Yazar: Sema Ezgü
Bu sıradan soruyu insanın kendisine sorabilmesi için öncelikle mutlu olduğunu peşinen kabul etmesi gerekir. Oysa bu gerçeği kabullenmek hiç de sıradan bir durum değildir. Ya gerçeği yansıtmıyordur, ya abartılıyordur. Ya da dışarıya karşı verilmek istenen bir imaj meselesi olmuştur.
Benim için hangisi derseniz, cevabım hiçbiri olacaktır.
Benim meselem farkındalık meselesidir. Mutlu olduğumu fark etmem hiç kolay olmadı. Uzun yılların geçmesi gerekti. O yıllar geçerken yaşadığımız zorlukların, hatta acıların aslında hayat sürecinde bizim payımıza düşen sınavlar olduğunu farketmem gerekti. Mutluluk denen illetin paket halinde hiçbir mağazada satılmadığını, hiçbir ekonomik değerle piyasaya sürülmediğini anlamamız gerekti. Artık biz diyorum anlatırken, çünkü mutlu olmanın olmazsa olmazının, hayatta en mikro düzeyde iki kişilik, en makro düzeyde ise bütün alem olarak biz olabilmek olduğunu farketmiş durumdayız. Yani eşim ve ben biz olmayı başardığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyle aile içi sorunlarımızı da biz olarak karşılıyoruz, çevremizi saran akıl almaz seküler sorunları da biz olarak karşılıyoruz. Sosyal sorunları da, maddi sorunları da. Eşimin en çok sevdiğim özelliğinin sorun çözme kabiliyeti olduğunu daha yeni yeni öğreniyorum ve neden yıllardır onun yanında yer aldığımı henüz keşfediyorum. Hatta neden eşimin yanında mutlu olduğumu da. Bazen kandırılsak da, bazen istismar edilsek de onun sorun çözme yöntemini onaylıyorum ve yanında yerimi alıyorum. Çünkü biz olduğumuz insanın da niyetini biliyorum, kendi niyetimi de. Şans denen tesadüfi kavrama inanmadığım için de dünyadan en güzeliyle nasiplendiğime inanarak bol bol şükür ediyorum.
Öğrendim ki, zamanı biz olarak karşılamak da hiç kolay değilmiş. Önce doğru eşi bulabilmek gerekiyormuş hayatta. Gerçekten de insan ancak eş olduğunu hissettiği zaman mutlu olmayı başarabiliyormuş. Yarım insanların, eşini bulamamış ya da yarım kalmayı tercih etmiş insanların, yani bireysel takılanların mutluyum demelerini asla inandırıcı bulmuyorum. ( EVLİLİK BÜNYESİNDE BİREYSEL TAKILMA konusunu ayrıca incelemek gerekiyor) Yaşamadıkları bütünlüğü tarif etmelerini de beklemiyorum. Onların tercihlerini mikrodan makroya kadar uzanacak bir bencillik olarak yorumluyorum.
Bu nedenle evliliği çok önemsiyorum. Doğru evliliği gençlerin ciddiye almasını istiyorum. Ekranlarda evlilik adı altında yapılan programları çok tehlikeli ve ard niyetli buluyorum. Toplum mühendislerinin devamlı ve düzenli olarak bencillik gerçeğini evli veya bekar, bütün insanlara pompalayan başarılı bir bozgunculuk projesi olduğuna inanıyorum. Zararlı etkileri çoktan havayı kirletmeye başladı bile.
