30 Mayıs 2020 Cumartesi

YETMEZ BU DÜNYA

Yazar: Sema Ezgü


YETMEZ BU DÜNYA

Dünyaya gelmiş olmak nimetin ta kendisi
Ama yetmedi dünya ağladı bebek Sema
Sevinçten mi, hüzünden miydi o serzenişler
Yoksa meraktan mıydı, ne var dünyada?

Sevdim sevildim çocukça koştum
Oyun çağımda dünyaya doydum
Yetmedi ruhuma coştukça coştum
Daha ne var dedim dünyada.

Büyümek nimetti, büyüdüm gördüm.
Evim, köyüm, anam babam kardeşlerim
Birer servetti anladım derdim
Fazlası gerekmezdi insan olana.
Sevgi derya deniz olsa yuvamda
Yetmedi ruhuma, derdim bir başka
Başka ne var dedim bu dünyada.
 
Sorularım birikti, büyümemiş aklım 
Sordukça ertelendim, çok azarlandim
Sen çocuksun, sus dediler, feryat ettiler
Figan eylediler eksik ruhuma
Başka ne var dedim durmadım.

Verecek cevapları mı yoktu ne?
Eksik miydi bilgi hazineleri, bilemedim. 
Okula gidince öğretecekler sandım. 
Sabır kuşanmış nefsimde zamanı saydım 
Olmadı, gelecek yıllara umut bağladım
Diplomalar süslü duvarda kaldı 
Ne zaman yetti ruhuma ne cevapları
Başka ne var dedim dünyada.

Hayatın anlamı aile kurmakmış
Vakitlice kanatlanıp yuvadan uçmakmış.
Yeni canlara canlar katmakmış 
Hayat bundan ibaret dediler gülümsediler
Yetmedi ruhuma ayarım kaçtı
Başka ne var dedim dünyada

Bir işaret bekledim gelen olmadı.
Taş üstüne taş ekledim, soran olmadı.
Senin halin nicedir, diyen olmadı.
Sordum etrafıma duyan olmadı
Başka ne var dedim kendi ruhuma

Kırk yaşıma gelene dek uykuda
Geçmiş sanki ömrüm, başım firarda
Meğer yanlışta yürek bir tür efkarda. 
Başka ne var dedim sonunda

Ruhuna kapı aç, yüksel dediler.
Kitapla tanışmak cevap dediler
Kalbinin kilidini açar dediler
Başka ne var dedim Kur'an'a

Uykudan uyanmak sevap dedi bana
Kendini bul alemi bul özüne dön
Dünyaya gelmeden verdiğin sözüne dön
Okumayı öğren öğret, kıyamda diril
Huzuru nefsinde bul, hak dedi bana

Allah huzuruna önce kitapla
Sonra heves değil gerçek namazla
Varıp huşu ile uyandığımda
Yürek isyan etti geciken ana
Neredeydin dünya, ben neredeydim?

Benlik girer girmez doğru yoluna
Aydınlandı dünya herşey ortada
Göze net göründü ne var, ne yoksa
Şükür mevlama, binlerce şükür 
Yalan değil gerçekmiş bu dünya
Ahirete kapı açmış dünya zamanla

Candan umut kesmez sonsuz alaka
Sınırsız nimetler saymakla bitmez 
Tükenmez merhamet inmekle bitmez
İnsanoğlu odur ki, sınanmak bitmez
Meğer neler yokmuş ki bu dünyada?

Bilincim şahit oldu benzersiz, tek olana
Akıllandım, öğrendim muhtacım yaratana
Anladım, esmaların her biri ayrı bana
Hamd olsun karanlığa, hamd olsun aydınlığa


