim. Tam bir metre kala denizin içinde betondan çıkan ve su altından teknenin bordasına doğru uzanan inşaat demirlerini farketmemle tornistan yapmam bir oldu.
Eğer bu demirlerin ucu tekneye temas etseydi anında gövde yırtılır ve su almaya başlardık.Fiber tekne için tam bir tuzak. Bu tehlikeden biraz uzaklaşınca bu sefer salma dibe saplandı. İlginç şekilde tam ortada anormal bir sığlık var. Rüzgar zaten bizi dip taraftaki sığlığa sürüklüyor, sol tarafta demirden yapılmış katamaran tarzı bir vinç duruyor. Ona sürtersek yine hasar göreceğiz. Rüzgar bir yandan, sığlık bir yandan , acemilik diğer yandan.. Çaresiz demir atarak tekneyi düzeltmeye ve dip tarafta beğenmediğim sığlıktaki teknemizin ancak girebileceği yere yanaşmaya çalıştım. Bu arada salmadan sürtme sesleri geliyor ve teknenin ilerlemesini engelliyor. Ben motor ve dümenle, eşim kakıçla kontrol etmeye çalışırken aşırı rüzgar da bizi istemediğimiz taraflara sürüklemeye ve çevirmeye çalışıyor. Zor bela yandaki vinçe bir halat bağlamayı başardım. Bu sırada kıyıdan durumu gören birkaç kişi halatımızı alıp bağlayıverdi ve teknenin burnunu beton rıhtımdan korumaya çalıştılar fakat teknenin burnunu ben tutarım diyen arkadaş hiç bir şey yapmadan sadece “ses var görüntü yok” moduna girince teknenin burnu betona vurarak hafif hasar oluştu. Ben koşup yetişmesem arkadaş halâ ben hallederim deyip duruyordu.
Yaşadığım durum buz üzerinde arabayı dar bir alana park etmek gibiydi. Oldukça zorlandım. Aşırı rüzgar altında yaptığımız bu işler benim için iyi bir tecrübe oldu. Aldığım en önemli ders; kıyıdan yardım edenlere çok güvenme ! , başkasının yaptığı düğümü mutlaka kontrol et!
Tam yerleştik rahata erdik derken kıyıdaki bir teknenin sahibi gelip biraz sonra burdan çıkmalısınız demez mi? Vinç gelecekmiş, tam bizim yerleştiğimiz yerden teknesini indireceklermiş. Vinç ne zaman gelecek diye soruyoruz. Bir saat kadar vaktimiz varmış. Başka indireceği yer yokmuş , teknemizi çıkartmamız gerekiyormuş. Söyleyiş tarzı çok mu iticiydi, yoksa durumun sıkıntısından bana mı öyle geldi bilmiyorum. Yanaşırken çektiğimiz sıkıntıyı gördüğü halde bu kadar yukardan ve otoriter bir tarzda konuşması keyfimizi kaçırmak için yetmişti. Genelde tüm barınaklarda dışardan gelen tekneye davranış tarzı bu şekilde suratsızca oluyor. Denizde ise yelkenli tekne sahipleri tam tersine her türlü durumda birbirlerine yardımcı olmaya çalışıyor. Biz de ; aynı şekilde , elimizden gelen ne varsa yapmaya çalışırız.
Ümidimiz bir saat içinde rüzgarın azalması; çünkü hergün benzer tablo oluyormuş. Saat 19 gibi rüzgar hafiflemeye başlıyor , gece ise sakin geçiyormuş. Bir saat daha geçti fakat rüzgarda değişme yok. Bir yandan da gözüm kıyıda ; gelecek vinci gözetliyorum. Bu arada tekneyi indirecek kişi sürekli telefon görüşmeleri yapıyor. Anlayabildiğim kadarıyla vinç operatörü ile konuşuyor. Biraz sonra genç bir delikanlı bize doğru gelerek vincin bu akşam için iptal olduğunu, gece burada kalabileceğimi söyledi. Dualarımız kabul olmuştu. Her sıkıntının yanında bir kolaylık olduğuna bir kez daha inacım pekişti.
Tekneyi garantiye almanın rahatlığıyla kıyıya çıkıp iftarımızı köydeki bir lokantada yapıyoruz. Sahilde yürüyüşten sonra huzurlu bir uyku. Çok şükür bugünü de kazasız belasız atlattık. Bu rahatlıkla çabucacık uykuya dalıyorum.