Mutlu bir dünya hayal ediyorsak eğer, insanlara, özellikle gençlere biz olmayı öğretmemiz gerekiyor. Çocukları için sağlıklı evlilikler isteyen anne babalara da keza. Çünkü ana babaları mutlu evlilik yaşamış çocukların da mutlu evlilik yapmaları olasılığı gerçekten yüksek oluyor. Ama mutlu evlilik yapmak, hayatta mutlu olmak için yeterli olmuyor. Yani, küçük mutlu dünyamızı büyütüp çoğaltmak, makroya doğru yol almak zorundayız. Çünkü mutluluk ne tarif edilebilir bir nesnel gerçek, ne de bünyemizde saklayabileceğimiz durağan bir duygudur. Mutluluk, sonu kutsala giden muhteşem bir yolculuktur. Dinamiktir, kırılgandır. Çok nazlı, çok da hassastır. Yoldan çıkması an meselesi, yola yeniden revan olması ise sabır meselesidir. Mutlu olmak için herkes her an yola çıkabilir, herkes her an yoldan çıkabilir yani. Faydalı olmak adına kendi yolculuğumuzu anlatmayı uygun buluyorum.
Biz eşimle, bundan 34 yıl önce hiç kimsenin telkini, tavsiyesi olmadan ve kendi irademizle evlenmeye karar verdik. Biz bu kararı verirken ben 19, eşim 23 yaşındaydı. Eşimin yapıcı, onarıcı zekâsını daha o yaşımda fark ettiğim için etkilenmiş, onu kendime uygun görmüştüm. Onun beni neden seçtiği ise bambaşka bir konu başlığı. Ailelerimiz bizdeki kararlılığı görünce itiraz etmek yerine saygı gösterdiler. Onların uyumlu anlayışını takdirle karşılıyorum bugün. Çünkü onlar da biz olmayı başarmış ana babalardı. Zorluklar yaşadık, türlü sınavlardan geçtik ama kararımızdan hiç pişman olmadık. Çünkü evlilik kararı alırken o yıllarda peşine düşeceğimiz hiç bir maddi menfaat konusu yoktu ortalıkta. Sıfır noktasından başlamayı, eğitimli olmamıza dayanarak göze almıştık. İkimiz de inatçı, ikimiz de çalışkandık. Günü yaşamaya değil geleceğe odaklanmıştık. Eksiklerimize değil edineceklerimize yoğunlaşmıştık. Sadece çalışmakla elde edilecek hedefler koymuştuk önümüze. Hedefler büyük, gönüller dolu olunca eşimin benim üniversiteyi bitirmemi beklemesi pek zor olmadı. Bugün gençlerin dört yılı bulan bu bekleme süresine bile tahammül edeceğini sanmıyorum.
Evlendiğimizde ben 22, eşim 26 yaşındaydı. Nikah günü gelip çatana kadar geçen zamanda biz, zihinsel olarak da olsa biz olmayı başarmıştık. Çocuklarımız dünyaya gelince dünyamızı aydınlatmışlardı. Geçen yıllar içinde içimizdeki eksik kalmışlık duygusunu maddi kazanımlarımızla aşılacak sanarak alabildiğine hedeflerimize koştuk. Başarı = Mutluluk sandık durduk koşarken. Bir yerde bir eksik vardı ama ne olduğunu keşfedemiyorduk. Eğitimli cahillerdik kısacası. Bugün baktığım pencereden böyle görüyorum olayı. Cehaletin tüm hızıyla toplumun her kademesinde var olduğunu, insanları perişan ettiğini de görebiliyorum ne yazık ki... Benim Tesbitlerime göre cahillik tanımının okur yazarlıkla veya entelektüel olmakla alakası yok yani. Bu yüzden herkes kendi üzerine alınabilir rahatça. Tesbitte zorluk çekiyorsa alttaki listeye göz atabilir.