Sema Ezgü
26.05.2020

15 Nisan 2020 Çarşamba

SON ŞANS, TEK ŞANS

Yazar: Sema Ezgü

Yaşadığımız bu dünya, medeniyet gelişiyor edasıyla ne kadar süslü püslü gösterilmeye çalışılıyor olursa olsun, medeniyet algısının parantez içinde dünya kurulduğundan beri süre gelen acımasız bir savaş var. 
   Bazen ahlaklı,  çoğu zaman ahlaksız olan bir savaştan söz ediyorum.
   Aslında savaşın, ne ülkeler, ne ulus devletlerin siyasetleri, veya farklı güç odaklarının dünyevi hevesleri, ne de mücrim akıllarıyla sadece kendilerine ait gelecek planlayıcıları arasında geçmediğini, savaşın sadece ve sadece ahlâklar  arasında yaşandığını  bu son dönemdeki gelişmeler doğrultusunda net anlamış insanlardan biriyim.
   Artık savaşların hedeflerinde sadece askeri güçler veya vatan toprakları hatta enerji kaynakları değil, aileler ve çocuklar hatta insanların yüreklerindeki maneviyatlar var. Farkına varalım.
   Kim olduğumuz, hangi takımı tuttuğumuz, hangi felsefeyi savunduğumuz hiç önemli değil artık günümüzde.
   Hangi ahlâk temelleri üzerinde bir hayat kurup, kendi kurguladığımız hayat felsefesine sadık kalıp kalmadığımız önem kazanıyor en son dönemeçte.
   Her zihnin başarı anlayışının farklılaşması tam da bu sebepten kaynaklanıyor. Bunu görelim.
   Farklılıklarımız zenginlik olarak lanse edilirken, farklı ahlaki görüşlerimiz problem olarak görünüyor.
   Tek tipleştirilmek üzere baskıya maruz kalıyoruz bugünün dünyasında. Hem de çok değişik odaklardan ayrı ayrı baskılara maruz kalıyoruz. Her aklın ölmeden önce muradına ermek gibi bir acelesi var artık. Bunu da fark edelim.
   İnsanları açıkça ve göstere göstere punduna getirmek adına bütün ahlaksız argümanları peş peşe oyuna sürüyorlar. Kargaşadan nemalanmak, tedbirsiz yakaladıkları ahaliyi tuşa getirmek derdindeler. Anlayalım, anlatalım. Bizler de hala yaşarken üzerimize düşen görevlerimizi yerine getirelim.
   Güç sahibi olmak istiyorsak ahlaksız çoğunluğa uymaya zorlanıyoruz her fırsatta. Görelim bu gerçeği.
   Ama güç sahibi olmanın insanı mutlu etmediğini bilmeyen kalmamış yaşlı dünyamızda mutlu olmanın gerçek yollarını öğrenelim, öğretelim.
   Mutlu olmayı laboratuvar ortamında üretip genleriyle oynadıkları virüslerle neredeyse aynı konuma yerleştirebilen ahlaksız savaşçılarla bizler de savaşalım. Kendi ahlaklı mutluluğumuzu kuşanalım. Aynı baskı unsurlarıyla baskıyı da biçimlendirmeye devam eden üst aklı yerle bir edelim. Çünkü Allah her zaman hakkın yanındadır. Bize Allah yeter.
   Baskılara direnmeyi düşünüyorsak eğer farkındalık bugün en değerli silahımız olmak zorunda. Başka çare kalmadı ey insan. Şimdi dik duruş zamanı.
   Gerçek mutluluğu istiyorsak eğer, fabrika ayarlarımıza dönmeli, kendimizi bilmeliyiz. 
   Baskılara  direnirken kendi vicdanımızda (Kur'an ile) besleyip büyüttüğümüz ahlak felsefesine tutunmak zorunda kalacağımızı da bilmeliyiz. Diğer bütün felsefelerin bizi yarı yolda bırakacağını görebilmeliyiz.
  Mutluluk yolunda yalnız olmadığımızı, ama biricik ve özel olduğumuzu bilmeliyiz.
  Taş üstüne taş koymadan, taşın altına elimizi sokmadan ve bu dünyadan göçüp gitmeden mutlu olmanın anlamını ahlâk savaşında öğrenmeliyiz.
   Çünkü  biz, hepimiz hangi yolu seçersek seçelim, hesap sorulucularız. Hesabı verilebilir bir hayatın peşinden koşmalıyız.
   Son şans tek şans, bilelim...
   Bilmiyorsak, kaynağından öğrenelim.

   Haydi dostlar, savaşa...

