Yazar: İsmail Ezgü
Çocukluk yıllarım.. 7-8 yaşlarındayım. İlkokul bir veya ikideyim.
Memleketteki evimizin biraz ilerisinde eski bir su değirmeni vardı. Değirmenin bahçesinde de çok sayıda kavak ağacı.
Bir gün baktım kavak ağaçlarını buduyorlar... Seyretmeye koyuldum. Yere düşen dallar o kadar güzel ki.Hepsi dümdüz.
Hemen eve koşup ip getirdim. Kesilmiş kavak dallarının en düzgünlerini üst üste ipin üzerine dizdim.İnce dalları seçiyorum ki daha fazla sayıda dal taşıyabileyim. Sonra bu demeti ip ile güzelce bağladım. Yüklendim sırtıma, doğru İskelle ye yani annemin köyüne...
Düşünebiliyor musunuz: küçücük çocuk, sırtında kocaman dallardan oluşan bir demet çalı kümesi... Toprak yolda çalının iki ucu yere sürtünerek toz bulutu oluşturuyor, yolda rastladığım birkaç kişi bana önce nereye gittiğimi , kimin oğlu olduğumu ve bu çalıları ne yapacağımı soruyor,
sonra da gülüyorlar. Ama istisnasız hepsi gülüyor. Hatta; bazıları babamın dükkanına gidip haber vermişler... Demek ki babam benim manyaklıklarıma alışıkmış ki kimse beni aramaya gelmedi.
Köy 4 km uzakta, defalarca mola verdim. Canım çıktı varıncaya kadar. Yolda bir kaç kere çalılardan bir kaçını atmayı düşündüm fakat biraz dinlenince vazgeçip yine devam ettim.Tek bir dala dahi kıyamadım.
Zor belâ köye vardım. Biraz dinlendim, bu arada dalları nereye dikeceğimi düşünüyorum.Uzaklarda bir kaç bildiğim tarla var fakat yorgunluktan gidecek halim yok, hem de oralar pek kurak, fidanlarım ölür diye korkuyorum.
Köy hayatını sevdiğim için sık sık anneannemle köyde kalırdım. Özellikle dayım askerde iken ona can yoldaşı olarak beni köyde bırakırlardı. Bu sayede köyün her tarafını,her tarlayı bilirim.Okul öncesi hayatımda bu köy benim gözbebeğim idi.
Evin hemen önünde güzel bir bahçe var, hem de bomboş. Demek ki mevsim sonbahar veya kış imiş. Yoksa; burası anneannemin biber bahçesi. İmkânı yok birşeyler ekmeden duramaz.
Bahçenin kuytu bir köşesini seçip , benim dalları oraya yan yana diktim. Toprak yumuşacık,
dalları kolayca toprağa sokabiliyorum.
İş bitince terimi silip biraz uzaktan eserimi seyrettim. Şahane görünüyorlar. Orman gibi...
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Aradan bir kaç ay geçti, arada bir köye gittikçe fidanları kontrol ediyorum. Son gidişimde bir de ne göreyim, tüm dallar canlanmış , tomurcuk gibi sürgünler çıkarmışlar. Yanlarına gidip kontrol ettim, sürgünlere dokundum, yapış yapış..Çok güzel görünüyorlar. Sevincimi anlatamam.. Koştum anneme, kolundan tutup çekiştire çekiştire eserimi göstermeye götürdüm onu..Ben çok heyecanlıyım ama annem pek sevinmiş görünmüyor, halbuki ben kocaman bir aferin bekliyordum. Anneannem de geldi. Aralarında fısıldaşıyorlar ama ben aldırmıyorum. Belki de kıskandılar...
...........................
Ertesi hafta tekrar köye gittik. Hemen fidanlarımı ziyarete koştum. Aman Allahım, olamaz Fidanlarım, çocuklarım yok ! Yok! Yok! Gözlerime inanamıyorum. Hem ağlıyorum hem de haykırıyorum. Sesime annem koşup geldi, yılan soktu zannetmiş. Ben ağlamaktan konuşamıyorum.Annem ayaklarımı kontrol ediyor, ben elimle fidanların olduğu yeri işaret edip bir şeyler söylemeye çalışıyorum fakat ağlamaktan derdimi anlatamıyorum.
Ağladım, iyice boşaldım, biraz rahatlayınca anneme durumu anlattım, annem de ağlamaya başladı. O sırada anneannem de geldi yanımıza. Bir yandan ağlayıp bir yandan da derdimi anlatmaya çalışıyorum.
Anneannem bana durumu izah etti. “ Fidanları çakallar yemiş”
Ben şoktayım, kafam allak bullak. Çakal fidan yer mi ,yemez mi ? Bilmiyorum ki.
Gerçekten çok saf idim, hâlâ öyleyim...İnandım onlara.
O gün akşama kadar ağladım, bir yandan da homurdanıyorum. Benim homurdanarak ağlamam meşhurdur. Bir haksızlığa maruz kalırsam ,bir yandan ağlar, bir yandan da konuşurdum. Bazen dayanamaz annem de benimle birlikte ağlardı. Sinirinden mi , acıdığından mı ağlardı bilmiyorum.
Ertesi yıl anneannem bahçesine biber dikemedi, çünkü köyden ilçeye taşındılar.
Fakat biz hafta sonları hep birlikte köye gidip geliyoruz.
Yine böyle bir hafta sonu, köydeyiz,Ben bahçede dolanıp duruyorum. Zaten hep bahçelerdeyim.
Hiç evde durmazdım ki. Hâlâ öyleyim...
Biber bahçesinin etrafını dolaşıyorum. Elimde kendi imalatım sapanım, kuş avlayacağım.
Bir de ne göreyim , çalıların arkasında kurumuş dallar var. Bunlar benim kavak fidanlarım.
Hani çakal yemişti...
Anneannem önde ben arkada , bütün köy peşimize takıldı. Meğer ben ne çok çeşit küfür biliyormuşum. Zavallı kadıncağız arkasına dönüp bakamıyor bile, komşular yetişmese kafasına taşı yiyecek.