-------------------
27 Haziran 2016 KÖYCEĞİZ-DALYAN 3. GÜN
Geceyi Köyceğiz barınağında geçirip sabah erkenden etrafta kimseler yok iken sorunsuz şekilde ayrıldık. Dün gece geç saatlerde bir otomobilden gelen müzik sesi beni uyandırdı. Kıyıda , bizden yüz metre kadar uzakta gençler eğleniyor. Arabanın kapılarını açmışlar, müzik bangır bangır... Biraz sonra küfürler gelmeye başlıyor, ardından koşuşturma , kavga... Klasik içki neticeleri.Biraz önce “can ciğer kuzu sarması” olan arkadaşlar kafayı bulunca öldüresiye yumruk sallamaya başlıyorlar. Gençlerden birisi kaçarak kendini kurtardı fakat küfürler ardından da devam etti. Neyseki yarım saate kalmadan araba buradan ayrıldı da uykumuza devam edebildik.
İşte bu nedenle biz insanların, tesislerin olmadığı ıssız koyları tercih ediyoruz. Nerede insan(!) orada huzursuzluk...
Göl akşamın tersine çarşaf gibi. Dalyan kıvrımlarının güzel manzarasına doğru sakin suda seyrediyoruz. Gerçekten muhteşem bir doğa. Yaradan özenmiş...
Teknelerin gürültüsü ve eksoz dumanı da olmasa ne güzel olurdu.
Bizimki gibi solar tekneler tam buraya göre. Bu işi düşünmeli. Duyduğuma göre devletimizin de dalyanlar için böyle bir projesi varmış. Zaten Dalyanda gördüğümüz tekneler de bizden hızlı değiller. Herhalde hız sınırlaması var. Hiç birisi 5 milden fazla sürat yapmıyor. Bizim teknemizin de ideal hızı 5 mil civarı.Tam bizim tekneye uygun bir ortam. Ses yok, titreşim yok, eksoz kokusu yok, yakıt masrafı yok, sintine kirliliği yok,yağ yok, mazot yok..Ne güzel olur.
Dalyanı geçip kontrollu kapıdan çıktıktan sonra dümen sistemimizde bir sorun çıktı. Hemen çapa atıp bu dar kanalda geçen teknelere engel olmamak için kıyıya yanaştık. Dümen telinden kaynaklanan sorunu gidermiştim ki yanımıza kıçtan takma motorlu bir bot yanaştı. Üzerinde “... bakanlığı iç sular denetleme” gibi birşeyler yazıyordu. Ben hatırımı sorup bize yardım teklif edecek sandım. Maalesef burası Türkiye.. Resmi üniformalı kişiler genellikle sorun çözmezler, sorun yaratırlar.
Adamın niyeti bizi fırçalamakmış.
Anlattığına göre bizimki gibi dışardan gelen teknelerin dalyana girmesi yasakmış. Valilikten özel izin gerekiyormuş.Bilmiyorduk, girişte ya da herhangi bir yerde bunu belirten hiç bir yazı, tabela vs. görmedik. Bu yasakta burnuma rant kokusu geldi. Dışarıdan hiç bir tekne gelmesin ki buradaki yüzlerce gezi teknesi ekmek parası kazansın di mi?
Ayrıca bu bölgede kıçtan takma motor kullanmak zaten külliyen yasakmış.Adamın kendi kullandığı tekne de kıçtan takma halbuki.. Oldukça da güçlü bir motoru var.
Ben yine de adama tüm saflığımla; bakınız memur bey; bizim teknemiz güneş enerjisiyle çalışıyor, yani elektrikli bir tekne, çevreyi hiç kirletmez ,bizim teknemiz bir Ar-Ge çalışması sayılır ,devlet te bu tür projeleri gerçekleştirmek istiyor falan dedim ki demez olaydım. “Sizin böyle bir denemeyi burada yapmak için izniniz var mı? diye sormaz mı? Ben de söz bitti. Sadece; İzin gerektiğini bilmiyordum diyebildim.
Bu seferlik bizi sadece uyardığını, bir daha görürse çok ciddi ceza keseceğini söyledi. Biz de zaten çıkışa doğru gitmekte olduğumuzu, bir daha da gelmiyeceğimizi söyledik. İçimden de “ sizin olsun Dalyan da Köyceğiz de.. “ diyerek yolumuza devam ettik. Gerçekten bu davranış beni Köyceğiz'den soğuttu. Halbuki ne hayaller kurmuştuk. Göl kıyısında bir tarla hayaliyle emlakçıları dolaşmıştık.