14 Eylül 2019 Cumartesi

BÜYÜK MESELELER...

Yazar: Sema Ezgü

Nedir bu,  büyük meseleler ?

Herkesin kendine has büyük meseleleri olduğunu var sayarsak ve konuya bireysel bakarsak saymakla bitiremeyiz. Hayat şartlarının zorluğundan girer, apartman komşumuzun sosyal uyumsuzluğundan çıkarız. Neredeyse dert edilmeyecek mesele bulamayız.

Kendimizden başka memnun olduğumuz insan bile bulamayız belki. Oysa bunların hepsi kişiye özel meselelerdir. Bence büyük de değillerdir.

Çocuklarımız mı?
Evet, doğrusu gerçekten büyük meseleler. Kendileri küçük ama etrafa yaydıkları endişeler boylarını aşmış durumda. Eğitim kaygısı, gelecek kaygısı onlarla birlikte büyüyüp gitmekte.

Ana babalar ise hangi yönden geldiği belirsiz dış sesleri dinlemekten kulakları dolmuş,  ambale olmuş durumda savrulup durmakta.

Dahası, zamanın getirisi ile götürüsü arasında matematik yaparak doğruya ulaşma çabasında. İnşaallah onlar da kişiye özel çabalarla, çocuklarına özel olan doğru seçimleri arayıp bulacaklar. Büyük meselelerini çözüme kavuşturacaklar. Yeter ki aile birliği korunsun, adil karar mekanizması iyi çalışsın.

Ülkemizin coğrafik konumundan kaynaklanan, yıllardır çözüme kavuşamayan politik sorunlar mı?
Doğrusu çok büyük meseleler bunlar. Takip etmemek, kayıtsız kalmak gerçekten mümkün değil.

Vatandaşlık vicdanı, sorumlukuk sahibi bir ruh ile işi ehline bırakmakta mahir davranmaktan başka elimizden gelecek bir şey daha var elbet. Fikrimizle, zikrimizle, gerekirse bedenimizle savaşmak.

Asıl büyük meseleler daha derinlerde bence. Gelin, biz onları bulup gün ışığına çıkaralım. Sebeplerini bulalım. Çözüm yolları önerelim.

"Bana ne, memleketi ben mi kurtaracağım?" Demeyelim.

Bu son cümledeki "sorumluluktan kaçmayan" insanları bulmak ...
İşte benim en büyük meselem budur...

   Görüyorum, içinde yaşıyorum, üzüntü çekiyorum. Toplumsal boyutlara ulaşmış, engel olamıyorum. Arıyorum o insanları bulamıyorum. Tam buldum, işte budur, derken hazin bir hayal kırıklığı. Bundan daha büyük bir mesele olabilir mi insan için ?

   Kimleri mi arıyorum?
1. Sosyal medyayı gösteriş yapmak, hava atmak için değil de, kişisel gelişimine katkı yapmak, doğru bilgiye ulaşmak için kullanan insanları...

2. Çevrecilik laf kalabalığı ile gösteriş yapan insanlar yerine gerçek çevreci insanları...  Onlar tabiatta gezintiye çıkarken yanlarında çöp poşeti taşıyan, arabalarına kendilerine ait olmasa dahi çöp dolduran ve nadir bulunan insanlardır.

3. Issız ve eşşiz koylarda, tabiatın cennet köşelerinde, dağda kırda bayırda huzurlu bir gün geçirip piknik yaptıktan sonra burada kim görecek deyip çöplerini orada bırakmayan insanları...

4. Teknesiyle gezerken çöplerini denize atmayan, karadan denize yok olacak zannedip eline geçeni firlatmayan insanları...

5. Kendi malına, eşyasına gösterdiği özen ve hassasiyeti başkasının malına, eşyasına, kamu malına ve eşyasına da gösteren insanları...

6. Arabam kirlenmesin diye çöpünü pencereden dışarı atmayan, trafikte bencillik yapmayan, arıza şeridine göz koymayan insanları...