Bu arada annem de yetişti, beni durdurmaya ve derdimi anlamaya çalışıyor fakat ben anneanneme saldırmakla meşgulüm , annem beni zor zaptediyor. Bir yandan da “ bu oğlan ne kadar da kuvvetliymiş” diye gülümsüyor. Tüm köy başımızda, önce adam ölmüş gibi suratları endişeli idi, şimdi ise hepsi gülüyor. Anlamıyorum, bir tek ben ağlıyorum, herkes gülüyor. Bu arada annem de nasibini aldı. Onu da suç ortaklığı ile suçlayıp , ağzıma geleni söyledim. Kadıncağız sonunda dayanamadı , o da ağlamaya başladı.
.........................................
Yıllar geçti, köyden soğudum, artık eskisi kadar köye gitmek istemiyorum.Mezarlar olmasa belkide hiç gitmeyeceğim.
Fakat biber bahçesinde bir tane kavak ağacı büyüdü. Herhalde benim fidanlardan bir tanesini gözden kaçırmışlar. Bu ağaca her bakışımda emeklerim, üzüntülerim aklıma geliyor.
Aradan 40 yıl geçti. Yalnız kavağı kestiler. O kadar büyümüştü ki, bir kişi bu kavağı kucaklayamazdı. O kadar kalınlaşmıştı.İhtiyarlamıştı, evin üzerine yıkılmasın diye kesildi.
.............................................................
Hep düşünürüm...
Kavaklarımı sökmeseydiler...
Yalan söylemeseydiler...
Öğretseydiler,,,
Uygun bir yere dikseydim yavrularımı...
Kavak ormanım olsaydı...
Düğünümde kesip, satsaydık tomruklarını...
.................................................................
Olsun...
Şimdi intikamımı alıyorum...
Küçücük bahçemin her tarafı fidan dolu , ağaç dolu...
Ben hâlâ deliyim...
Herkes akıllı... 7.12.2014
7 Aralık 2014 Pazar
6 Aralık 2014 Cumartesi
İBRETLİK SALAKLIK
Yazar: İsmail Ezgü
İBRETLİK SALAKLIK (YA DA İHMAL)
Yıl 1982.Tophane tayfun pasajında 18 m2 dükkan kiralamışız. İşleri biraz yoluna koymaya başlamışız ki dükkan sahibi teyze dükkanı satılığa çıkarttı, bize kolaylık da sağladı ve biraz peşin kalanı taksitle satın aldım.
Taksitleri ödeyebilmek için sirkecide gösterişli bir firmada yarım gün servis mühendisi olarak çalışmaya başladım.
Sabahları sirkecide, öğleden sonra da geç saatlere kadar kendi dükkanımda çalışıyorum.
Bir müddet sonra işler biraz daha büyüdü, 18 m2 ye sığamaz olduk.
Yan dükkan bizimkinin nerdeyse iki katı. Sahibi Almanyada. Bir gün tatile geldiklerinde bize uğrayıp dükkanı kiraya vermek istediklerini söylediler. Tam zamanı. Sanki Allah beni duyuyor(?)
(şu an diyorum ki; ona ne şüphe, ama o zamanlar bu konulara uzağım, varsa yoksa iş.)
Kiraladık.Bir sene sonra tekrar tatile geldiklerinde yine bize uğradılar. Dükkanı satmaya karar vermişler. Tekrar gözümü kararttım, borç , harç satın aldım.
Satan kişi ; yan tarafta tuvaletin arka kısmında bize ait küçük bir yer daha olduğunu söyledi. Sağa sola baktım böyle bir alan göremedim. Sadece pasajın temizlik aletlerinin konulduğu 1 m2 lik izbe bir yer vardı. Üzerinde durmadım.
Allah yardım ediyor, bir müddet sonra yine sığmamaya başladık. Aynı pasajda 12 m2 bir dükkan daha kiraladık. Fakat kirası biraz fahiş oldu bu sefer. İhtiyacımız var ya, acımadı mal sahibi...
Yıllar yıllar geçti, Anadolu yakasında küçük bir fabrika binası inşa ettik. Tophanedeki bu dükkanlara ihtiyacımız kalmadı. Pasajdaki dükkanları da aynı pasajda dükkanı olan ve epeydir benim dükkanları isteyen hemşehrime sattım.
Bir iki yıl sonra dükkanları alan hemşehrim beni aradı. Heyecanlı bir sesle; benden satın aldığı dükkanla ilgili olarak, bir sebepten dolayı belediyeye gittiğini ve projeleri incelediklerinde ,benim sattığım dükkanın yanında 16 m2 lik ikinci bir dükkanım daha olduğunu söyledi. Ben dükkanı alırken ikisini bir almış, satarken de ikisini bir satmışım.
Hemşerim sesi titreyerek şimdi ne yapacağımızı sorup durdu.
Kısa bir süre düşündüm. Kısmet olsaydı olurdu, demek ki kısmetim değilmiş, “güle güle kullan” dedim. Kulaklarına inanamadı; “Yani, sen şimdi bu dükkanda hak iddia etmiyecek misin” dedi.
O anda nasıl bu kadar rahat oldum bilemiyorum fakat ben yine tekrarladım; “ güle güle kullan” dedim. “Demek ki Allah bana kısmet etmek istememiş”
Kulaklarına inanamadı. Tophane Boğazkesende 16 m2 dükkan oldukça kıymetli. Nasıl olupta bu kadar kolay vazgeçebilirdim ki? Düşünün ki ben 12 m2 dükkan için hatırı sayılır bir kira ödemişim, diğer tarafta 16 m2 dükkanım beni bekliyormuş. Buna ben kısmet diyeyim ,siz salaklık...
Peki sonra neler oldu;
Hemşehrimin çok sevindiği bu piyango dükkan , diğer bir komşumuz olan dükkan sahibi tarafından zamanında bilerek veya sehven(?) kendi dükkanına katılıvermişmiş.
Bizim gibi akıllılar dükkanına sahip çıkmadığı için 10 yıldan fazla bu alanı kullanmışlar.
Bu kayıp dükkanın yeni sahibi hemşerim hemen işe koyulmuş, önce güzellikle, sonra kanun zoruyla dükkanını istemiş.Fakat karşı taraf aşırı inatçı çıkmış ve sonuçta kanlı bıçaklı olduklarını duydum.Yıllarca sürmüş bu kavga.
Sonuç ne oldu bilmiyorum, sormadım da. Gerçekten ilgilenmiyorum.
Geçmiş geçmiş..
