30 Ocak 2019 Çarşamba

NEDEN EVLENDİNİZ ?

Yazar: İsmail Ezgü

Sık sık olduğu gibi; sabah 4 civarı uyandım.  Kasım başı olduğu için daha sabaha 3 saat var.
  Büyük ayı kutup yıldızının sağına geçmiş,  ama alt çizgisi yine kutup yıldızını gösteriyor.  Ateşe aşık kelebek gibi, dönüp duruyor ama gözünü sevdiğinden hiç ayırmadan...
   Ay hilal olmuş,  hava ılık buralarda.
Dalgaların sesi hafiften geliyor, deniz de çok sakin. Halbuki bir hafta evvel fırtına yıkıyordu ortalığı.  Şimdilerde pastırma yazı hakim. Deniz sütliman. Balıkçılar her akşam denizde... 
   Balık bedava, semizotu bedava, domates bedava.. bazen patates,  biber de bedava oluyor.
Buralarda para geçmiyormuş. Komşu tarlalarda ne ekiliyorsa bize de biraz düşüyor. Almazsak kızıyorlar bir de...
 Horozumuz da ötmeye başladı şimdi; fon müziğim de var artık. Şahane.
.....
Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar  ya da Orhan Pamuk  zannettim galiba..
Bir sabah manzarasını nasıl da uzattım.
Herhalde ben de onlar kadar (bana göre) sıkıcı  olmuşumdur.
.......
   Buralarda çok huzurluyum, mutluyum.
Halbuki canım çıkıyor.
Yorgunluktan ölü gibi erkenden yatıyorum.
  Ellerimizle yaptığımız kulübemizde yaşıyoruz ve iki odalı bu harika evde televizyon yok. Olmayacak da...
Bu benim dayatmam; kestim attım "burada tv olmayacak"  o kadar !?
Söz ağızdan çıkar di mi?
Sanırım benden başka herkes tv istiyor ama patron benim, ben ne dersem o !
Delilik bazen işe yarıyor.
TV yok..
Ohhh beee..
Hayat varmış.
Dünya varmış demedim farkındaysanız; "hayat varmış " dedim.
Şu "ekran bağımlılığı" dediğim şey hayatımızı mahvediyor farkında değiliz.
Yaşını doldurmamış bebenin elinde bir ekran. İki yaşına gelmekte  olan torunum çişini söyleyemezken telefondan istediği videoyu bulup açıyor.
Allah aşkına nereye gidiyoruz biz?
Ben korkudan titriyorum ama bakıyorum benden başka bunu dert edinen yok gibi.
Allah sonumuzu hayr etsin.
  Gelelim yine sabahın dingin ferahlığına;
Ne işim var benim bu ıssız yerde?
.......
Ne kadar ıssız bir yerde olduğumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vereyim.
Ekmek alabileceğim en yakın bakkal 25 km uzakta.
Hanımla istediğim kadar yüksek sesle kavga edebilirim; sesimizin duyulabileceği mesafede hiç bir insan evladı yok.
  Hanımla kavga etmek mi dedim?
Lafın gelişi söyledim; ara sıra sesimi yükseltsem de ona kavga denmez. Zaten sadece benim sesim yükseliyor nadiren.
Hanımın sesi pek yükselmez.
Kuyuya düşse sesi çıkar mı bilmiyorum.
.....
Peki bu ıssız yerde yapayalnız ne işim var.
  Ne "işimiz" var demeliydim değil mi?
.........
İşte bizim sırrımız  bu"işimiz" kelimesinde gizli...
  " biz" deyince yalnızlık bitiveriyor, ıssızlık  sona eriyor, her taraf dopdolu oluveriyor.
 İşin sırrı "biz" olmakta.
"Ben" iken yapayalnızım,  "biz" olunca dopdoluyuz.
İyi ki varsın.
 Rabbimin nimeti.
........
Biz çok huzurluyuz da çevremiz hiç öyle değil.
 Kavga gürültü kıyamet kopuyor evlerde.
Hani o "yuva" olamamış lüks konutlardan bahsediyorum.
   Evlenmeyi de boşanmayı da öğrenemedik gitti...
Bazen düşünüyorum da katolikler boşanmayı yasaklamakla fena etmemişler sanki..
Tövbe...
Allah' ın verdiği izin başım üzre ama her aile  parçalanması bizi mahvediyor.
Sevdiklerimiz , gözümüzün önünde birbirlerini rezil ediyorlar da elimizden hiç bir şey gelmiyor.
Çocuklar perişan;  akrabalar, dostlar mahzun.
  Toplum adım adım uçuruma gidiyor ve kimse bir şey yapmıyor , yapamıyor.
   Halbuki size düğün pastanızı keserken ne güzel tarif etmişlerdi...
Sen eşine yedireceksin o da sana..
Ama siz ne yaptınız?
Daha imzaların mürekkebi kurumadan gelin hanım damadın ayağına basmaya çalıştı adeta yerdeki böceği ezer gibi. Damat da ayağı kaptırmamak için komik hareketler yaptı. Masanın üzeri başka alem , altı bambaşka. ..
   Geçenlerde gittiğimiz bir nikahta gelin kızımız evlilik cüzdanını alınca havaya kaldırdı ve  başarısını kutlarcasına arkadaşlarına doğru uzun uzun salladı.
Acaba ne demek istedi bu hareketiyle?
Bende uyandırdığı intibaya bakarsak  sanki dedi ki:
" kızlar; ben birisini kafese soktum, siz de hâlâ tık yok. Solladım sizi, başardım,  ben başardım, becerikliyim ben , talihinize küsün"
  Belki de şöyle demek istemiştir;
" Artık her şey benim elimde, bakın tapusunu aldım elime. Bundan sonra kuralları ben koyarım, işine gelirse..."
  Görüntü beni o kadar rahatsız etti ki o an düşündüğüm şey ; " bu kızımız eş olmak için değil eş almak için evlenmiş, adeta galeriden araba alır gibi."
   Temel böyle çürük olunca bina lüks olsa ne yazar. İlk sallantıda çatlaklar başlayacak, ondan sonraki olaylar magazin sayfalarına benzeyecek.
Daha fazla anlatmaya gerek yok sanırım.
......
Halbuki formül pastayı keserken verilmişti;
Sen onu doyur , o da seni doyursun.
Sen onu yücelt ,o da seni yüceltsin.
İkiniz de zirveye doğru yol alırsınız.
Çukurun dibinde olduktan sonra hanginizin üstte olduğu çok mu önemli?
......
"Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? "
.......
Ben 40 yıl sonra dahi uyurken üşümesin diye eşimin üzerini örtmekteyim; sizler 40 gün içinde yorgan kavgasına başlarsınız, yatakları ayırırsınız. Hemen diğer odaya....
Kiraladığınız 3+1  , 140 m2 evin odaları başka ne işe yarayacak ki?
40 m2  neyinize yetmez?
Misafir de sevmezsiniz.
........
Ne olur anlayın artık ; vermeyi öğrenmeden huzur bulamayacaksınız.
Ama siz zaten huzur aramıyorsunuz ki.
Hepiniz rant peşindesiniz.
Ne diyeyim;  Allah aklınızı kullanabilmeyi nasip etsin.