7. Yaptıkları ile söyledikleri örtüşen insanları...

8. Kibir ve bencillikten uzak, hoşgörülü insanları

9. Toplumda yaşarken kendisi gibi davranıp konuşan, sesine de yüzüne de maske takmayan insanları...

10. Yaşlı büyüklerin değerini ölmeden önce bilen insanları...

11. Doğru bilgiye önem veren, işin aslını araştırmadan ahkâm kesmeyen insanları...
 
12. Dedikodu yapmayan, insanların kusurlarını aramayan, gördüğü zaman kusurları üstünü örtmeye çalışan insanları

13. Çocuklarının eğitimini okullar verecek zannetmeyen, sonra da eğitim sistemini suçlamayan insanları

14. Farklı fikirler yüzünden insanları ötekileştirmeyen, her yaşta bilinci öğrenmeye açık insanları.
 
15. Öngörü sahibi, bilge mizaçlı, pozitif yaklaşımlı, dili baldan tatlı, ve güzel davranışları ile kalıcı izler bırakan insanları. Onlar ki, bu dünyadan göçüp gittikten sonra arkalarında fotoğraflarına sık sık bakılan, hayırla anılan insanlardır.

   Ben galiba güzel ahlaklı insanları arıyorum,  birden fark ettim.

Güzel ahlaklı insanları bulmak bu kadar zorlaştı mı?
Eyvah ki, ne eyvah....

Güzel ahlâklı insanlar üretmek, bugün dünden  çok daha gerekli değilse,,,

Bu mesele yeryüzü yaşam kalitesinin,,,

Zengin, fakir bütün ülkelerin,,,

Kabirlerde yatanların, evreni keşfe koyulanların,,,

Bilimin, sanatın, sevginin, savaşın,,,

En büyük meselesi değilse...

Beni ciddiye almayın dostlar.

Eyvahlar bana olsun...

11 Eylül 2019 Çarşamba

İYİ İNSAN OLMAK, NE DEMEK?