Hiçbir anını değiştiremem.
Gelecek ise benim elimde..
Ne istersem Allah veriyor.
ALLAHım hayırlı olanları ver... Amin.
6.12.2014
İBRETLİK SALAKLIK (YA DA İHMAL)
Yıl 1982.Tophane tayfun pasajında 18 m2 dükkan kiralamışız. İşleri biraz yoluna koymaya başlamışız ki dükkan sahibi teyze dükkanı satılığa çıkarttı, bize kolaylık da sağladı ve biraz peşin kalanı taksitle satın aldım.
Taksitleri ödeyebilmek için sirkecide gösterişli bir firmada yarım gün servis mühendisi olarak çalışmaya başladım.
Sabahları sirkecide, öğleden sonra da geç saatlere kadar kendi dükkanımda çalışıyorum.
Bir müddet sonra işler biraz daha büyüdü, 18 m2 ye sığamaz olduk.
Yan dükkan bizimkinin nerdeyse iki katı. Sahibi Almanyada. Bir gün tatile geldiklerinde bize uğrayıp dükkanı kiraya vermek istediklerini söylediler. Tam zamanı. Sanki Allah beni duyuyor(?)
(şu an diyorum ki; ona ne şüphe, ama o zamanlar bu konulara uzağım, varsa yoksa iş.)
Kiraladık.Bir sene sonra tekrar tatile geldiklerinde yine bize uğradılar. Dükkanı satmaya karar vermişler. Tekrar gözümü kararttım, borç , harç satın aldım.
Satan kişi ; yan tarafta tuvaletin arka kısmında bize ait küçük bir yer daha olduğunu söyledi. Sağa sola baktım böyle bir alan göremedim. Sadece pasajın temizlik aletlerinin konulduğu 1 m2 lik izbe bir yer vardı. Üzerinde durmadım.
Allah yardım ediyor, bir müddet sonra yine sığmamaya başladık. Aynı pasajda 12 m2 bir dükkan daha kiraladık. Fakat kirası biraz fahiş oldu bu sefer. İhtiyacımız var ya, acımadı mal sahibi...
Yıllar yıllar geçti, Anadolu yakasında küçük bir fabrika binası inşa ettik. Tophanedeki bu dükkanlara ihtiyacımız kalmadı. Pasajdaki dükkanları da aynı pasajda dükkanı olan ve epeydir benim dükkanları isteyen hemşehrime sattım.
Bir iki yıl sonra dükkanları alan hemşehrim beni aradı. Heyecanlı bir sesle; benden satın aldığı dükkanla ilgili olarak, bir sebepten dolayı belediyeye gittiğini ve projeleri incelediklerinde ,benim sattığım dükkanın yanında 16 m2 lik ikinci bir dükkanım daha olduğunu söyledi. Ben dükkanı alırken ikisini bir almış, satarken de ikisini bir satmışım.
Hemşerim sesi titreyerek şimdi ne yapacağımızı sorup durdu.
Kısa bir süre düşündüm. Kısmet olsaydı olurdu, demek ki kısmetim değilmiş, “güle güle kullan” dedim. Kulaklarına inanamadı; “Yani, sen şimdi bu dükkanda hak iddia etmiyecek misin” dedi.
O anda nasıl bu kadar rahat oldum bilemiyorum fakat ben yine tekrarladım; “ güle güle kullan” dedim. “Demek ki Allah bana kısmet etmek istememiş”
Kulaklarına inanamadı. Tophane Boğazkesende 16 m2 dükkan oldukça kıymetli. Nasıl olupta bu kadar kolay vazgeçebilirdim ki? Düşünün ki ben 12 m2 dükkan için hatırı sayılır bir kira ödemişim, diğer tarafta 16 m2 dükkanım beni bekliyormuş. Buna ben kısmet diyeyim ,siz salaklık...
Peki sonra neler oldu;
Hemşehrimin çok sevindiği bu piyango dükkan , diğer bir komşumuz olan dükkan sahibi tarafından zamanında bilerek veya sehven(?) kendi dükkanına katılıvermişmiş.
Bizim gibi akıllılar dükkanına sahip çıkmadığı için 10 yıldan fazla bu alanı kullanmışlar.
Bu kayıp dükkanın yeni sahibi hemşerim hemen işe koyulmuş, önce güzellikle, sonra kanun zoruyla dükkanını istemiş.Fakat karşı taraf aşırı inatçı çıkmış ve sonuçta kanlı bıçaklı olduklarını duydum.Yıllarca sürmüş bu kavga.
Sonuç ne oldu bilmiyorum, sormadım da. Gerçekten ilgilenmiyorum.
Geçmiş geçmiş..
Hiçbir anını değiştiremem.
Gelecek ise benim elimde..
Ne istersem Allah veriyor.
ALLAHım hayırlı olanları ver... Amin.
6.12.2014
1 Ağustos 2014 Cuma
ALLAH'IN TOKADI - DERENİN SUYU
Yazar: İsmail Ezgü
ALLAH IN TOKADI
Başıma geleni paylaşmam lazım,yoksa patlayacağım...
Nasıl başlayacağımı da bilemiyorum. İnsan utanacağı şeyleri yazarken zorlanıyor.
Neyse; başladık bir kere...
İhtiyarlayıp emekliliğe hazırlanırken eşimin de teşviki ile küçük boy bir katamaran tekne sahibi olduk.Çok pahalı modellerden değil, askerlik yaşını geçirmiş bir tekne...
Teknemizi evimizin karşısındaki dereye bağladık.Sık sık gidip bir şeyler yapıyorum.Esas hedefimiz bu tekneyi solar tekne haline getirip ege sahillerini yakıt masrafı olmadan gezmek. Yani; keyif yaparken bile bilimsel araştırmalara, keşiflere devam etmek... Deliyiz ya..
Rüzgarlı bir günde teknemizin içine ; yani iki gövdenin arasına hurda bir sandal gelip yerleşmiş.
Sokak kedisinin gelip zorla evimize yerleşmesi gibi bir şey...
Ben de bu davetsiz misafiri, sahibi arar bulur nasıl olsa diye kenardaki ağaca bağlayıp sağlama aldım.