Memur bey bizden ayrılınca motorunun gücünü gösterircesine gaza bastı ve kanalın kıyısındaki sazlar , çarpan dalgalarla uzun süre sallandı durdu. Ardından biz de toparlanıp yolumuza devam ettik.
Artık çevrenin güzelliğine, kaya mezarlarının asaletine falan bakmıyorum. Kafam çıkışa varmakta...
İztuzu kumsalına geldiğimizde bakıyoruz ki dışarda deniz çok dalgalı ve rüzgarlı. Aslında ; dışarı çıkabilsek yakındaki Ekincik koyuna gidip rahatımıza bakacağız. Fakat bu dalgada dalyanın çıkışındaki sığlık bizi zorlayabilir. Dalga varken dibe sürtmek daha büyük olasılık.Rüzgar da cabası...
Hiç kendimizi zorlamayıp kıyıdaki tek ağacın önüne demir attık. Ayrıca çoğunlukla yaptığımız gibi kıyıya da halatla bağlandık. Bulunduğumuz yer sakin fakat kıyının diğer tarafından dalgaların uğultusu geliyor. Akşama epey vakit var. Sahile çıkıp denize kadar yürüdük. Dalgalar sahili dövüyor, kıyıdan seyretmek te çok zevkli. Denizdekiler için ise durum biraz sıkıntı verici. Öğleden sonraları genellikle hep aynı. Sabahlar ise çok sakin.
Kıyıda çok güzel pembe zakkumlar var. Nefis bir görüntü. Zakkum tohumları dibine dökülmüş ve çok sayıda zakkum fidesi büyümeye başlamış. Bazıları suyun nerdeyse içinde büyümeye çalışıyor. Tuzlu suda yaşam savaşı veren minik fidelerden birkaçını söktüm ve plastik bardaklara diktim. Yaşatabilirsem bu fideleri büyüteceğim. Yaşarlarsa nereye dikmek nasip olacak bakalım?
Hava kararırken, Dalyan ve Köyceğiz'in güzelliklerini düşünüyorum. Keşke şu resmi görevli de olmasaydı. Keşke biz de resmi görevlileri görünce içimiz kararmasa. Onları görünce gönlümüz açılsa. İnşaallah o günleri de görürüz. Bazen çok iyi davrananlar da yok değil. Ama farklı türden bazıları da bizi hayattan küstürüyorlar. Allah beterinden saklasın.
Bu duygularla sakin bir gecenin koynunda uykuya dalıp gidiyorum.
--------------------------
28 Haziran 2016 EKİNCİK
İztuzu sahilinin iç kısmında rahat bir gece geçirdik.
Eşim dün biraz rahatsızlandı. Herhalde biraz midesini üşütmüş.Ya Bir şey dokundu veya yediğimiz dondurmalardan midesini üşüttü. Biz de bu dondurma işini epeyce abarttık.Her seferinde çifter porsiyon yiye yiye midemizi bozduk sonunda. Maşaallah hanım çok dayanıklı. Ağrı eşiği çok yüksek. Ufak tefek hastalıklara aldırmıyor fakat oldukça halsiz kaldı. Bugün onu hiç zorlamak istemiyorum fakat dalyandan çıkıp hemen sağ taraftaki Ekincik koyuna gidebilsek iyi olacak. Sabah çok erken kalkmıyorum. Ben erken uyanıyorum fakat hanımın uykusunu açmamak için ses yapmamaya dikkat ediyorum. Ben akşam çabucak uyuyabiliyorum fakat o kimbilir kaçta uykuya dalmıştır. Fakat ne kadar dikkat etsem de gezinirken çıkan gıcırtılardan uyanıp kalkıyor. Halsizliği devam ediyor.
Hiç vakit kaybetmeden Ekinciğe gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yolumuz normalde 1 saatten daha kısa olacak.
Dalyan çıkışında sular sakin fakat dışardan dalga sesi geliyor. Ama korkutucu seviyede değil. Dalyandan çıkışta önüme bir balıkçı teknesi geçiyor. Ben de onu takip ederek sığlıkları kolayca aşıyorum.
Çıktıktan sonra yine kılavuz teknemi takip etmeye devam ederek hemen karşıdaki küçük adanın sağına doğru gidiyorum.