Yazar: Sema Ezgü

Başkalarının iyi dediği insan, iyi insandır kuşkusuz. En iyi tahlili başkaları yapar. Buna diyecek sözümüz yok elbet.
Terazi başkalarının elinde olacaksa, onların ölçü metresine ( her ne ile ölçüyorlarsa artık ) nasıl güveneceğiz?
İyi, kime göre iyidir? Küçük iyilikleri genellemek, kendine yapılan iyiliği baz almak yeterli midir?
Benim için iyi damgasını kullanan kişiye, ya ben iyi insan demiyorsam, ne olacak? Onun ölçüsü, tartısı denetim gerektiriyor olmayacak mı? Benimki de elbette...
İyi insan olmak ne kadar kompleks analizler gerektiriyorsa, iyi insan damgasını yapıştırmak da o kadar kompleks işlemler gerektirmelidir bence. Siz siz olun, bu mührü çok kolay kullanıp heba etmeyin derim.
Benim ölçü metrem şöyle çalışır:
İyi insan, mutlu insandır... Anlık mutlu olan değil ama, her daim mutlu olan insandır. Kavga ederken, belayı savuşturmaya çalışırken, hastalıkla mücadele ederken, acısını kalbine gömerken, evlenirken, yürütemeyip ayrılırken hep mutlu olan insandır iyi insan.
Kendinde olanı paylaşırken mutludur iyi insan. Mutluluğunu paylaşmaya can atar. Paylaşınca çoğalacağını bilir çünkü. Defalarca denemiştir. Denedikçe mutlu olmuştur. Denedikçe iyi insan olmuştur.
Çocuk kimin olursa olsun, gelecek gözüyle bakar çocuklara. Emek vermek ister. İyilik mührü bile beklemeden, karşılık istemeden faydalı olmak ister. Onun kazancını kendi kazancı bilir. Arttırmak ister.
Bütün insanları önemsediği gibi, doğayı ve mahlukatı da önemser. Ölçüyü kaçırmamak prensibi iken, kaçıranı uyarmak vazifesi olmuştur. Hayatında bananecilik hiç yer tutmaz. Kendisini değiştirir, çevresini değiştirmeye girişir.
Boş zamanı yoktur, tatil yapmaz, atıl yaşamı kabul edemez.
Tabiat korosuna bir ses olmaya, taş üstüne taş koymaya uğraşır.
Eseriyle öğünmez, üretmeye kaldığı yerden devam eder.
Şan, şöhret derdine düşmez, yaptığı iyiliğe ücret istemez.
Rekabeti sevmez. İnsanın ruhunu köleleştirdiğini bilir.
Özgürlüğün peşinde koşar. Özgürlüğün sınırsızlık olmadığını bilir.
Sınırlarını bilir, korumasını da bilir.
İyi insan güven duyulan insandır. Zor zamanlarda baş vurulan insandır. Terazisine güvenilir, hükümlerine rağbet edilir.
Hz Muhammed bildiğim güvendiğim en iyi insandır. Risaleti tebliğ ettiği yirmi üç yıl boyunca zorlukların içinde yaşadı ne yazık ki... Risaletten önce Mekke nin en güvenilir insanıydı. El Emin diye anılırdı. Risaletle birlikte düşman ilan edildi. Ataların dininin en büyük düşmanıydı artık. Ama hala iyi insandı. Eskisinden daha iyi, rabbinin desteği ile daha mutluydu. ( İnşirah suresi)
Güzel ahlakta insanlığın zirvesini görmüştü hz. Muhammed. Tüm acılarına, zorluklarına rağmen mutluydu. Doğru yolda gitmenin, doğru ipe tutunmanın mutluğunu yaşadı. İnsanlara mutlu olmanın sırlarını vahiyle öğretti. Felaha ermek, mutlu olmaktı. Bu dünyada mutlu olmak, sonsuz ahiret hayatında da mutlu olmayı sağlayacaktı. İnsanlar yalnızca Allah'ın insan nefsine şifa getiren ayetleri ile mutlu olabilirdi. Ayetleri okumak değil tabi ki, ayetleri hayata geçirmekti mutluluğun sırrı.
Demek ki, mutlu olmak zorluklarla, acılarla, mücadele ile yan yana olabiliyormuş.
Demek ki, mutlu olmak, zevk'i  sefa sürmek anlamına gelmiyormuş.
Demek ki, mutlu olmak kimsede olmasın, yalnız benim olsun duygusuyla bağdaşmıyormuş. Başkalarını küçük görmekle, kendi statisünü yükseltmeye çalışmakla hiç örtüşmüyormuş.
Demek ki, mutlu olmak dünyevi başarı ile husule gelmiyormuş. Kalbin üzerinde vicdanın hüküm sürmesiyle vücut buluyormuş.
Yani iyi insanlar, mutlu insanlarmış.
Farklı dinlerdeki iyi insanlar da mutlu insanlardır elbette. İyi olmayı bir sebebe bağlamak mutlu olmaya yeterli olacaktır. Hatta inanmayan iyi insanlar da mutlu insanlar olabilir. Onların tek handikapı, zorluklarla mücadele gerektiren karanlık günlerde, sebep sonuç analizleri gereken hassas günlerde ortaya çıkacaktır. Sinava tabi olma meselesini anlamakta zorlanacaklardır. İyi insanlar sebepleri bir gün mutlaka bulacaktır.

Mutluluğa giden yolda bütün iyilikler birer araç olacak, iyi insanlar mutlu insanlar olarak dünya hayatını değerli kılacaktır.

22 Ağustos 2019 Perşembe

KALP Mİ ? YÜREK Mİ?

Yazar: İsmail Ezgü

Kalp ve yürek aynı şey mi?
..........
Genç kız sevgilisine " kalpsizsin " derse ne demiş olur?
 Herhalde " "merhametsizsin" ya da "acımasızsın" demek istemiştir.

Peki delikanlı cevaben " sen de yüreksizsin" derse ne demiş olur?
Muhtemelen " cesaretsizsin" ya da " korkaksın" demek istemiştir.

Anlamlara bakarsak kalp ve yürek farklı şeyler gibi görünüyor.