Ertesi gün şeytan bu sandala bi bakmamı söyledi... Gittim , inceledim. Uzun zaman batık kalmış, her tarafı çamur ve kabuklu canlılar istila etmiş. Başaltında küçük bir dolabı var, iple kapakları bağlanmış. Açtım, içinde kirli bir ip ve paslı eski tip bir çapa var. Demin ki arkadaş yine dedi ki; “sen al bu çapayı , teknende yedek çapa olarak kullan”
Ama içimden diğer bir ses de dedi ki:” evladım , sen ne zaman terlemeden bir şey sahibi olsan acısı burnundan fitil fitil gelir.”
Ben de kendi kendime mırıldanmaya başladım. Sakın bu anlattıklarımın abartı olduğunu düşünmeyin, kelimesi kelimesine sadece yaşadıklarımı anlatıyorum.
İçimdeki ses dedi ki” sen şu 10 lira etmez hurda çapaya el koyarsın şimdi şu cebindeki yeni gözlük dereye düşer sana 60-70 liraya mâl olur” ,
“ Sen öyle zannet, ya milletin zorlaması ve psikolojik aşağılaması sonucu ilk defa sahip olduğun şu cebindeki pahalı, akıllı telefon dereye düşerse? “
“Blujean pantalonun cebinden nasıl düşecek ki? Ben çıkartırken zorlanıyorum. Geç onu sen..”
Neyse; çapayı aldım tekneye koydum. Bu arada “ teknenin sahibi çıkar gelirse çapasını da veriveririm” diye teselli de buldum.
Biraz sonra tekneye bitişik duran kendi sandalıma geçip biraz gezinti yapmak için halatları çözdüm, tam o sırada , her acemi kaptanın başına geldiği gibi sandal tekneden uzaklaşmaya başladı...
Olsun , ben atletik bir adamım , sıçrar ve tekneye çıkarım. Aynen öyle yaptım, havalandım fakat tekneye konamadım , ayağım sandalın ipine dolanmış, sağ ayağım nerdeyse kırılacak gibi sandalın kenarına çarptı, sağ kolum teknenin kenarına aynı şiddetle çarptı ve bendeniz atletik ihtiyar, bir ayağı sandalda ipe sarılı vaziyette hayal edebileceğiniz en pis dere suyuna gömüldüm..Kafam ve vücudum suda, ayağım sandalda...
?!!!
Siz bu durumda ne yaparsınız?
Ben genellikle içimden veya aşikâre; okkalı bir küfür savururdum.
Fakat nedense bu sefer öyle yapmadım.. Ayağımı zor belâ ipten kurtarıp, cebimden kıymetli telefonumu çıkartıp hemen sıçrayarak onu kurtarmak gayreti ile teknenin üzerine koydum. Acı içinde kıvranırken çarçabuk tekneye tırmandım ve telefonun pilini çıkarttım.
Hanım beni bu halde görse uzun müddet yanıma yanaşmaz.. Her tarafımdan koyu yeşil renkli pis sular akıyor.
Fakat hayret benim küfür hâlâ ortalarda yok..
Derin bir nefes aldım ve etraftan duyulacak kadar yüksek bir sesle “ ALLAH ım sana şükürler olsun “ dedim.
Noluyor yahu. Nerdeyse iki asgari ücret eşdeğeri telefonun gitmiş sen şükrediyorsun.
Tekrar “ ALLAH ım sana şükürler olsun ya Rabbim” dedim ve gülümsemeye başladım.
Bir hikaye aklıma geldi; evliyanın birisi Allah a şikayette bulunuyormuş” Allah ım beni unuttun, son zamanlarda herşey güllük gülistanlık, Hiçbir sıkıntı vermiyorsun, sen beni unuttun Allahım” derken önündeki basamağı görmeyip tepe taklak merdivenlerin dibine kadar yuvarlanmış.
Yerden doğrulmaya çalışırken “ Çok şükür, beni unutmamışsın “ diye mırıldanıyormuş.
Şimdi ben de şükrediyorum; Allah ım beni haramdan korudun. Sanki çok aceleymiş gibi hemen paslı çapayı aldım, eski yerine yerleştirdim ve ipini de eskisi gibi bağladım. Birisi görecekmiş gibi hemen tekneme döndüm.
Islak telefon kurutuldu, denendi , ümit yok.. Ne ses ne görüntü..
Ertesi gün çocuklara söyledim ,kendime aynı telefondan bir tane daha satın aldırdım.
Böylece maddi cezamı da çektim.
Bu olayın üzerinden birkaç gün geçti. Çocuklar gazi telefonu pirinç içine yatırdılar, pirinç rutubetini alıp telefonu kurtaracakmış.
Bu pirinç te ne önemli bir rızıkmış... Üniversite imtihanına girerken Annem okuyup üfleyip yutturmuştu. Aradan 40 yıl geçti. Hâlâ aynı görevini yapıyormuş. Hayatında din ile hiç temas etmemiş dostlarımız bile çocuklarının üniversiteye girişi için mutlaka okunmuş pirince başvuruyorlarmış.Ne mübarek bir tahılmış bu pirinç..
Neyse biz nerde kalmıştık..
Haa; bizim ıslak telefonun akibetini de söyleyeyim.İnanılır gibi değil...
Bir gün sonra ilk ses geldi, ertesi gün ekranda ilk görüntü parçaları belirdi.
Üçüncü gün sanki normale döndü gibi.. Ufak tefek problemleri varmış ama eminim bu hızla düzelmeye devam ederse ilk halinden daha üst versiyonlara da çıkabilir.Elektronik mühendisi olmasam şimdi ne biçim hurafeler uydururdum. Bu arada, bizim telefonun prinçleri okunmuş değildiler. Bir de okuyup üfleseymişiz acaba bizim telefon evrimini bir üst seviyeye çıkartıp uydu telefonuna mı dönüşürdü ki?
Şimdi sıkı durun ; bizim oğlan dere görmüş telefonuma talip olarak bir üst sınıfa atlayacak. Kendi telefonunu gelinime vererek onun da bir üst sınıfa atlamasını sağlayacak, gelinin eski telefonu da benim hanıma giderek onun ilk akıllı telefonu olacak.. Bakar mısınız ;ben dahil herkes bir üst sınıfa terfi etti...
Bu işte en pis durumda olan benim tekne kıyafetlerim. Hanım defalarca yıkadığı halde hâlâ renkli sular akıyormuş.