1. Eğer bir insan kendi var oluş sebebini, bütünün içindeki gerçek yerini merak etmiyorsa,
2.Allah'ın var olup olmadığı meselesi, hayatının en büyük meselesi olmayı başaramamışsa,
3. İletişim kurarken cümlelerine ben diye başlayıp sen diye bitiriyorsa,
4. Ciddi bir sorunla karşılaşınca hayatın sonu geldi sanıyorsa,
5. Hayattan sonra ne var acaba diye bir merak konusu yoksa,
6. Kavga ederek sorunlar çözülür sanıyorsa,
7. Uğrunda savaşı göze alacak değerler hazinesi oluşmamışsa,
8. Nefsinin eğitilebilir ve çok değerli olduğunun farkına varamamışsa,
9. Her an yapıp ettiklerini gören biri olduğunu, korunup gözetildiğini bilmiyorsa,
10. Sadece söylediklerinin değil, aklından geçenlerin de o biri tarafından duyulduğunu bilmiyorsa,
11. O kendisinden nefret ederken bile sevildiğini bilmiyorsa,
12. Varlığını borçlu olduğu tek ve benzersiz dostuna şükretmeyi akıl etmiyorsa,
Kesinlikle cahildir. Bu cahillikle mutlu olmayı beklemek ise nafile bekleyiştir.
Bizim, biz olarak bu cehaletten kurtulmaya başlamamız kırklı yaşlarımıza nasib oldu. Ne zaman ki, kendi bireysel sorularımızdan oluşan uzun mu uzun listelerimizi elimize alıp Kur'anın karşısına alacaklı gibi, hatta eleştirmen edası takınmış hesap sorucu gibi dikilmeyi akıl ettik, işte o zaman gerçekten mutlu insanlar olduğumuzu fark ettik. Çünkü, yıllarca birikmiş cevapsız sorularımızın hepsini sadece bu hazinenin içinde bulabildik. Hızımızı alamadık, büyüklüğünü kestiremediğimiz bu hazinenin içinde yaşamaya başladık. Mutlu olduk. Derdimiz, sorunlarımız varken, çözüm bekleyen problemlerimiz ard arda sıralanırken biz, mutlu olmayı başardık.
Mutlu olduğumuzu fark etmek yetmedi, paylaşmak istedik. Şimdi daha mutluyuz.
Darısı, aklını kurt gibi kemiren sorulardan bıkıp usanan, yorgun zihinleri yüzünden kendisini mutsuz hissedenlerin başına olsun.
MUTLULUK AKIL İŞİDİR DOSTLAR. VAR İKEN DE MUTLU OLABİLİR İNSAN, YOK İKEN DE...
VAR OLUP KULLANILMAYAN AKILDIR SORUN ÇIKARAN, İNSANIN BAŞINA BELÂ OLUR, MUTSUZLUK SEBEBİ OLUR.
31 Ekim 2016 Pazartesi
27 Ekim 2016 Perşembe
REKABET KÖLELİKTİR
Yazar: İsmail Ezgü
"REKABET KÖLELİKTİR "dedim diye;
Hemen köpürmeyin bana.
Biliyorum çok iddialı bir laf ettim.
Bana kızmadan önce hayatımızı biraz geriye alıp yaşadıklarımızı bir kerecik gözden geçirelim.
Hayatınızın her döneminde rakipleriniz yok muydu? Onlarla kıyasıya mücadele etmediniz mi?
Farzedelim bir şirkette pazarlama elemanısınız; eğer firmanın tek pazarlama elemanı siz iseniz ; önünüze her ay yeni hedefler konulmaz mı?
Her ay bir öncekinden daha fazla satış yapmanız istenir.
Yani rakamlarla rekabete girersiniz.
Daha doğrusu kendi kendinizle savaşırsınız.
Firmanızda birden fazla pazarlama elemanı varsa; bu durumda her zaman diğer arkadaşlarınızla rekabet edersiniz.
Bazı firmaların duvarlarında "ayın elemanı" adı altında duyuru posterleri görürsünüz.
Sözde sizi motive etmek için bunu yaparlar. Hatta; "ayın elemanı" seçilirseniz önünüze üç beş kuruş yem de atarlar.
Hepinizin bildiği o meşhur firmalar pazarlamacı veya plasiyer adı altında gencecik elemanları işe alırlar.
Daha işe başvururken sizi rekabete başlatırlar.