26 Ocak 2019 Cumartesi

BİRAZ DA MATEMATİK

Yazar: Sema Ezgü

Biz iki ihtiyarın yazılarını takip edenler muhtemelen soruyorlardır;
   Buradaki yazı konularında kadın, erkek ilişkilerine dair hiçbir emare yokken, bu yazılardan yola çıkıp, nasıl mutlu olacağımıza dair ipuçlarını nasıl bulacağız?
   Bizim asıl merakımız mutluluk formülleri değil mi ki, alakasız konulara yönlendiriliyoruz ??? Mutluluk bu konuların neresinde???
   Dediklerini duyar gibiyim.
   İşte zurnanın zırt dediği yer de, tam burası...
   MUTLULUK,  KENDİNİ  BİLMEKTİR.
Kendini bilen, kendi dışındaki her şeyi de öğrenme potansiyeli ile donanmış demektir.
   Bizim yazılarımızın her biri, fikir üretmeyi kafa yormayı, analizler yolu ile doğru sonuçlara ulaşmayı hedefliyor gibi görünüyorken, aslında kendimizi keşfetme çabalarıdır. Böylece iki ayrı birey olarak birbirimizi de keşfetme çabalarıdır.
   Karışık mı oldu?
   Kendimizi fikir alemi içinde tanımlamaya çalışıyoruz yani. Çalışıyoruz ki, birbirimizi daha doğru anlayalım. Malumunuz, beyin bu, durduğu yerde durmuyor. Hangimiz yıllar öncesindeki düşünceleri aynen taşıyoruz?
   Hiçbirimiz evlendiğimiz yaştaki biz değiliz madem, bugün nereden nereye gelmişiz diye merak etmeyelim mi?
   Edelim tabi ki, önce kendimizi, sonra eşimizi...
   Edelim ki, mutlu muyuz, mutsuz muyuz, bir anlayalım önce.
   Farklı yönlere giden trenlere binmiş olup, aynı yere gittigimizi zannetmeyelim. Kabusu uyanıkken yaşamayalım.
  Sözün özü, hayat yolculuğumuzu boş yere yapmayalım.
   Her insan bir amaç için yolculuk yapar kuşkusuz. Biz de hedefe mutlu yaşayıp mutlu ölmeyi koyalım. Koyalım ki, bu dünyaya gönderiliş amacımızı bulalım. Uzun bir zincirin halkaları gibi yani bu yolculuk serüveni. Zaman geçip giderken, kendimizi tanımaktan yoksun kalıp, zayıf halkalar sahibi olmayalım, zinziri koparmayalım.
   Hedef koyarken hiçbir seküler hedeften bahsetmedim. Fark ettiniz kuşkusuz.
Eskiden sıkı bir disiplinle koyup takip ettiğimiz seküler hedeflerin çoğunu terk ettik ikimiz de. Ulaştığımız ya da ulaşamadığımız ne varsa bilincine vardık, hamd ettik, şükür ettik. Vermiyorsa yaratanın bir bildiği vardır dedik, iman ettik. Silkindik, kendimize geldik. Bize yüklenen misyonu keşfe koyulduk. Yani bizim yaşımıza gelen pek çok insanın hedeflediği gibi  artık kazancı değil, kazandırmayı hedefliyoruz.
   Kazandırmak bize de kazandırıyor, fark ettik ... İnsan başkasının kazandıkları ile mutlu oluyormuş meğer. Öğrendik.
   Bizi hayatta tutacak gelirimizle, maddi manevi bütün edinimlerimizi hayata tutunmayı öğretecek biçimde harcamayı farkında olmadan şiar edinmişiz.
   Saçma mı geldi? Doğrudur, yadırgamam. Henüz yolun başındaki insanlara yolun sonunu göstermek kolay olmuyor. Hadi öyleyse zamanda yolculuk yapıp yolun başına gidelim.
   1. Kendimizi  tanıyalım:
   Matematik tabiriyle kendi ismimizle anılan bir küme olduğumuzu, bu kümenin bir sınırı olduğunu, içinin de boş olmadığını bilelim. Matematik te genellikle daire olarak şematize edilen kümenin içini kendimiz dolduralım. Dış güçlere, her türlü zorbalıklara dur diyelim ve kendi nefsimizle tanışalım. Değerler sisteminden bize uygun olanları kümenin içine alırken uygunsuzları dışarıda bırakalım. Bluğ çağımıza geldiğimizde bu kümeyi tamamlamış olduğumuzu varsayalım.  Aksi halde, açık bıraktığımız her kapıdan, zayıf buldukları her noktadan saldırıya uğrarız. Vatan savunması yapmaktan, ülke sınırlarını korumaktan hiçbir farkı yok bu tavrın. Vatanımız  da,  nefsimiz de bize emanet çünkü. Nefsimizin kırmızı çizgilerine ve vatanımızın sınır  çizgilerine aynı anda sahip  çıkabiliyorsak eğer, hem şahsi hem de milli şahsiyetlerimizin farkında olan ben ler olduk demektir. O halde hayat arkadaşımızı, öteki yarımızı bulmak zamanı da gelmiş demektir.