Bu işte en kârlı çıkan elbette benim.
Allah ım sana şükürler olsun...
Beni unutmamışsın...
ALLAH IN TOKADI
Başıma geleni paylaşmam lazım,yoksa patlayacağım...
Nasıl başlayacağımı da bilemiyorum. İnsan utanacağı şeyleri yazarken zorlanıyor.
Neyse; başladık bir kere...
İhtiyarlayıp emekliliğe hazırlanırken eşimin de teşviki ile küçük boy bir katamaran tekne sahibi olduk.Çok pahalı modellerden değil, askerlik yaşını geçirmiş bir tekne...
Teknemizi evimizin karşısındaki dereye bağladık.Sık sık gidip bir şeyler yapıyorum.Esas hedefimiz bu tekneyi solar tekne haline getirip ege sahillerini yakıt masrafı olmadan gezmek. Yani; keyif yaparken bile bilimsel araştırmalara, keşiflere devam etmek... Deliyiz ya..
Rüzgarlı bir günde teknemizin içine ; yani iki gövdenin arasına hurda bir sandal gelip yerleşmiş.
Sokak kedisinin gelip zorla evimize yerleşmesi gibi bir şey...
Ben de bu davetsiz misafiri, sahibi arar bulur nasıl olsa diye kenardaki ağaca bağlayıp sağlama aldım.
Ertesi gün şeytan bu sandala bi bakmamı söyledi... Gittim , inceledim. Uzun zaman batık kalmış, her tarafı çamur ve kabuklu canlılar istila etmiş. Başaltında küçük bir dolabı var, iple kapakları bağlanmış. Açtım, içinde kirli bir ip ve paslı eski tip bir çapa var. Demin ki arkadaş yine dedi ki; “sen al bu çapayı , teknende yedek çapa olarak kullan”
Ama içimden diğer bir ses de dedi ki:” evladım , sen ne zaman terlemeden bir şey sahibi olsan acısı burnundan fitil fitil gelir.”
Ben de kendi kendime mırıldanmaya başladım. Sakın bu anlattıklarımın abartı olduğunu düşünmeyin, kelimesi kelimesine sadece yaşadıklarımı anlatıyorum.
İçimdeki ses dedi ki” sen şu 10 lira etmez hurda çapaya el koyarsın şimdi şu cebindeki yeni gözlük dereye düşer sana 60-70 liraya mâl olur” ,
“ Sen öyle zannet, ya milletin zorlaması ve psikolojik aşağılaması sonucu ilk defa sahip olduğun şu cebindeki pahalı, akıllı telefon dereye düşerse? “
“Blujean pantalonun cebinden nasıl düşecek ki? Ben çıkartırken zorlanıyorum. Geç onu sen..”
Neyse; çapayı aldım tekneye koydum. Bu arada “ teknenin sahibi çıkar gelirse çapasını da veriveririm” diye teselli de buldum.
Biraz sonra tekneye bitişik duran kendi sandalıma geçip biraz gezinti yapmak için halatları çözdüm, tam o sırada , her acemi kaptanın başına geldiği gibi sandal tekneden uzaklaşmaya başladı...
Olsun , ben atletik bir adamım , sıçrar ve tekneye çıkarım. Aynen öyle yaptım, havalandım fakat tekneye konamadım , ayağım sandalın ipine dolanmış, sağ ayağım nerdeyse kırılacak gibi sandalın kenarına çarptı, sağ kolum teknenin kenarına aynı şiddetle çarptı ve bendeniz atletik ihtiyar, bir ayağı sandalda ipe sarılı vaziyette hayal edebileceğiniz en pis dere suyuna gömüldüm..Kafam ve vücudum suda, ayağım sandalda...
?!!!
Siz bu durumda ne yaparsınız?
Ben genellikle içimden veya aşikâre; okkalı bir küfür savururdum.
Fakat nedense bu sefer öyle yapmadım.. Ayağımı zor belâ ipten kurtarıp, cebimden kıymetli telefonumu çıkartıp hemen sıçrayarak onu kurtarmak gayreti ile teknenin üzerine koydum. Acı içinde kıvranırken çarçabuk tekneye tırmandım ve telefonun pilini çıkarttım.
Hanım beni bu halde görse uzun müddet yanıma yanaşmaz.. Her tarafımdan koyu yeşil renkli pis sular akıyor.
Fakat hayret benim küfür hâlâ ortalarda yok..
Derin bir nefes aldım ve etraftan duyulacak kadar yüksek bir sesle “ ALLAH ım sana şükürler olsun “ dedim.
Noluyor yahu. Nerdeyse iki asgari ücret eşdeğeri telefonun gitmiş sen şükrediyorsun.
Tekrar “ ALLAH ım sana şükürler olsun ya Rabbim” dedim ve gülümsemeye başladım.
Bir hikaye aklıma geldi; evliyanın birisi Allah a şikayette bulunuyormuş” Allah ım beni unuttun, son zamanlarda herşey güllük gülistanlık, Hiçbir sıkıntı vermiyorsun, sen beni unuttun Allahım” derken önündeki basamağı görmeyip tepe taklak merdivenlerin dibine kadar yuvarlanmış.
Yerden doğrulmaya çalışırken “ Çok şükür, beni unutmamışsın “ diye mırıldanıyormuş.
Şimdi ben de şükrediyorum; Allah ım beni haramdan korudun. Sanki çok aceleymiş gibi hemen paslı çapayı aldım, eski yerine yerleştirdim ve ipini de eskisi gibi bağladım. Birisi görecekmiş gibi hemen tekneme döndüm.
Islak telefon kurutuldu, denendi , ümit yok.. Ne ses ne görüntü..
Ertesi gün çocuklara söyledim ,kendime aynı telefondan bir tane daha satın aldırdım.
Böylece maddi cezamı da çektim.
Bu olayın üzerinden birkaç gün geçti. Çocuklar gazi telefonu pirinç içine yatırdılar, pirinç rutubetini alıp telefonu kurtaracakmış.
Bu pirinç te ne önemli bir rızıkmış... Üniversite imtihanına girerken Annem okuyup üfleyip yutturmuştu. Aradan 40 yıl geçti. Hâlâ aynı görevini yapıyormuş. Hayatında din ile hiç temas etmemiş dostlarımız bile çocuklarının üniversiteye girişi için mutlaka okunmuş pirince başvuruyorlarmış.Ne mübarek bir tahılmış bu pirinç..