Adayı geçtikten sonra dalgalar kabarıyor. Dalgalar yandan geldiği için bizi sallıyor ve hanımı daha da rahatsız ediyor. Biran önce uygun bir yere varıp hanımı biraz rahatlatmak istediğim için Ekincik merkeze doğru değil de rüzgardan etkilenmeyen körfezin sol sahilindeki koylara yöneliyorum. Körfez dibine doğru gitsem rüzgarı ve dalgaları arkama alacağım için daha hızlı giderim fakat vardığım yerde rüzgarsız bir yer bulamıyabilirim. Hele ki öğleden sonra dalgalar artınca keyfimiz daha da bozulabilir. Bu nedenle tam karşı tarafımdaki uygun bir koyu tercih ediyorum. Saat 7 den önce demir atıyoruz. Kahvaltıyı burada yapacağız.
Halat bağlamak için kıyıya çıktığımda güzel bir sürprizle karşılaşıyorum.
Ağaçların arkasında hayırsever birisi tarafından yapılmış çeşmeden akan suyun sesini duymak beni çok sevindirdi. Bu tür seyahatlerde en önemli ihtiyaçlardan birisi temiz su bulabilmek.
Çeşmenin üzerindeki yazı :
“ MEHMET ALİ İNCE VE EŞİ HAYRINA 1998”
Allah onlardan razı olsun. Musluğu olmayan , sürekli akan bu su buraya ayrı bir değer katmış. Bizim hafızamıza kaydedeceğimiz koylardan birisi olacak burası. Özellikle temiz su bulunan koylar bizim gibi teknesi olanlar için büyük bir nimet.
Burada şunu da acı şekilde öğreniyorum ki bir yerde su varsa orada bol miktarda arı da vardır. Bir tanesi de benim tadıma baktı.
Bir iki gün elim botokslu gibiydim. Fakat dayanılmaz ağrısı olmadı. Bir iki gün kaşındı ve hafif ağrıdı. Burada epeyce arı tecrübesi kazandık. Kahvaltı yaparken arılar bizi keşfetti ve sıcaklar bastırıncaya kadar da tekneyi terketmediler. Akşam üzeri güneş ufka yaklaşınca tekrar tekneyi işgal ettiler. Allahtan kapı ve pencerelerde sineklikler var. Arılardan çok bunalırsak içeriye kaçıyoruz.Akşam yemeği için iki seçeneğimiz var. Güneş batmadan yemek istersek içerde yemek zorundayız. Güneş battıktan biraz sonra arılar kayboluyor. Bundan sonra havuzlukta yiyebiliriz. Fakat bu saatlerde de sivrisinekler mesaiye başlıyor. Biz Riva'dan sivrisineklere alışığız. En kötü ihtimalle sinek kovucu sprey, krem ya da losyon kullanıyoruz sorun çözülüyor.
Burada deniz çok güzel. Öğleden sonra hanım da düzelir gibi oluyor. Birlikte denizin keyfini çıkartıyoruz. Sakin koy bulunca dışardaki dalgalar gündemimizden çıkıyor. Yarına kadar rüzgarı ve dalgayı kafamızdan silip attık, denizin ve çeşmenin tadını çıkartıyoruz. Tüm bidonları dolduruyorum. Hanımda hafif çaplı bir çamaşır yıkama faaliyetine girişiyor. Tuzdan sertleşmiş olan havlularımızı ve diğer birkaç çamaşırı kıyıya çıkarıp çeşme başında köylü güzelleri gibi sudan geçiriyoruz. Serbest akan suyu bulunca kovayı doldurup doldurup kafamızdan aşağı boca ediyoruz. İşte gerçek serinlik bu... İnsan 27-28 derecelik deniz suyunda fazla serinleyemiyor. Hele Köyceğiz gibi 30 derece suda gir çık bir şey farketmiyor. Tatlı ve soğuk suyun keyfi başka...
Yarın kısmetse Fethiye'ye doğru uzunca bir yolumuz var. Hedefimiz olan Kelebekler vadisine 1 günlük yolumuz kaldı. Sorun olmazsa yarın akşama doğru “ bu işi becerdik “ diyeceğiz inşaallah...
Bu duygular ve akşam yemeğinin rehavetiyle bana yine erkenden uyku bastırıyor. Mis gibi çayın kokusunu duymama rağmen yine uyuklamaya başlıyorum. Buralarda hava insanı çok güzel dinlendiriyor. Bazen gece 2-3 gibi dipdiri uyanıyorum. Buralarda 4-5 saat uyku yetiyor. İstanbulda 7-8 saat uyusam dahi böyle dinç uyanamıyorum ve genellikle öğleden sonraları az yemek yememe rağmen uyku bastırıyor. Burada hava da harika...