( Vatan ve nefs gibi farklı görünen iki kavramı ayrı ayrı telaffuz edip, birbirinden kopuk olarak sahiplenmenin, bir İslâm aklı sahibi olarak mümkün olmadığını düşünüyorum. Birine karşı hassasiyet yoksa kişide, diğerine de karşı yoktur diye inanıyorum.)
   2. Yeni bir küme arıyoruz şimdi, umutla.
Mutlu olmak istiyoruz, amacımız bu. Ben olduğumuzdan emin olduktan sonra biz olmaya karar veriyoruz. Bu olgunluğa ulaşmanın yaşa değil, kişiliğe bağlı olduğunu da hemen hatırlatalım.
   Aman dikkat,,,
   Kendi kümenizin tıpkısının aynısını, bu benim ruh ikizim diyerek bulmaya çalışmayın sakın... Bu ancak kendisini çok seven, narsist bakışlı insanların merakıdır. İki küme matematikte tek küme kabul edilir. Başka bir isimden, başka bir şahsiyetten söz edilemez o vakit. Pratikte de zaten hiçbir birey kendisini hatalarıyla birlikte aynaya bakar gibi görmekten hoşlanmaz. İnsanoğlu yenilikçidir. Farklı olanı farkeder, arzu eder.
   Çünkü yeni bir küme ile yaşamı paylaşmak, kişinin kendisi için kırmızı çizgilerle tanımladığı daireyi, yani özgürlük alanını genişletmek anlamına gelir. İçini doldurduğunuz değerlerin çeşitlenmesi, çoğalması anlamına gelir.
   Bizi bir arada tutmaya yetecek kadar ortak değerin yanısıra, farklı şahsiyetlerimizi koruyup gözetecek kadar da bize ait alana ihtiyacımız olacak hayatta. İkili ilişkide mutluluğu yakalamanın sırrı işte budur. İç içe geçmiş iki küme dairesinin dengeli beraberliği. ( Bu kesişim, sadece evlilik için değil, dostluk adını verdiğimiz tüm ikili ilişkiler için de geçerlidir.)
   Zamanla bu iki küme dairesi birbirine uyum sağlamak için belki de şeklini kaybecek, ama ortak değerler bölgesini asla kaybetmeyecek. Yani, ideal olan budur...
   İki küme kesişirken ne büyüklükte bir ortak alana ihtiyaç var diye sorarsanız,,,
   İşin bu kısmı size kalıyor elbet. Şahsiyetinizi ve eşinizin sahsiyetini ilgilendiren bir konudur. İfrat ile tefrit arasında en doğru yeri bulmak meselesidir.
   İki kümenin hiç içiçe geçmeden, sadece temas halinde durmasına ifrat dersek, iki kümeden birinin diğerini tümüyle içine alıp kuşatmasına, yok hükmüne getirmesine de tefrit demek lâzım gelir. Bu iki aşırı uç ne insanî, ne de ahlâkî değildir. Zaten mutlu olmayı da sağlamaz. Haz almakta obezlik göstergesidir aslında. Sağlıklı da değildir.
   Söylemesi kolay tabi, günümüz insanı kendisini gizlemekte bu kadar ustalaşmışken, olmadığı gibi görünmeyi bu kadar benimsemişken, nasıl olacak da, mutlu etmek için can atacağım öteki yarımı bulacağım? Diyordur herkes, şüphem yok bundan.
   İşte tam burada, matematik bilgimize ilaveten biyoloji ve mantık, yanı sıra sosyoloji ve felsefe giriyor devreye. Garip mi geldi? Anlatayım...
   Burnumuzun farkinda bile olmadığımiz özelliğini hafife almayalım. Uzaktan bile kokusunu alıp beyine sinyal gönderen burnumuz aslında doğru eşi seçmekte çok marifetlidir.  Yeter ki siz parfüme karışmamış arı duru kendi kokunuzla ortalıkta dolanmayı tercih edin. Bunu ben demiyorum, biyoloji alanındaki uzmanlar diyor.
   Sonrası gözlerin maharetine kalıyor. Tabi ki kafa gözlerimiz gerekli ama benim favorim basiret gözleriyle bakmak dünyaya. Kafa gözlerinizle karşı cinse bakarak ancak kümenin fiziksel yapısını görürsünüz. İşte budur,,, dediğiniz anda  basiret ( akıl ve gönül birlikteliği) gözleriniz devreye girmezse, ona yapışıp kalırsınız. Kimyasal yapısını tanımadan zanlarınızın etkisinde kalır, gerçek zannedersiniz.