Neyse biz nerde kalmıştık..
Haa; bizim ıslak telefonun akibetini de söyleyeyim.İnanılır gibi değil...
Bir gün sonra ilk ses geldi, ertesi gün ekranda ilk görüntü parçaları belirdi.
Üçüncü gün sanki normale döndü gibi.. Ufak tefek problemleri varmış ama eminim bu hızla düzelmeye devam ederse ilk halinden daha üst versiyonlara da çıkabilir.Elektronik mühendisi olmasam şimdi ne biçim hurafeler uydururdum. Bu arada, bizim telefonun prinçleri okunmuş değildiler. Bir de okuyup üfleseymişiz acaba bizim telefon evrimini bir üst seviyeye çıkartıp uydu telefonuna mı dönüşürdü ki?
Şimdi sıkı durun ; bizim oğlan dere görmüş telefonuma talip olarak bir üst sınıfa atlayacak. Kendi telefonunu gelinime vererek onun da bir üst sınıfa atlamasını sağlayacak, gelinin eski telefonu da benim hanıma giderek onun ilk akıllı telefonu olacak.. Bakar mısınız ;ben dahil herkes bir üst sınıfa terfi etti...
Bu işte en pis durumda olan benim tekne kıyafetlerim. Hanım defalarca yıkadığı halde hâlâ renkli sular akıyormuş.
Bu işte en kârlı çıkan elbette benim.
Allah ım sana şükürler olsun...
Beni unutmamışsın...
31 Temmuz 2014 Perşembe
BEYAZ GÜNLER
Yazar: Sema Ezgü
Canan, yetenekli bir mimar olarak görev yaptığı mimarlık bürosundan çıkmak üzere hazırlanıyordu. Yeni projenin keşif yolculuğu için arabasına bindiğinde yaşayacağı maceradan ve karşılaşacağı zorluklardan habersizdi...
Bu kitabın her satırı kendi var oluşuna mantıklı bir sebep arayanlara derman, yolunu kaybetmişlere ve evrende kendi yerini arayanlara bir tutam ışık olması arzusu ve bolca sevgiyle yazıldı. Sevginin her işin başlangıcı olduğunu bilmeyen kalmasın diye...
Güzel dünyamızın yaşadığı ızdıraptan kurtulması, her köşesinin sevgiyle bezenmesi dileğiyle...
Kitabı edinmek için tıklayın
Canan, yetenekli bir mimar olarak görev yaptığı mimarlık bürosundan çıkmak üzere hazırlanıyordu. Yeni projenin keşif yolculuğu için arabasına bindiğinde yaşayacağı maceradan ve karşılaşacağı zorluklardan habersizdi...
Bu kitabın her satırı kendi var oluşuna mantıklı bir sebep arayanlara derman, yolunu kaybetmişlere ve evrende kendi yerini arayanlara bir tutam ışık olması arzusu ve bolca sevgiyle yazıldı. Sevginin her işin başlangıcı olduğunu bilmeyen kalmasın diye...
Güzel dünyamızın yaşadığı ızdıraptan kurtulması, her köşesinin sevgiyle bezenmesi dileğiyle...
Kitabı edinmek için tıklayın
8 Nisan 2014 Salı
SELAM
Yazar: İsmail Ezgü
Bu sabah; evden işe gidiyorum.
İlk 20 km yol rahat, stres yok.
Uzunca bir bayır çıkıyorum.Aracım ticari olduğu için fazla sürat yapmıyorum.
Aynaya baktığımda bir özel aracın oldukça hızlı gelmekte olduğunu görüp aracımı arıza şeridine yönlendirdim ki gelen araç riske girmeden rahatça geçebilsin...Yolumuz çok geniş, bu tür hareketlere çok uygun.
Tahmin ettiğim gibi oldu, gelen araç karşıdan gelen trafiği göremediği halde hiç zorlanmadan geçti.
Bu benim sık sık yaptığım bir şey. Trafik kuralları açısından biraz gereksiz görünebilir fakat insanlara kolaylık sağlıyor ve riski azaltıyor.
O da ne ! Geçen araç 15-20 mt gittikten sonra birkaç kere dörtlüleri yakarak” teşekkür” etti.
Ben de tek bir kere sellektör yaparak “bir şey değil “ dedim.
Tecrübeli sürücüler bu değerlendirmemin ve dörtlü ışıklardan bu anlamı çıkartmamın doğru olduğunu bilirler.
Allah'ıma şükürler olsun, bu güzellik sayesinde güne güzel başladım.
İnşallah günümün geri kalanı da böyle güzel devam eder.
Biraz sonra otoyola gireceğim.
Sürücüler birkaç saniye kâr etmek için hayatlarını riske atacaklar, Arıza şeridinden gidip diğer sürücülerin haklarını çalarak müthiş(!) bir kâr edecekler.
Diğer sürücülerin hakları onların umurunda değil.İnsan hakkı veya kul hakkı zaten onları hiç ilgilendirmez.
Gereksiz kornalar, kavgalar. Of oooffff...
Olsun ; ben karşılıklı güzel iki hareketle güne 1-0 galip başladım, moralim düzeldi.
İnsanlık ölmemiş dedim.
Belki beni geçen aracın sürücüsü de aynı şeyi hissetmiştir.
Kaybettiğim hiç bir şey yok, fakat ikimiz de çok şey kazandık.
Güzellikler bitmesin,
Selamlar bitmesin....
Bu sabah; evden işe gidiyorum.
İlk 20 km yol rahat, stres yok.
Uzunca bir bayır çıkıyorum.Aracım ticari olduğu için fazla sürat yapmıyorum.
Aynaya baktığımda bir özel aracın oldukça hızlı gelmekte olduğunu görüp aracımı arıza şeridine yönlendirdim ki gelen araç riske girmeden rahatça geçebilsin...Yolumuz çok geniş, bu tür hareketlere çok uygun.
Tahmin ettiğim gibi oldu, gelen araç karşıdan gelen trafiği göremediği halde hiç zorlanmadan geçti.
Bu benim sık sık yaptığım bir şey. Trafik kuralları açısından biraz gereksiz görünebilir fakat insanlara kolaylık sağlıyor ve riski azaltıyor.