Mülakatı bekleyen gençler bekleme odasındaki diğer gençleri adeta düşmanı olarak görür.
At seçer gibi seçtikleri gençlere "ehliyetin var mı ?" diye sorarlar, gerçekten "araba kullanmayı biliyor musun? " diye sormazlar.
İşe alınırsan sana verirler bir ticari araç; içine de doldururlar malları...
"Günde şu kadar mal satmalısın" aksi halde ilk ayın sonunda işini kaybedersin.
Kendinizi bu delikanlının yerine koyun. Ne yaparsınız? Deli gibi işe koyulacaksınız ,hiç şansınız yok.
Trafiğe çıktığınızda bu tarz ticari araçlara dikkat edin; hepsi deli gibi kullanmıyorlar mı?
Örnekleri biraz daha genişletirsek; her gün medyada okuduğunuz , seyrettiğiniz " canavar hafriyat kamyonu" ya da "önüne gelen araçları biçen beton kamyonu" haberleri nasıl ortaya çıkıyor sanıyorsunuz.
Firmada çok sayıda kamyon var; patron her ay en çok hafriyat taşıyan şöföre üç kuruş prim verir, en az taşıyan şöförü de işten atar. Nasıl olsa piyasada işsiz çok , hepsi kapıda bekliyor. Hemen yenisini alır.
Pazarlama yapan delikanlı kendisine verilen hedefi tutturmak için zaten korkunç olan trafiğimize çıkar. Oysa ehliyeti yeni almıştır, henüz arabası da yok ki tecrübesi olsun. Bu delikanlıların bir kısmı daha ilk günlerde çok ciddi trafik kazasına neden olur. Ya kendileri ölür ya da başkalarının ölümüne sebep olur.
Patron rahat, huzur içinde. En fazla yapacağı ; ölen çocuğun ailesine taziyede bulunmaktır.
Patron kendini suçlu hissetmez hiç... Devlet bu delikanlıya sürücü belgesi vermiş , patron da araba vermiş al kullan diye...Ne suçu var ?
Sanki bilmiyor bu memlekette ehliyetin nasıl verildiğini.
Kurs, murs hepsi palavra. Herkes ehliyeti bakkaldan alıyor, sonra binip arabaya çıkıyor yollara."Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir."
Yıl 1977...
Maslak ta ehliyet sınavına giriyorum. O zamanlar kurs falan yok.
Arabayı stop ettirmeden kaldırıp biraz ileriye gittik geldik.. Ehliyeti aldık.
Fakat imtihan heyetindeki komiserin şu sözlerini unutamıyorum:
" Delikanlı; bugün 150 kişi imtihana girdi. sadece 2 kişi ehliyet alabildi. Sen de doğru dürüst bilmiyorsun , şunu bil ki arabayla burdan Beşiktaş'a gidemezsin. Mecburen her gün birkaç kişiye ehliyet veriyorum. hiçbirine vermezsem olmuyor. Aman dikkat et, iyice öğrenmeden trafiğe çıkma."
Yıllar geçti, çocuklarım ehliyet aldı, kurslara gittiler fakat gördüm ki hiç bir şey değişmemiş. Ehliyet denilen devletin resmî belgesi ile evlatlarımızı ölüme yolluyoruz.
İşte pazarlamacı delikanlıların bir kısmı bu şekilde; şirketlerinin araçları ile felakete gidiyorlar.
Kaza olursa aile mahvoluyor, patronun fazla derdi yok, nasıl olsa araç kaskolu.
Kapıda yeni elemanlar kuyrukta. Hemen yeni araba , yeni şöför bulunuyor ve işler devam ediyor.
(Not: Bu yazıyı yazmakta olan bendeniz de bir patrondur.)
......
Rekabet diye yola çıktık, nerelere geldik. Lütfen bana kızmayın. Ben sadece "pazarlamacı" adında bir örnek seçtim.