-----------------------------
29 Haziran 2016 EKİNCİK- FETHİYE- HEDEF TAMAM !
Sabah 6.30 da Ekincik'ten demir alıyoruz. Eşim bugün daha iyi görünüyor. Dünkü dinlenme ona iyi geldi herhalde. Zaten çok dirençli birisi. Benim yorgan döşek yattığım hastalığı o ayakta geçirip yapması gereken işleri tamamlamaya çalışıyor.
Saat 10 civarı Dalaman açıklarındayız.Havamız güzel, fazla dalga yok. Rüzgar da az. Keyifli ve sakin bir seyir sonrası saat 14.30 civarı son hedef noktamız olan Kelebekler vadisine ulaşıyoruz. Sağda solda muhteşem duvar gibi kayalıklar, havada uçuşan yamaç paraşütleri , denizin dibi şahane bir turkuaz renk. İşte hayallerimizin uç noktasına ulaştık. Birşeyler beceren çocuklar gibi herkese mesaj atıp hedefe vardığımızı bildiriyoruz.
Demir atıp etrafı biraz inceleyince duygularım biraz değişir gibi oldu. Sanki yıllarca uzaktan bakıp aşık olduğum kadını yakından görmüş ve hiç te hayalimdeki gibi olmadığı farketmiştim. Tertemiz hatırladığım kelebekler vadisi hiç te temiz değildi. Suyun üzerinde pislikler yüzüyor, dipte ise bol bol şişe ve içecek kutuları var. Hemen önümüzde demir atan küçük sürat teknesinde eğlenen iki Türk delikanlı ve iki yabancı kız ellerindeki şişe ve yiyecek poşetini denize atıveriyorlar. Denize girmekten vazgeçip biran önce buradan ayrılmayı düşünüyoruz. Zaten istesek te burası gecelemeye uygun bir yer değil. Dalgaya açık bir yer.
Kıyıdaki çadırlarda gençler eğleniyorlar fakat halleri biraz garip. Bizim gençliğimizde hippi'ler vardı. Onları andırıyorlar.Sanki hepsi sarhoş gibiler.Bize hiç sarmadı burası. Biran önce gideyim ve hayalimdeki kelebekler vadisi olduğu gibi kalsın. Şu halini sevmedim.
Demir alıp ölüdeniz tarafına doğru yolalıyoruz. Dalgalar oldukça iri fakat çok rahatsız etmiyor. Ölüdeniz civarında demirleyecek yerlere bakıyoruz fakat pek bize uygun bir yer yok. Demirleme ihtimali olan yerler zaten gezi tekneleri tarafından doldurulmuş.
Çaresiz biraz daha kuzey batı yönünde devam ediyoruz. Biraz sonra Gemile adasına vardık ve iyi ki ölüdenizde demir yeri bulamamışız diye düşünmeye başladık. Burası harika bir yer. Gemile plajına yaklaşıp sol tarafa uygun bir yere demir attık. Sonra karaya da halatla bağlanıp tam nefes alacak iken hanımın suratı asıldı bir anda. Birşey oldu herhalde ? Ben halatlarla uğraşırken arkadan gelen bir gezi teknesinden adamın birisi eliyle çıkın çıkın şeklinde ukalaca işaretler yapıp hanımın canını sıkmış.
Bizi taciz edecek kadar yaklaşınca sesli olarak ta uyarılar yapmaya başladı. Burası onun yeriymiş, hemen terketmemiz gerekiyormuş falan filan... Alışık olduğumuz bir davranış şekli..
Ben yadırgamıyorum ve hemen halatı çözmeye gidiyorum. Hanım bana da kızıyor biraz.... Neden bu kadar kolay tamam dediğimi anlayamıyor . Biraz itiraz etmemiz gerektiğini düşünüyor fakat bana son yıllarda birşeyler oldu. Canımı sıkacak şeylerden uzak duruyor ve bundan çok mutlu oluyorum. Hanıma gülerek” takma kafana, herşey de bir hayır vardır “diyorum.Zaten deniz de bulanık falan diye esprilerime devam ettim , o da sakinleşti.
Bu arada demin eşimi sinirlendiren adam gelip teknemiz hakkında birşeyler sormaya başladı. Cümlesi aynen şu;
“ Bana bu tekne güneşten çalışıyor demeyin sakın”
cevabım ; “evet, güneşten çalışıyor.”