   Sadece fizik yapısına yapışıp kaldığınız, kırmızı çizgilerini merak etmediğiniz bir küme, yani tanımadığınız, yani kümenin içindeki her bir elemanı kontrol gişenizden geçirmediginiz bir şahsiyet, zannettiğiniz kişi değilse sizi mutlu edemeyecektir kuşkusuz. Şansa inanmak gibi bir alışkanlığınız varsa, o zaman başka.  ( Mantık ve felsefeden sınıfta kaldınız, haberiniz olsun )
  Evlilik sürecine havale ettiğiniz tanıma  çabaları ise, sizi mutsuzluğa  sevk edebilir. Hayal kırıklığı, en büyük derdiniz olabilir. Sıkça yaşıyoruz. Başımıza gelince ise çabalamaktan vazgeçiyoruz. Nedeni çok basit. Hayat arkadaşımız bizi mutlu etsin, beni anlasın, beni sevsin istiyoruz. Benlik kümemizin içinde bencillik de mutlaka vardır. İnsanoğlunun en sevdiği belâsıdır bencillik.
   İkinci belâsı ise mutlu edilmeyi beklemek, ummak hatta dayatmak olarak içimize işlenmiş, hak diye öğretilmiş yanlış eğitim sistemidir. El bebek gül bebek misali baş üstünde tutulan çocukluğumuzun büyütülme tarzlarıdır. ( Ana babalarımız da matematikten sınıfta kalmış demektir. Bizim ayrı birer küme olduğumuzu ögretememiş demektir. )
   Erişkin bireyler olduğumuz zaman kendi çabamızla bu iki belâdan da kurtulmak zorundayız. Çünkü mutlu olmak istiyoruz.
   3. Daima ve her zaman nefsimizin  kalesinde nöbette olmak:
  İyi güzel de, bir gün gelir, ortak zannettiğimiz değerlerin artık ortak olmadığını, bizi bir arada tutan şeylerin aşınıp köreldiğini fark edince ne olacak.
   Çoğunlukla orta yaşın önümüze çıkarttığı beklenmedik bir mönüdür bu durum. Ama nedense çok arttı günümüzde, çok sıklaştı. Sebebi daha çok, ekonomik düzeylerin eşitlenmesi,  ve eşlere yeni özgürlük fırsatlarının doğması gibi görünse de, yine de bencillik içeriyor. Eskiden kaybetmeyi göze alamadığımız şeyleri kaybetmeyi daha kolay göze alabiliyoruz belki de. Fedakârlık yapmaktan sıkılmış da olabiliriz. Ya da hayatın ellerimizden uçup gittiği hissine kapılmış olabiliriz. Dışımızda yaşanan hayatlardan feyz alıp bugüne kadar neleri kaçırdığımızı meraka da dalabiliriz.   Ya da şahsi  kümemizle baş başa kalıp geçmişe dair öz eleştiri yapmayı huzuru bulmak adına çok istemiş de olabiliriz, hepsi mümkün.
   Sebep ne olursa olsun mutlu olmak için başkalarını mutlu etmeye ihtiyacımız bakidir. Yalnız ve mutlu olmak mümkün değil yani. Yalnız ve huzurlu olmak, yalnız ve filozof olmak mümkün ama... Maneviyatımızın  başarısına kalmış bu süreç. Ama bu da bizi mutlu etmez. Nefsimizi onarıp tamir etmekten, kendinizi gözden geçirmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü mutluluk toplumda yaşanır, faaliyet gerektirir. Üç boyutludur. Kalıcı ve gözle görülür eserler bırakır ardında. Bazen de ahiret gününe kadar hanemize yazılacak sevaplar bırakır. Etki, tepki meselesidir mutluluk. Hem fizik, hem kimya meselesidir aynı  zamanda. Ayak izlerini takip ederek mutluluğa ulaşmayı mümkün kılar.
   Kendini mutlu et sloganı kapitalist bir aldatmacadan başka birşey değildir bana göre. Kalıcı olmayan haz duygusunu kalıcı hale getirmeyi ısrarla dayatır insanlara. Bu dış sese kapılıp hazzımız kalıcı olsun istersek, kendi benliğimizi kaybederiz. Arapça bir kelime olan Haz = almak,  demektir zaten. Haz duygusu biriktirmeyi umarak kümemizin içine değer diye yerleştirirsek, obez oluruz. Haz merkezli bir insan olup karadelik misali yuttukça yutarız da yine doymayız. Kümemizin sınırlarını koruyamaz oluruz. Bedenimizin de... Nefsimize zulmetmiş mutsuz bir fani oluruz. Kötü bir mutsuzluk senaryosu bu, Allah korusun...