Siz isterseniz kendi mesleğinizi örnek olarak seçebilirsiniz.
Hepiniz işyerinizi gözünüzün önüne getirin ve birazcık düşünün.
Rakipleri başarısız olunca sevinenler yok mu çevrenizde?
Başarılı olmak için arkadaşlarını ezen, onların üzerine basarak yükselen, arkadaşlarının başarısız olması için dolaplar çeviren,ispiyonlayan, komplolar kuran, çelme takan iş arkadaşlarınız yok mu?
Trafikte bizi delirten taksi şöförü , halk otobüsü, minibüs , kamyon sürücüleri neden böyle yapıyorlar?
Arıza şeridinden gidip önünüze geçen sürücü neden bunu yapıyor?
Hepsinin derdi bir başkasını geçmek, yani "rekabet"
Herkes bir diğerini rakip görüyor.
Evlatlarımızı dahi birbirine kırdırıyoruz,; " bak kardeşin derslerinde ne kadar başarılı" ya da "Ablan ayda beş bin lira alıyor, sen asgariye talim ediyorsun " gibi.
"Fener- Cimbom" rekabeti, "sağcı-solcu" , "açık-kapalı" rekabetleri neler açtı başımıza.
Maç seyretmek için yola çıkanlar linç ediliyor,park yeri nedeniyle cinayetler oluyor. Bizim gençliğimizde de "solcu- sağcı" diye insanlar birbirini vuruyordu, hem de aynı silahla.
Kimileri, Fatih'te , kimileri de Nişantaşı'nda rahat dolaşamıyor.
Ama sorarsanız herkes "Mandıra Filozofu" na özenir, inanmayın. Parayı bulsalar hemen kat, yat derdine düşerler.
.....................
Aklınıza takılmıştır; bu adam niye taktı kafasına bu " rekabet " konusunu diye; vallahi suçlu bizim hanım.
Dün whatsapp tan bir mesaj yollamış;
" Biliyor musun; rekabet kölelikmiş. 90. sure Beled."
Açtım Kuran'ı. 13. ayet; gerçekten "köle" nin arapçası "rekabet" imiş.
Daha önceleri de benzer bir şaşkınlık yaşamıştım.
Bizim ithalatta kullandığımız "akreditif " kelimesi de arapça kökenli imiş. Onu da Kuran'da gördüğüm de çok şaşırmıştım.
Demek ki "kredi" kelimesi Avrupa dillerine arapçadan geçmiş.
..........
Bu arada; hanımla ben; iki ihtiyar "whatsapp" ve benzerlerini kullandıkça bizim gençler sosyal medyadan soğumaya başladılar.
Ödleri patlıyor;
Facebook 'a ya da twiter'a da gireceğiz diye...
Neden acep?
"REKABET KÖLELİKTİR "dedim diye;
Hemen köpürmeyin bana.
Biliyorum çok iddialı bir laf ettim.
Bana kızmadan önce hayatımızı biraz geriye alıp yaşadıklarımızı bir kerecik gözden geçirelim.
Hayatınızın her döneminde rakipleriniz yok muydu? Onlarla kıyasıya mücadele etmediniz mi?
Farzedelim bir şirkette pazarlama elemanısınız; eğer firmanın tek pazarlama elemanı siz iseniz ; önünüze her ay yeni hedefler konulmaz mı?
Her ay bir öncekinden daha fazla satış yapmanız istenir.
Yani rakamlarla rekabete girersiniz.
Daha doğrusu kendi kendinizle savaşırsınız.
Firmanızda birden fazla pazarlama elemanı varsa; bu durumda her zaman diğer arkadaşlarınızla rekabet edersiniz.
Bazı firmaların duvarlarında "ayın elemanı" adı altında duyuru posterleri görürsünüz.
Sözde sizi motive etmek için bunu yaparlar. Hatta; "ayın elemanı" seçilirseniz önünüze üç beş kuruş yem de atarlar.