Başka açılardan bakalım;

Doktorlar " kalp nakli" yapıyorlar, ben hiç "yürek nakli" yaptım diyen bir doktor duymadım.
Kasap olan babam  hayvanların kalbi için yürek tabirini kullanırdı. Hiç kalp dediğini duymadım. Sakatat dükkanlarında da hep yürek tabiri kullanılırdı; dana yüreği, koyun yüreği vs.

Bu kadar muhabbeti neden yaptım derseniz;
    Kuran"da şu ayete rastladım:
Tarık suresi 6 ve 7 :
"Kuvvetle atılan bir sıvıdan yaratıldı."
" Bel ile kaburgalar arasından çıkar o su."

Hangi sıvıdan bahsedildiğini anlamışsınızdır.
Hani eskiler derlerdi ya; eline ,beline  diline ....diye. İşte oradaki " bel".
Türkçemize de yerleşmiş bu şekliyle...
Amma uzattım haaa..
Dua edin portakaldan,  leyleklerden başlamadım...

İşte ben bu ayette tarif edilen bölgeye taktım.
Son yıllarda yazılan tıbbî yazılardan birisinde gördüm ki çocuklarımızı borçlu olduğumuz bu sıvıyı oluşturan hücreler bizim bel bölgesi civarımızda üretiliyor ve daha sonra aşağıya gönderiliyormuş yani esas hammadde fabrikası ayette belirtildiği gibi bel ile kaburgalar arasındaki bölgede yerleşik imiş.Ama bu fabrika gözle görünen bir bina gibi değil.Gözünüzde toprağa kök salmış ağaçları canlandırın bir an. İncecik kökler toprağın gizemli dehlizlerinden sıvıları emer, dal uçlarından bize nefis lezzetli meyveler, sebzeler sunar.Biz çaresizce bu oluşumu seyreder, nimetleri yer, şükür de etmeyiz çoğunlukla...
Halbuki tüm malzeme toprakta duruyor. Son teknolojiye sahip laboratuvarlarımız da var. Ama bir tek elma ya da portakal yapamıyoruz. Tüm malzememiz eksiksiz  hazır olduğu halde...Her şeyi bilir , hiç bir şey yapamayız. Himini gırtlak...

İşte bel bölgemizdeki fabrika da kök salmış ağaç gibi. Kökleri göremiyoruz ama meyvesi inkâr edilemez şekilde önümüze geliyor.

Şimdi gelelim kalp ve yürek meselesine;
Zaten konuyu toparlayamıyorum gelin bir de Türkçemizdeki "gönül" kelimesini de işe katalım. Konu iyice çorba olsun....

İlk aşık olduğumuz günlere geri dönelim mi?
Bazen "kalbimiz" kırılır,
bazen  "yüreğimiz" yanar
ara sıra da işler karışır; " ah neyleyim gönül" diye şarkılar söylerdik.

Kuran'da da 100 den fazla  ayette  "kalb" kelimesi geçiyor..
Mühürlü kalp, hastalıklı kalp, katılaşmış kalp,kılıflı kalp,akleden kalp vb.
Peki... Allah'ın kasttettiği kalb bizim bildiğimiz , kan pompalayan kalp mi acaba?
Yoksa Allah "kalb" derken başka bir şeyden mi bahsediyor.
Meselâ; bizim bir türlü tarif edemediğimiz ve yabancıların kelimelerinde dahi yer almayan  "gönül" benzeri bir şeyden bahsediyor olabilir mi?
 