O da ne ! Geçen araç 15-20 mt gittikten sonra birkaç kere dörtlüleri yakarak” teşekkür” etti.
Ben de tek bir kere sellektör yaparak “bir şey değil “ dedim.
Tecrübeli sürücüler bu değerlendirmemin ve dörtlü ışıklardan bu anlamı çıkartmamın doğru olduğunu bilirler.
Allah'ıma şükürler olsun, bu güzellik sayesinde güne güzel başladım.
İnşallah günümün geri kalanı da böyle güzel devam eder.
Biraz sonra otoyola gireceğim.
Sürücüler birkaç saniye kâr etmek için hayatlarını riske atacaklar, Arıza şeridinden gidip diğer sürücülerin haklarını çalarak müthiş(!) bir kâr edecekler.
Diğer sürücülerin hakları onların umurunda değil.İnsan hakkı veya kul hakkı zaten onları hiç ilgilendirmez.
Gereksiz kornalar, kavgalar. Of oooffff...
Olsun ; ben karşılıklı güzel iki hareketle güne 1-0 galip başladım, moralim düzeldi.
İnsanlık ölmemiş dedim.
Belki beni geçen aracın sürücüsü de aynı şeyi hissetmiştir.
Kaybettiğim hiç bir şey yok, fakat ikimiz de çok şey kazandık.
Güzellikler bitmesin,
Selamlar bitmesin....
2 Nisan 2014 Çarşamba
EN ÇOK SEVİNDİĞİM AN
Yazar: İsmail Ezgü
Herkese sorsam;
Hayatınızda en çok sevindiğiniz an hangisidir diye;
Mutlaka çok farklı hatıralarınız vardır.
Ben en çok sevindiğim anı söylemeye biraz çekiniyorum.
Üç evlat babasıyım;bir torunum var, ikincisi yolda..
En çok sevindiğim anlar onların doğumları olabilir.
Nikah masasında eşimin evet dediği an.. Bu da benim için çok özel bir an idi.
Üniversite puanımın geldiği an, üstelik kasabamızın en yüksek puanı..
Mezun olduğum an... Hem de sınıfın en başarılı öğrencisi olarak ..
Hem de 12 eylülden önceki berbat dönemde İTÜ de hayatta kalmayı ve anarşiye bulaşmamayı başarmış olarak..
Amerika ya ilk makinamın ihracatını yaptığım an...
Almanya da fuara katılıp, bir Türk gazetesinde “ fuardaki tek Türk firması” başlığını gördüğüm an...
Nice sevinçli anlar...
Hayır, üzülerek ve biraz da utanarak söylüyorum , en sevindiğim an ; bir kış akşamının karanlığında gördüğüm bir belediye otobüsü !
Kafayı yediğimi düşünmeyin, doğruyu söylemek istedim ve söyledim.
Eğer sevinçleri ölçen bir ölçü aleti olsaydı bu anımı en yüksek sevinç değeri olarak kaydederdi.
Peki neden?; niye bu kadar sevinmiştim ?
Anlatayım..
Maçka da okuyorum.Cevizlibağ da Atatürk öğrenci sitesinde kalıyorum. Bu site yeni açıldı ve biz ilk öğrencileriyiz. Yanılmıyorsam 10 blok vardı, herbirinde 200-300 öğrenci ..
2 blok sağcı 7 blok solcu öğrencilerin elinde. Kalan bir blok ta polislerin..
Bu blokta kalan 300 civarı polis sağcı öğrencilerle solcu öğrencilerin kavga etmesini engelleyecek?
Nedense polisler hep kavga bittikten sonra ortaya çıkıyorlar. Yapabildikleri tek şey yaralı öğrencileri toplamak..
Size yalan gibi geliyor di mi? Sanki bir film senaryosu..
Fakat değil, güzel ülkem bu günleri yaşadı. Birileri daha zengin, daha güçlü olsun diye...
Konuyu dağıttık yine..
Akşam saat 6 gibi okuldan çıktım, dışarda kar yağıyor.Hiç yürümemek için üç otobüse binmem gerekiyor.
Cebimde iki otobüse yetecek kadar para var.
Taksim e kadar yürüsem, bir otobüsle Aksaraya , ordan ikinci otobüs topkapıya, sonra yürüyerek yurda ulaşırım fakat cepte hiç para kalmaz, aç olarak uyumak zorunda kalırım.
Ben tüm yolu yürümeyi tercih ettim çünkü aç iken uyumak çok zor.
Maçka'dan yurda kadar yürüyeceğim, cepte kalan son para ile de karnımı doyuracağım. Neden yolda yemediğimi soracaksınız. Devlet desteklediği için yurdun lokantası ucuz. İki öğrenci bileti parasıyla karnımı doyurabilirim. Ekmek zaten limitsiz.
Hayalimde ciğer kavurması var. Yanında zaten soğan ve yeşillik veriyorlar. Yarına Allah kerim.
Yola çıktım ; fakat kar çok şiddetlendi, tipi gibi karşıdan geliyor. Yüzüme vuruyor, gözümü açamıyorum. Pilimin bittiği anlarda yurda vardım, herhalde 3 saattir yollardayım.
Oda ne !! Lokanta kapalı.. Saat 9 da kapanıyor. Ben kaçırmışım.İçerde kimsecikler yok, kapatıp gitmişler..
Arkadaşlara sordum, hepsi lokantada yemek yemişler. Fakat oda arkadaşım Antepli murat lokantadan bir parça ekmeği cebine atmış. Bana ilaç gibi geldi.
( Antepli Murat... istanbul üniversitesinin önünde patlayan el bombası ile hayatını kaybeden 7 öğrenciden birisi... Allah rahmet eylesin. )
Gelelim konuya; maçka da gördüğüm bir otobüs beni nasıl bu kadar sevindirebilir..
Otobüsün üzerinde “93A MAÇKA- ATATÜRK ÖĞRENCİ SİTESİ “ yazıyordu.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Tek biletle hiç yürümeden yurda kadar gideceğim. Artan vakit ve nakit bana kalacak.
Karnım doyacak,
Üşümeyeceğim
O an benim için inanılmaz bir şey.
Sonrası;
Otobüs 1 hafta kadar çalıştı, zarar ettiği için kaldırdılar.Halk otobüsünün ilk denemelerinden biriydi.