   Mutluluk yolu başkalarını mutlu etmekten geçiyor kısacası, başka  yolu  yok bunun. Zahmetli gibi gözüken bu yolu talim etmenin en kolayı, yine eşimizle ve uygulamalı olarak faaliyetlerimizle ( amellerimizle ) yaşamaktır, yaşatmaktır.
   Başarabilirsek eğer, çoğaltırız mutluluğu. Önce çocuklarımızda yansımasını görürüz, mutlu oluruz. Sonra çevremize dağıtırız. Daha çok mutlu oluruz.
   En mutlu günümüzde, düğünümüzde, düğün pastamızdan bir çatal alıp neden eşimize ikram ettiğimizi, bu ritüelin neyi işaret ettiğini öğrenmeli ve hiç unutmamalıyız.
   Mutluluk vermeyi bilenindir, bu böyle biline...

20 Ocak 2019 Pazar

MUTLULUK KAYNAĞI KÜÇÜK ŞEYLER

Yazar: İsmail Ezgü

Mutsuzluğumuzun  önemli sebeplerinden birisi de yerden yükselmemiz.

    Gökdelenler göğü deldikçe bizler  kan kaybediyoruz.
Yükseldikçe yalnızlaşıyoruz.
Ağrı dağının tepesinde kaç kişi var ki?
  Yani kısaca diyorum ki; mutluluğumuz dairemizin yüksekliği ile ters orantılı.
.. .....
   Benim tavsiyem ne yapıp edin, toprakla buluşun.
Siz toprağa inemiyorsanız toprak size gelsin.
Gökdelenin en üst katında olsanız bile evinizde hiç olmazsa bir tanecik saksınız olsun.
   İster çiçek dikin isterseniz maydanoz...
Ama mutlaka toprakla irtibatınız olsun.
Çillenmiş soğanları,patatesleri dikin o saksıya..
Çocuklarınız çileğin ağaçta yetiştiğini zannediyor.
..........
   Ben deliymişim demek ki; 600 km yoldan ellerimle söküp defne fidanları getirmişim.
Şimdi  onlar kocaman ağaçlar oldular.
Ben artık o apartmanda oturmuyorum ama bazen ziyarete gittiğimde  minik ormanımı seyretmek beni bir havalara sokuyor ki sormayın...
 Defnenin ne kadar kıymetli olduğunu çoğunluk hâlâ bilmez. Ama yapraklarını Avrupa'ya ihraç eder.
   Buna benzer birkaç minik ormanım daha var.
Her oturduğum evin civarında mutlaka yeşillendirme yaparım.
   İnanıyorum ki  ben öldükten sonra bu ağaçlar bana dua edecekler.
   Küçük saksılara çilek fideleri diktim.
 Dostlarımızın çocuklarına  hediye ediyorum.
Biliyorum çileklerin çoğu susuzluktan ölecek.
Olsun.. Bendekiler hızla  çoğalıyorlar nasılsa...
 Bir sonraki buluşmalarda soruyorum çileklerin akıbetini .. 
   Sonucu tahmin edersiniz ..
Büyükler bilmiyor ki can kıymetini, evlatlar bilsin.
Kısaca şunu demek istiyorum; 
Toprağa kavuşmadan toprakla tanışın.
Son buluşmanızda siz toprakla oynayamayacaksınız.
O sizinle oynayacak.
Hadi kımıldayın...
Zararın neresinden dönsek kârdır.

12 Ocak 2019 Cumartesi

KÖPEKLER DOST MU?