Doktorların kalp dediği şey çok dayanıklı bir pompa.... Duygularla hiç işi olmayan , sürekli çalışan, çalışırken kıymeti bilinmeyen, arızalandığında bizi sonsuz telaşa düşüren mükemmel bir pompa. Ama sonuçta bir pompa...
 Allah ise hiç kandan, dolaşımdan, pompalamaktan bahsetmiyor. Onun bahsettiği şeyler bambaşka.
Acaba diyorum; bizim henüz keşfetmediğimiz " kalb" adında bir organımız mı var?  Mükemmel çalışan, ama görünmeyen, keşfedilemeyen yepyeni bir organ. Onun keşfi de bana nasip olmuştur belki... Neden olmasın.
   Ağaç kökleri gibi , biz onu göremiyoruz. Aynen bizim meşhur "sıvı" mızın fabrikası gibi. Biz sadece "mamül"ü görüyoruz, "imalatı" göremiyoruz. Fabrikayı göremiyoruz.
    İçimizde mükemmel bir organ var ama sınırları belirsiz.Şekli yok. Her tarafa kök salmış, biz sadece "ürün"ü görebiliyoruz. Kırık kalpleri görüyoruz, altın kalpli,leri görüyoruz hatta kalpsizleri görüyoruz ama kalbi göremiyoruz. O halde neden kan pompasına kalp demişiz bilemiyorum. Herhalde çaresizlikten. Gerçek kalbi bulamayınca heyecanımızı ilk yansıtan organa kalp demiş, uyduruvermişiz.
    İnşallah yakındır; "İsviçreli bilim adamları" büyük bir keşif yaparlar ve göğüs bölgemize yerleşik,şekli olmayan ,ahtapot misali kolları her yere uzanan, herkeste farklı şekilde çalışan, bazen gaddar, bazen şefkâtli , genellikle de umursamaz,  mükemmel bir organın varlığını bize duyururlar.
   Biz de bol bol geyik muhabbeti yaparız; efendim  müslüman alimler hiç keşif yapamıyor, batı aldı başını gidiyor, vs,vs.
 Bilim onlarda , teknoloji onlarda, medeniyet onlarda...

Biz de Sam amcaya yalvarır dururuz" birazcık dolar ver de yeni telefon alayım, yeni araba alayım" diye...

20 Temmuz 2019 Cumartesi

ÖZGÜR MÜSÜN EVLADIM?

Yazar: İsmail Ezgü

Bugün iki işim var.

Bunların birisi keyifli bir iş; özlediğim bir arkadaşıma uğrayacağım.

Diğeri ise nefret ettiğim bir iş; devlet dairesinde basit bir işi halletmek için uğraşacağım. Arabamın plakası düşmüş, kaybolmuş. Yenisini almaya çalışacağım.

İstanbul'un karmaşası içinde, trafikte çıldırmazsam ,bugünkü iş programım bu kadar.
Erken evime kavuşursam ilk işim dut ağacından dut yemek, sonra da sararmaya başlayan erikleri toplamaya devam...
Yola çıkarken düşünmeye başladım; önce hangi işi yapayım?
Arkadaş mı? Devlet mi.
Yolum uzun, en az 45 dakikam var karar vermek için.
       Başladım düşünmeye, artık arabayı otomatik pilot kullanıyor  diyebiliriz.
Nerelerden geçtiğimi farketmiyorum hiç...
Dedemin merkebi gibi, benim araba da gideceği yeri biliyor sanki...
Gerçi çok yakındır, arabalar bu hale gelecek.
Binince konuşacağız; "sevgili arabam, doğru şu adrese git. Trafiğin açık olduğu yolları tercih et, ekonomik yakıt sarfiyatı modunu seç."
İnanın ki çok yakında bu arabaları kullanacağız. Belki ben bile görürüm.
.......
Bunları düşünürken birden arabanın sapıttığını ve beni zorla istemediğim yerlere götürdüğünü, dur desem de durmadığını, beni çıldırttığını vs. düşünmeye başladım.
Böyle bir şey olsa artık tam anlamıyla köle olduk demektir ,öyle değil mi?
Peki ben şu an özgür müyüm?
Düşündüm, taşındım ve karar verdim...
Hayır, değilim...
Çünkü ben arkadaşıma gitmek istiyorum ama önce karakola gitmeliyim, çünkü karakoldaki işimin ne kadar süreceğini bilmiyorum. Asık ve bezgin suratlar, şu şu şu evrakları getir, bugün git yarın gel...
  Adına bu yüzden mi "KARA kol" demişler acaba. "Pembe kol" veya "Maviş kol" diyebilirlerdi. Ama illa ki "KARA KOL"
........
Bu duygularla yolu yarılamışken  birden elektrik çarpmış gibi bir hareket yaptım ve içimden " ben özgürüm yaa..." diye haykırdım adeta...
- Önce arkadaşıma gideceğim, beklesin devlet baba.  Bir gün daha plakasız dolaşırım, ne olacak yani? Beni mi kesecekler?
     Ohhh be.. Özgürlük bu işte...
Sevmediğim işe "Yapmıyorum ulen.." diyebiliyor musun? İşte birazcık özgürsün o zaman. Neden birazcık?
Çünkü yarın ya da öbür gün tıpış tıpış karakola  gidecek ve o sevmediğin işi halledebilmek için  mecburen gireceksin o ürkütücü kapıdan... Dua et de güler yüzlü bir memur karşılasın seni...
.........
Bu duygularla arkadaşımın iş yerine vardım. Bagajdan hediyem olan erik poşetini çıkardım. Ellerimle topladım onları, sararmış olanları ayırdım tek tek..
Yeşil ve gevrek olanları seçmeye çalıştım.
Hepsi organik, ne gübre var, ne de ilaç. Yüzde yüz doğal.
İçeri girdim...oh be.. İşte güler yüzlü insanlar... Hepsi de beni görmekten mutlu...
  Arkadaşımın elinde kocaman bir kase...
İçi buz gibi meyvelerle dolu. Ben ona erik poşetini uzatırken o da bana soğuk kiraz ve erik  ikram ediyor. Ama kirazları neredeyse benim eriklerden daha iri..  Erikleri ise elma kadar.
Benim erikler yavru gibi ve biraz da cıvımış.. Çünkü toplamakta biraz geç kaldık.
Olsun, benim eriğim onunkini döver...
Doğal bunlar doğal...
Bizde ilaç yok, bizde gübre yok...Bizde yalan yok...
Almayanı döverim valla...
Özgürüm ben bee..
İstersem döverim adamı...
???
Ne güzelmiş yahu...
Bırakın da bugün özgürlüğün tadını çıkarayım.