Bir daha da göremedim.
Söylemeye utanıyorum fakat benim beynime kazınmış en sevinçli anım ; bu otobüsü ilk gördüğüm andır.
70 ler böyleydi.
Çok acıydı.
Acı olan zorluklar değil, bizlerle oyun oynamaları idi...
Binlerce genci hiç uğruna ölümlere, hapislere , kaçışlara mahkum ettiler.
Ardından 12 eylül geldi.
Referandum da evet dedim.
Sıkıysa deme, zarflar yarı şeffaf.
İçine koyduğun oy görünüyor.
Şeffaf olmasaydı da ben evet derdim.
Çünkü tezgah çok iyi, biz ise çok saf idik.
Hangi birine yanayım...
2 nisan 2014
Herkese sorsam;
Hayatınızda en çok sevindiğiniz an hangisidir diye;
Mutlaka çok farklı hatıralarınız vardır.
Ben en çok sevindiğim anı söylemeye biraz çekiniyorum.
Üç evlat babasıyım;bir torunum var, ikincisi yolda..
En çok sevindiğim anlar onların doğumları olabilir.
Nikah masasında eşimin evet dediği an.. Bu da benim için çok özel bir an idi.
Üniversite puanımın geldiği an, üstelik kasabamızın en yüksek puanı..
Mezun olduğum an... Hem de sınıfın en başarılı öğrencisi olarak ..
Hem de 12 eylülden önceki berbat dönemde İTÜ de hayatta kalmayı ve anarşiye bulaşmamayı başarmış olarak..
Amerika ya ilk makinamın ihracatını yaptığım an...
Almanya da fuara katılıp, bir Türk gazetesinde “ fuardaki tek Türk firması” başlığını gördüğüm an...
Nice sevinçli anlar...
Hayır, üzülerek ve biraz da utanarak söylüyorum , en sevindiğim an ; bir kış akşamının karanlığında gördüğüm bir belediye otobüsü !
Kafayı yediğimi düşünmeyin, doğruyu söylemek istedim ve söyledim.
Eğer sevinçleri ölçen bir ölçü aleti olsaydı bu anımı en yüksek sevinç değeri olarak kaydederdi.
Peki neden?; niye bu kadar sevinmiştim ?
Anlatayım..
Maçka da okuyorum.Cevizlibağ da Atatürk öğrenci sitesinde kalıyorum. Bu site yeni açıldı ve biz ilk öğrencileriyiz. Yanılmıyorsam 10 blok vardı, herbirinde 200-300 öğrenci ..
2 blok sağcı 7 blok solcu öğrencilerin elinde. Kalan bir blok ta polislerin..
Bu blokta kalan 300 civarı polis sağcı öğrencilerle solcu öğrencilerin kavga etmesini engelleyecek?
Nedense polisler hep kavga bittikten sonra ortaya çıkıyorlar. Yapabildikleri tek şey yaralı öğrencileri toplamak..
Size yalan gibi geliyor di mi? Sanki bir film senaryosu..
Fakat değil, güzel ülkem bu günleri yaşadı. Birileri daha zengin, daha güçlü olsun diye...
Konuyu dağıttık yine..
Akşam saat 6 gibi okuldan çıktım, dışarda kar yağıyor.Hiç yürümemek için üç otobüse binmem gerekiyor.
Cebimde iki otobüse yetecek kadar para var.
Taksim e kadar yürüsem, bir otobüsle Aksaraya , ordan ikinci otobüs topkapıya, sonra yürüyerek yurda ulaşırım fakat cepte hiç para kalmaz, aç olarak uyumak zorunda kalırım.
Ben tüm yolu yürümeyi tercih ettim çünkü aç iken uyumak çok zor.
Maçka'dan yurda kadar yürüyeceğim, cepte kalan son para ile de karnımı doyuracağım. Neden yolda yemediğimi soracaksınız. Devlet desteklediği için yurdun lokantası ucuz. İki öğrenci bileti parasıyla karnımı doyurabilirim. Ekmek zaten limitsiz.
Hayalimde ciğer kavurması var. Yanında zaten soğan ve yeşillik veriyorlar. Yarına Allah kerim.
Yola çıktım ; fakat kar çok şiddetlendi, tipi gibi karşıdan geliyor. Yüzüme vuruyor, gözümü açamıyorum. Pilimin bittiği anlarda yurda vardım, herhalde 3 saattir yollardayım.
Oda ne !! Lokanta kapalı.. Saat 9 da kapanıyor. Ben kaçırmışım.İçerde kimsecikler yok, kapatıp gitmişler..
Arkadaşlara sordum, hepsi lokantada yemek yemişler. Fakat oda arkadaşım Antepli murat lokantadan bir parça ekmeği cebine atmış. Bana ilaç gibi geldi.
( Antepli Murat... istanbul üniversitesinin önünde patlayan el bombası ile hayatını kaybeden 7 öğrenciden birisi... Allah rahmet eylesin. )
Gelelim konuya; maçka da gördüğüm bir otobüs beni nasıl bu kadar sevindirebilir..
Otobüsün üzerinde “93A MAÇKA- ATATÜRK ÖĞRENCİ SİTESİ “ yazıyordu.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Tek biletle hiç yürümeden yurda kadar gideceğim. Artan vakit ve nakit bana kalacak.
Karnım doyacak,
Üşümeyeceğim
O an benim için inanılmaz bir şey.
Sonrası;
Otobüs 1 hafta kadar çalıştı, zarar ettiği için kaldırdılar.Halk otobüsünün ilk denemelerinden biriydi.
Bir daha da göremedim.
Söylemeye utanıyorum fakat benim beynime kazınmış en sevinçli anım ; bu otobüsü ilk gördüğüm andır.
70 ler böyleydi.
Çok acıydı.
Acı olan zorluklar değil, bizlerle oyun oynamaları idi...
Binlerce genci hiç uğruna ölümlere, hapislere , kaçışlara mahkum ettiler.
Ardından 12 eylül geldi.
Referandum da evet dedim.
Sıkıysa deme, zarflar yarı şeffaf.
İçine koyduğun oy görünüyor.
Şeffaf olmasaydı da ben evet derdim.
Çünkü tezgah çok iyi, biz ise çok saf idik.
Hangi birine yanayım...
2 nisan 2014
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