Yazar: İsmail Ezgü

Yine pek anlayamadığım konulara giriyorum.
.........
Herkes ekonomik şartlardan şikayetçi.
Ayda 2 bin TL kazanan da,  20 bin TL kazanan da para sıkıntısı çekiyor? ??
Ama bu garibanlar  yaz başında    çocuklarına karne hediyesi  olarak  kedi , köpek alıp yaz sonunda o   zavallıları    bizim mahalleye bırakıp gidiyorlar.
......
Birkaç gün önce;  Eskişehir de bir  lise öğrencisi delikanlı   köpekler tarafından parçalandı. Benim de içim parçalandı.
Aynı gün bizim mahallenin köpekleri de bana saldırdı.
Yemek verdiğim, başını okşadığım köpekler beni parçalayacaktı neredeyse.
Biliyorum karınları aç..
  Bu kadar çok sayıdaki köpeği nasıl doyurabilirim, mümkün değil.
Komşuların çoğu kışlık evlerine gittiler.
Biz iki kişilik mütevazi ailenin mutfağından artanlar anca bir iki kediye yeter.
Ucuz ekmek alıp biraz  süte batırıp köpekleri doyurmaya çalışıyoruz ama ne mümkün. ..
Marketin önünde en az on tane köpek bekliyor.
Çıkışta elimizdeki poşetleri zorla alıp kaçmaya başlıyorlar.
Hepsi birer mafya elemanı gibi.Sıkıysa verme...
Köpek sayıları hergeçen gün  artıyor.
Terkedilen köpekler içinde  çok zarif ev köpekleri olduğu gibi  bembeyaz aslan gibi Anadolu Çoban köpekleri dahi var.
Bana göre bu köpek altın gibi kıymetli. Ama adam getirip bırakmış.
   Bir sabah  hanım heyecanla beni çağırıyor;
"Kalk kalk , kapının önünde kutup ayısı var"
Hanım "ayı" desen tamam da "kutup ayısı" ne ya??
  Gittim baktım  koskoca anadolu aslanı yani  beyaz Çoban köpeği kapının önünde yatıyor.
Kapının önünü  tamamen kapatmış,  o kadar iri yarı...
Her tarafı yara bere içinde.
Muhtemelen birisi bunu bizim mahalleye bırakmış gitmiş. Mahallenin köpek çetesi de bu yeni gelen arkadaşı hep birlikte mahvetmişler.
  Bizim hanım üç ay bu garibanı normale çevirmek için uğraştı.
 Bu aslan parçası  öyle muhteşem bir hale dönüştü ki pek çok kişi  onu alıp götürmeye çalıştı  ama beceremediler.
Bizimki kuvvetlenip mahalleyi de tanıyınca tüm köpeklerin teker teker ifadesini aldı ve onların lideri oldu.
     Bir gün pahalı  jipten inen bir adam gelip köpeği almayı denedi. Hemen tüm komşularla birlikte  itiraz ettik tabi...
  Ama adam bize durumu izah etmeye çalıştı.
Yakınlarda  geniş bahçeli bir evi varmış.  Bahçesinde bizim köpeğin dişisini besliyormuş.
Bu erkeği de alayım, çok iyi bakarız falan diye epey dil döktü. İnanmiyorsanız sizi evime götüreyim dedi.
Üşenmedik atladık arabasına gittik.
Tahminimizden de büyük bir arazi içinde tam bir malikâne.. İkna olduk tabi...
 Dönüşte biz de yardım ettik, gitti bizim kutup ayısı...
Kurtuldu bizim varoştan..
........
Gelelim tekrar bizim mahalleye ve benim duruma...
Uzun yıllar çok sayıda köpeğim oldu. Tam bir köpekseverim. Bu sayede biliyorum ki köpeklerden kaçmak akıllıca değildir. Pek mümkün de değildir.
Bana saldıran köpeklerle nefesim bitene kadar yumruk yumruğa boğuştum. Başını okşadığım köpekler aslına rücu etmiş ,  vahşi birer kurt olmuştu.
   50 - 60 mt geri geri boğuşarak gitmek meğer ne kadar zormuş.
Karşımda korkunç iki surat, muhteşem dişler, 
Yumruklarımdan sadece 10 cm uzaktalar...
   Son anlarda nefesim neredeyse bitti.. Bir yandan bağırıyor bir yandan da yumruk sallıyordum.
İnanılmaz birşey; insan bazen en zor anlarında acaip şeyler düşünebiliyor.
   Ben de enerjimin bittiği son anlarda Allah'a yalvarıyordum;
" Ne olur Allah'ım ; geri geri giderken beni yere düşürme !"
Düşersem kurtulma şansım yok denecek kadar azalırdı çünkü. ..
   Eve döndüğümde  hanıma  anlatamadım bile...
  Bir müddet nefesim düzelmedi.
Allah yardım etti, kurtuldum. Ama ölen delikanlının acısı hâlâ içimde... Ben iki köpekle başa çıkamadım. Zavallı çocuk 25 köpeğe nasıl karşı koyabilsin ki?
   Aslında köpekler büyük bir sorun değil.
Ama bir tarafta "zehirleyin hepsini" diyenler; karşı tarafta da köpekleri insanlardan daha çok sevenler.
Esas sorun bizim aklımızı kullanmamakta ısrar etmemiz.
   Allah daha ne desin:
(Yunus100)   Allah aklını kullanmayanların üzerine pisliği boca eder..
Halimiz tam da bu...

Daha ne desin?


10 Ocak 2019 Perşembe

ŞİKAYETİM VAR

Yazar: Sema Ezgü

Bu sözler Orhan Gencebay'ın bir şarkısını hatırlatmış olabilir ilk anda. "Şikayetim yaratana "  diyordu büyük usta. Tabii ki naz makamında sesleniyordu yaratanına. Tövbe, haşa,,, bizim haddimize düşer mi yaratana şikayette bulunmak. O muhteşem bir yaratılışla büyüklüğünü kanıtlamadı mı? Estetikle donanmış varlık alemini hizmetimize sunmadı mı? Ki, şikayetçi  olayım Rahman ve Rahim olandan?