 Yarın girerim "karakol" uma...

14 Nisan 2019 Pazar

NE ZAMAN ÖLECEĞİMİ BİLSEYDİM

Yazar: İsmail Ezgü

Elbette nerede, ne zaman ve nasıl öleceğimi kesinlikle bilmiyorum.

Ama bunu bilemeyeceğimi de iyi biliyorum. (31/34)
İyi ki  nasıl, nerede ve ne zaman öleceğimi bilmiyorum.
Düşünsenize; trafik kazasında öleceğimi bilsem?
Ne araba kullanırdım, ne de bir yerlere gidebilirdim.
Amazon ormanlarındaki kabileler gibi kendi köyünden başka bir yerin varlığından dahi habersiz yaşar ve trafik canavarından kurtulan bendeniz muhtemelen aslan ya da kaplan gibi  bir canavara yem olurdum...
Eğer öleceğim yeri tercih etme hakkım olsaydı, şu anki duygu ve tercihime göre bir fidanı dikip can suyunu verdiğim anda mevlama kavuşmayı isterdim.
    Bu kelimeleri mecazi anlamda kullanmadım, gerçekten bir fidanı toprağa kavuşturmaktan bahsediyorum.
Düşünsenize diktiğim zeytin ağacının bin yıl sonra bile insanlara fayda verme ihtimali var.. Tabi ki aklı evvel bir yiyici/yıkıcı ekip buralara ; senede 1 ay bile kullanılmayacak yazlık siteler veya bol yıldızlı tatil köyleri yapmazsa...
Halbuki gerçek yuvalar sonsuz yıldıza sahip gökkubbenin altına yapılır ki arada bir semaya bakıp hiç bir zaman tam sayısını sayacak gücümüzün olmayacağı yıldızlara dalarak ; sistemi kuran, kurulumunu yapan, yazılımını yükleyen hakkında biraz kafa yoralım. Ve şunu asla unutmayalım ki kurulumu yapan istediği anda bu sisteme format atma hakkına ve gücüne de sahiptir.
Korkmayın bunu önceden haber vermeden yapmaz. Her fırsatta bunu hatırlatır, her doğumda, her ölümde...
Her çiçeğin açışında, her yaprağın düşüşünde..
"Kitab"ında yüzlerce kere bunu tekrar etmiştir.

Ta ki "akledelim" diye.