Hepinizin bildiği o meşhur firmalar pazarlamacı veya plasiyer adı altında gencecik elemanları işe alırlar.
Daha işe başvururken sizi rekabete başlatırlar.
Mülakatı bekleyen gençler bekleme odasındaki diğer gençleri adeta düşmanı olarak görür.
At seçer gibi seçtikleri gençlere "ehliyetin var mı ?" diye sorarlar, gerçekten "araba kullanmayı biliyor musun? " diye sormazlar.
İşe alınırsan sana verirler bir ticari araç; içine de doldururlar malları...
"Günde şu kadar mal satmalısın" aksi halde ilk ayın sonunda işini kaybedersin.
Kendinizi bu delikanlının yerine koyun. Ne yaparsınız? Deli gibi işe koyulacaksınız ,hiç şansınız yok.
Trafiğe çıktığınızda bu tarz ticari araçlara dikkat edin; hepsi deli gibi kullanmıyorlar mı?
Örnekleri biraz daha genişletirsek; her gün medyada okuduğunuz , seyrettiğiniz " canavar hafriyat kamyonu" ya da "önüne gelen araçları biçen beton kamyonu" haberleri nasıl ortaya çıkıyor sanıyorsunuz.
Firmada çok sayıda kamyon var; patron her ay en çok hafriyat taşıyan şöföre üç kuruş prim verir, en az taşıyan şöförü de işten atar. Nasıl olsa piyasada işsiz çok , hepsi kapıda bekliyor. Hemen yenisini alır.
Pazarlama yapan delikanlı kendisine verilen hedefi tutturmak için zaten korkunç olan trafiğimize çıkar. Oysa ehliyeti yeni almıştır, henüz arabası da yok ki tecrübesi olsun. Bu delikanlıların bir kısmı daha ilk günlerde çok ciddi trafik kazasına neden olur. Ya kendileri ölür ya da başkalarının ölümüne sebep olur.
Patron rahat, huzur içinde. En fazla yapacağı ; ölen çocuğun ailesine taziyede bulunmaktır.
Patron kendini suçlu hissetmez hiç... Devlet bu delikanlıya sürücü belgesi vermiş , patron da araba vermiş al kullan diye...Ne suçu var ?
Sanki bilmiyor bu memlekette ehliyetin nasıl verildiğini.
Kurs, murs hepsi palavra. Herkes ehliyeti bakkaldan alıyor, sonra binip arabaya çıkıyor yollara."Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir."
Yıl 1977...
Maslak ta ehliyet sınavına giriyorum. O zamanlar kurs falan yok.
Arabayı stop ettirmeden kaldırıp biraz ileriye gittik geldik.. Ehliyeti aldık.
Fakat imtihan heyetindeki komiserin şu sözlerini unutamıyorum:
" Delikanlı; bugün 150 kişi imtihana girdi. sadece 2 kişi ehliyet alabildi. Sen de doğru dürüst bilmiyorsun , şunu bil ki arabayla burdan Beşiktaş'a gidemezsin. Mecburen her gün birkaç kişiye ehliyet veriyorum. hiçbirine vermezsem olmuyor. Aman dikkat et, iyice öğrenmeden trafiğe çıkma."
Yıllar geçti, çocuklarım ehliyet aldı, kurslara gittiler fakat gördüm ki hiç bir şey değişmemiş. Ehliyet denilen devletin resmî belgesi ile evlatlarımızı ölüme yolluyoruz.
İşte pazarlamacı delikanlıların bir kısmı bu şekilde; şirketlerinin araçları ile felakete gidiyorlar.
Kaza olursa aile mahvoluyor, patronun fazla derdi yok, nasıl olsa araç kaskolu.
Kapıda yeni elemanlar kuyrukta. Hemen yeni araba , yeni şöför bulunuyor ve işler devam ediyor.
(Not: Bu yazıyı yazmakta olan bendeniz de bir patrondur.)