   Benim şikayetim yaratanın kullarından...
   Herkes gibi, hepimiz gibi, doğal olarak şikayetçiyim onlardan. Zaman geçiyor, tarih kendi hanesine ardı ardına ibretler yazıyor, akıllanmıyor bu kullar, bir türlü iflah olmuyorlar.
   Soğuk kış günlerini yaşıyoruz ya, sosyal faaliyetlerimiz azaldı, fiziksel aktivitelerimiz daraldı diyerek, eli mecbur... Biz de doğal olarak akşamları televizyona sardırdık nicedir. Ama gündüzler bizim.
   Her ne kadar ağaçlarla, börtü  böcekle ilgilenmekten uzak kalsak da, yanımızda dört elle sarılmakta olduğumuz güzel bir meşgalemiz var. Okumaya, anlamaya çalışmaya, evrensel ayetleri ile günümüz dünyasına çözüm aramaya doyamadığımız bir kitap var ki, yanısıra başka kitaplar okumaktan haz alamaz olduğumuz o kitaptan bahsediyorum.
Kur'an'ı Kerim'den... Neyse ki gündüzlerimiz Kur'an ile aydınlanırken, akşamlarımızın tv ile kararmasına da uyum sağladık.
 Dört gözle sıcak günlerin gelmesini beklerken, televizyon kumandasından uzakta duramayışımızı da bir tür hayra bağladık sonunda. Eleştiride uzmanlaştık... Aynı oranda da mutsuzlaştık tabi ki ...
   Eleştiri gözüyle bakınca, malum,  TV ile bir muhabbet kurmak gerekiyor ya, ısrarla arıyoruz akşamları.
   Neyi mi?...
   Ruhumuzu ısıtacak, gelecek umutlarımızı, baharı müjdeler gibi yeşertecek, belki bir sıcaklık yakalarız diyoruz bir yerde, bir kanalda. Gönül sıcaklığına tav olduk çoktan... Ama ne mümkün!!!  Yine hayal kırıklığı...
   Programlar sığ ve yararsız. Bir iki istisna haricinde insana zerre katkı sağlamiyor. Zaplayıp geçiyoruz. Sürekli zaplamaktan parmaklarım yoruluyor adeta. Sadece ve sadece haber programlarına, belgesellere yapışıyoruz, insanca diye, tabii güzellikleri var diye. Huzuru tabiatın görüntüsünde arıyoruz ne yazık. Tabii güzellikleri sahibini anmak için bir vesile kılıyoruz.
   Ya, o diziler yok mu? Her biri ayrı koldan çıldırtıyor insanı. Reyting uğruna, paketlenmiş ardı ardına gelen uğursuzluğu, kötülük yapmanın yol yordamını, küfür ile yaşamanın olmazsa olmazlığını ruhumuza ince ince işlemeyi şiar edinmiş yapımcılara selâm olsun... Bari, kötülüğü öğrettikleri kadar, iyiliğe ulaşmanın yollarını da öğretselerdi...
   Eski Yeşilçam filmlerindeki gibi sonuç güzele varsaydı. İnsanlar yastığa başını koyarken stresten arınmış olsaydı, gülümseyerek uyusaydı. Fena mı olurdu?
   Uykusu kaçan insanlardan bile yarar umanlara da, selam olsun ..
   Artık alıştık. Seçmeyi, ayırt etmeyi dizilerin en başında ve birkaç dakikada beceriyoruz. Yararsız bu, izlenmez diyerek uzaklaşıyoruz kanaldan.
   Yararsız nedir? Onu anlatmaya gerek var mı, bilmem. Yararsız ise bir mesaj, büyük ihtimalle zararlıdır. Asıl tehlike de burada işte. Zararlı duygular aşılayıp, bunları normalleştirenlere de selâm olsun. Eğri ile doğrunun yerini değiştirerek, genç zihinleri değersizlik çukuruna fırlatıp atanlara, oradan nasıl çıkılacağını öğretmeyenlere de selâm olsun. Neye ve kime hizmet ettiklerinin bilincinde olmayıp, yapımcıyız diye geçinenlere de selâm olsun.
   Devlet kanallarının değerlere önem verdiğini varsayarak, oraya yöneliyoruz. TRT , malum, ardı ardına diziler yaparak, izleyiciyi kanala rapt etmeye, diziyi izlerken de kenarda köşede eskimiş duran milli değerleri hatırlatıp vicdanları temiz tutmayı amaç edinmiş. Çok güzel, işte yararlı dizi budur diyeceksiniz diye bekleyip onore edilip pohpohlanmak istiyorlar. Haklılar elbet, te, nereye kadar?
   Bence onların da yapımcı sorunları var, farkındalar veya bilmiyorlar. Öğrendikleri zaman da geç kalıyorlar. İzleyiciye yazık oluyor.
   TRT dizilerinde, komedi değilse eğer, bir tasavvuf öğretisi merakı doğdu epeydir. Birtakım gayb ( bilinmezlik ) konularını insanoğlu ile bağdaştırıp, sevimli ve yararlı olmayı planlamış olabilirler belki de. Esrarengiz olan iyidir diyerek bu konuma gelmiş olabilirler.  Zararını görmedik diye gözümüze gözümüze sokulan İbn-i Arabi yi cahilliğe istinaden, çok seviyor da olabilirler. Ama bu zatın hiç mi hatası yok? Hiç mi yanlış söylemleri, gavslığa soyunmuşluğu yok?
Hayır hayır, tasavvuf kültürel formunu İslam dini budur diyerek dikte etmeye kalkmasınlar. Yoksa yeni nesil felaketler dizi dizi kapımıza dizilecekler.
   Ya izleyenler, hiç mi kimmiş bu İbn-i Arabi demezler? Bu kadar mı cahillik, bu kadar mı sorgusuzluk?
   İslâm inancımız gereği, gavslık sistemini, topyekûn inkâr etmemiz gerekmiyor mu dostlar? Bu hangi din? Hangi İslam? Demek zamanı gelmedi mi?
   Eleştiri ahlakı ile bezenmiş, İslam'a gönül vermiş büyüklerimize, işi ehline verdiğini iddia edenlere de selâm olsun
  Ama, lakin, büyük hata yapıyorlar.  Biz bu uğursuz ihanet günlerine de sevimli ve yaralı evrensel etiketiyle ulaşmadık mı?
   Güzel Türkiye'min, güzel insanlarina bu fenalığı yapmak mübah mıdır? İyi gavs, kötü gavs diye ayrımcılık yaparak İslâm inancımızı korumuş olacak mıyız? Neden insanları Kur'an ı okuyup anlamaya yönlendirmek yerine rivayetler kıskacına hapsetmeyi reva görüyoruz?
   Neden? Neden? Neden?
   Sizden bir açıklama gelmezse, veya düzgün bir adım, veya bir iyi niyet göstergesi, işte o zaman
ŞİKAYETİM,,,. YARATANA ......