“Elektrik mühendisi olduğunuzu da söylemeyin”
cevabım: evet, elektronik mühendisiyim.
“Bana hiç yakıt parası vermiyorum demeyin sakın”
Artık bu soru tarzından sıkıldım,
Cevabım; evet, bir kuruş yakıt parası vermiyoruz. Benzinli motorumuz da yok zaten, sadece elektrik motorumuz var. İstanbul Riva'dan buraya tam 700 mil yol geldik..En az bin mil daha bedavadan dolaşacağız vs. vs.
Ben artık saydırıyorum; bak buzdolabımız da var, yemekleri de elektrik ocağında yapıyoruz, çayı da aynı şekilde elektrikle demliyoruz....
Oh be rahatladım, eşimin intikamını aldım. Adam sorularına aynı şekilde devam etmek istiyor ama artık rahatlamış şekilde inadına motora tam yol verip suları yara yara uzaklaşıyorum. O halâ bir şeyler sorup duruyor. Eşimle birbirimize bakıp gülüşüyoruz.
İkimiz de biraz rahatladık. 5 dakika içinde Gemile adası ile ana kara arasında kalan kanala girdik ve adaya yanaşıp demir attık. Yanımızda çok sayıda iri yarı lüks tekneler var. Demir attıktan sonra birbirimize bakıp bir daha gülüştük. Hanım dedi ki “ iyi ki adam bizi oradan kovdu, burası nefis bir yer”...
Gerçekten öyleydi. Ada zaten harika bir yermiş. Üzeri tarih dolu. En tepede fener var. Herkes akşam güneş batarken tepeye çıkıp güneşin batışındaki enfes manzarayı seyrediyor.
Hanıma dedim ki; “ Herşeyde bir hayır vardır demedim mi ? Bak onlar bizi kovdu, Allah bizi çok daha güzel ve temiz bir yere gönderdi , hem de gece için çok güvenli bir yer.”
Burası ilk anda gördüğümden de daha güzel bir yermiş. Ertesi sabah erkenden adaya çıkıp tepeye kadar yürüdük. Enfes bir manzara. Tarihi patika üzerinde tabelaları takip ederek tepeye, fenerin yanına kadar çıkıyoruz. Yol üzerinde çok sayıda kilise ve diğer kalıntılar var. Tabelalarda her bölüm için bilgiler yazılmış. Bir yandan video ve fotoğraflar çekiyor diğer yandan ağaçlardan keçi boynuzu koparıp yiyoruz. Yukarı çıktıkça manzara daha da güzelleşiyor. Burası tam bir doğal liman ve her doğal limanda genellikle olduğu gibi her yerden tarih fışkırıyor. Gemile adasının hikayesini de internetten arayıp okumanızı tavsiye ederim. Çok ilginç.
Kıyıda bir tabela var, giriş ücreti 8 TL yazıyor fakat etrafta güzel bir kediden başka kimsecikler yok. Biraz etrafa bakınıp kimseleri bulamayınca para vermeden içeri girmiş olduk. Burası ücretle girilen ören yeri imiş.Biz galiba çok erken gelmişiz bu nedenle görevliler ortada yok henüz. Gezimizi bitirip teknemize dönerken halâ ortalarda görevli falan görünmüyordu. Nice vakit sonra motorla iki kişi geldi. Biraz sonra da teknelerden bot ve motorlarla insanlar gelmeye başladı. Herkes bizim gibi sabahçı değil. Gece sabahlara kadar eğlenip sabahın nefis havasını, tertemiz denizini kaçırıyorlar. Görevliler bile saat 11 de mesaiye başlıyor.
Bundan sonra artık tüm koyları gezip koyların tadını çıkarmaya niyetliyiz. Hergün bir koya girsek aylar sonra Bodrum'a dahi varamayız herhalde. Hertarafta nefis koylar var.
Bundan sonra günlük yazmamayı düşünüyorum, çünkü anlatacağım şeyler hep aynı olabilir; nefis bir koy, nefis manzara, belki nefis incir ağaçları(inşallah). Zaten keçi boynuzu ağaçları her yerde var. Hep aynı şeyleri yazmaktansa ; belki hepsini topluca değerlendirip bilahare akılda kalanları, iz bırakan ilginç yerleri yazarım. Ama şimdiden kara verdim ki Gemile adası çok güzel , iz bırakan bir yer. Tavsiye ederim; yolu düşen uğrasın....
Şimdilik hepiniz Allah'a emanet olun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