......
Rekabet diye yola çıktık, nerelere geldik. Lütfen bana kızmayın. Ben sadece "pazarlamacı" adında bir örnek seçtim.
Siz isterseniz kendi mesleğinizi örnek olarak seçebilirsiniz.
Hepiniz işyerinizi gözünüzün önüne getirin ve birazcık düşünün.
Rakipleri başarısız olunca sevinenler yok mu çevrenizde?
Başarılı olmak için arkadaşlarını ezen, onların üzerine basarak yükselen, arkadaşlarının başarısız olması için dolaplar çeviren,ispiyonlayan, komplolar kuran, çelme takan iş arkadaşlarınız yok mu?
Trafikte bizi delirten taksi şöförü , halk otobüsü, minibüs , kamyon sürücüleri neden böyle yapıyorlar?
Arıza şeridinden gidip önünüze geçen sürücü neden bunu yapıyor?
Hepsinin derdi bir başkasını geçmek, yani "rekabet"
Herkes bir diğerini rakip görüyor.
Evlatlarımızı dahi birbirine kırdırıyoruz,; " bak kardeşin derslerinde ne kadar başarılı" ya da "Ablan ayda beş bin lira alıyor, sen asgariye talim ediyorsun " gibi.
"Fener- Cimbom" rekabeti, "sağcı-solcu" , "açık-kapalı" rekabetleri neler açtı başımıza.
Maç seyretmek için yola çıkanlar linç ediliyor,park yeri nedeniyle cinayetler oluyor. Bizim gençliğimizde de "solcu- sağcı" diye insanlar birbirini vuruyordu, hem de aynı silahla.
Kimileri, Fatih'te , kimileri de Nişantaşı'nda rahat dolaşamıyor.
Ama sorarsanız herkes "Mandıra Filozofu" na özenir, inanmayın. Parayı bulsalar hemen kat, yat derdine düşerler.
.....................
Aklınıza takılmıştır; bu adam niye taktı kafasına bu " rekabet " konusunu diye; vallahi suçlu bizim hanım.
Dün whatsapp tan bir mesaj yollamış;
" Biliyor musun; rekabet kölelikmiş. 90. sure Beled."
Açtım Kuran'ı. 13. ayet; gerçekten "köle" nin arapçası "rekabet" imiş.
Daha önceleri de benzer bir şaşkınlık yaşamıştım.
Bizim ithalatta kullandığımız "akreditif " kelimesi de arapça kökenli imiş. Onu da Kuran'da gördüğüm de çok şaşırmıştım.
Demek ki "kredi" kelimesi Avrupa dillerine arapçadan geçmiş.
..........
Bu arada; hanımla ben; iki ihtiyar "whatsapp" ve benzerlerini kullandıkça bizim gençler sosyal medyadan soğumaya başladılar.
Ödleri patlıyor;
Facebook 'a ya da twiter'a da gireceğiz diye...
Neden acep?
19 Ekim 2016 Çarşamba
11 Ekim 2016 Salı
EVLİLİK Mİ, KRİZ Mİ?
Yazar: Sema Ezgü
Son dönemlerde güzel ülkemizin üzerinde her boyuttan kara kara bulutlar dolaşmakta, hatta gündemimize her gün bir yenisi ilâve olmakta. Adına kriz diyerek çözüm arayışlarına girilen türlü türlü sorunlarla millet olarak mücadele veriyoruz. Çok şükür ki, çözüm üretmeyi, krize konu olan meseleyi çözmeyi de milletçe öğreniyoruz. Bana göre, ortak bir akılda buluşup ciddi bir meseleye çözüm üretebilmek gerçek bir milli başarıdır. Milletimin sağ duyusuna, kocaman ana yüreğine güveniyorum. Bazen acılı, bazen akıllı yöntemlerle kriz konusu her ne olursa olusun çözümü ufukta görüldüğü sürece başarıyla çözüleceğine inanıyorum, güveniyorum. Çünkü benim milletimin ortak aklı, bütün kirli hesapları ters yüz edecek kadar sıradışı çalışıyor. 15 Temmuz tecrübesiyle sabit, artık biliyorum.