 - De ki, ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim.
     (A'RAF 188)

  Diyerek, kendisine vahiy olunan ayetleri kendi toplumuna okurken ve yürekleri feth ederken hiçbir insanüstü güce sahip olmadığını ifade eden O GÜZEL RESULE de. SELAM OLSUN..

5 Ocak 2019 Cumartesi

BALON MU İĞNE Mİ?

Yazar: İsmail Ezgü

Balon bu akşam biraz eğlenmek istedi.

Çok gergindi , kötü giden işler yüzünden iyice gerilmişti.
Boğaz kıyısındaki o  çok meşhur eğlence mekanına girdi.
İçerisi ana baba günü...
Herkes eğleniyor ya da eğlendiğini ispatlamak istercesine dağıtıyor.
İğne de biraz sonra aynı mekâna girdi. Onun derdi eğlenmek  değil, daha fazlasını istiyor.
Bu gece yılbaşı. Gece yarısına az kaldı.
Heyecan gittikçe artıyor.
Bu arada iğne balona doğru yaklaşıyor. Kesin tavlayacak bu şişman pilici.
Birkaç saniye sonra iğne amacına ulaşıyor ve ihtirasla balona dokunuyor.
Balon zaten çok gergin idi, dayanamadı. Müthiş bir patlama sesi...
Korkunç bir izdiham.
Herkes birbirini eziyor. Balon sizlere ömür...
Kapı ağzında herkes birbirini ezerek katlediyor.
Sonuç facia...
Sadece iğne çok mutlu. Çok da akıllı. İzdiham denen telaşlı  bencillerin birbirini ezmesini seyredip kapı ağzının açılmasını bekliyor bir iki dakika...
Sonra sinsice kapıdan sıvışıyor.
Ardına bile bakmadan yürümekte ama kulakları felaketin seslerini zevkle dinlemeye devam ediyor.
Görev tamam. Çok da kolay oldu.
Tertemiz bir iş.

Karşı kaldırıma geçti, zevkten dört köşe. Çekinmese  keyfinden ıslık çalacak.
Salına salına uzaklaşıyor görev bölgesinden.
İşlem tamam.
İğne iğneliğini yapmaya devam etmeli di mi?
Herkes felâket bölgesine koşuşurken iğne yol kenarındaki arabaların lastiklerini deliyor .
Yaptığı işten o kadar zevk alıyor ki saten yorgan dikse bu kadar keyif almaz .

Şok şok şok
Büyük felâket
Tüm televizyonlar canlı yayında.
Herşeyi bilen yorumcu uzmanlar ahkam kesmeye başladı bile.
Bunların bilmediği bir şey yok mu acaba?  Maşallah her konuda uzman bu zatı muhteremler...
Hemen başladılar suçluyu tarif etmeye
Şişman bir terörist kendini patlatmış.
Falanca örgütün elemanı olduğunu tahmin ediyorlar değerli uzmanlarımız.
Balon kesin suçlu.
Ölmüş de zaten.
Salla gitsin.
Balon canlanıp da tazminat davası açacak değil ya kanalımıza...
Suçlu bulundu, iş bitti
İğne ıslık çalarak salına salına  yürümektedir sokağın sonuna doğru...
Yeni maceralarda  yeni görevlerde  yeni iğneliklerde buluşmak üzere..