Ama, kafama takılan bir sorun var ki, bir türlü çözümünü ufukta göremiyorum. Görebilen varsa, beri gelsin diyorum.
Hatta, sorun demeye dilim varmıyor artık, kriz diyorum. Gerçek bir kriz. Milli meselemiz olmuş, korkuyorum. Çocuklarımın, torunlarımın geleceği adına korkuyorum.
Adı EVLİLİK KRİZİ...
Bu da nereden çıktı demesin kimse. Krizi görsün ve lütfen sahip çıksın. Eğlence aracı, düğün dernek meselesi olarak görmesin bu krizi. Dilerim ki, benim sıradışı ortak akılla çözüm üretebilen milletim bu krize de bir çözüm bulsun.
Önce tv lerin gündüz programlarına, neredeyse bütün kanallara göz atsın. Evlenme programlarına ister isteyerek, ister istemeden takılıp kalsın. Sonra da evlenmek istiyoruz diyerek programlara katılan gençleri, hatta yaşlıları kıvrım kıvrım kıvrandıran sancılarla empati yapsın. Tartışmalara değil, tartışanların evlilik mantalitesine odaklansın. Olur da ufukta bir çözüm yolu görebilirse de ziyan etmesin, hemen ortaya getirsin.
Biz zaten zamanımızı bu programları izleyerek geçiriyoruz, ne güzel eğleniyoruz demesin. ÇÜNKÜ!!!
Ortada gerçek bir kriz var. Çözülmesi gerek. Ucu bize dokunmuyorsa sorun değildir denecek türden değil bu kriz. Ucu bal gibi de bize kadar geliyor. Evlilik bir müessese ise eğer, bu müessenin değeri düşüyor, hatta yerlerde sürünüyor. Artık içinde evlilik sözcükleri geçen her cümle şaibe taşıyor. Algı operasyonu deyip duruyoruz ya her habere, işte size allanmış pullanmış bir örtünün altına saklanmış, kocaman bir algı operasyonu. Algımızın içine işlenen gerçekler şöyle sıralanıyor;
Gençlerimiz evlenemiyor... Neden evlenmeleri gerektiğini ise hiç bilmiyor. Kafalarındaki hesaplar benim milletimin çarşısına uymuyor. Kızlar erkeklere, erkekler kızlara güvenemiyor. Nihayet başarılmış evliliklerin ise uzun süreli olması beklenmiyor. Boşanmalar doğal karşılanıyor. Hemen sonrasında yeni eşler aranıyor.
Evlilikte neyin paylaşılması gerektiği bilinmiyor, zaten öğrenemeden de sona eriyor.
Menfaat çatışması kaçınılmaz oluyor, ucu açık bencillik hazin sonları getiriyor.
Çoğunlukla acıyı çeken çocuklar, planlanmamış oluyor.
Çocuklar da ebeveynleri gibi aile olmayı beraber tatil yapmak sanıyor.
Birbirlerini taşımaktan söz ederken, ağızlarından çıkanı maalesef kulaklar duymuyor. Aynanın karşısına geçince uyumlu görünmeyi, birbirinin gözüne batmamayı kasteddiklerini kendileri de bilmiyor. Zaten bir eş, diğerinin yükünü karşılığını almadan kaldırmıyor. Birbirine tahammül etmenin olmazsa olmaz şartları her daim temcit pilavı gibi sofraya getirilip göze sokuluyor.
KISACASI; Evlilik müessesi gözünün yaşına bakılmadan tüketiliyor, eritiliyor. Yok hükmüne doğru zorla itiliyor.
Bizim dedikodu sever halkımız ( kadın erkek farkı olmaksızın) ise, algılarımızın içini oyan bu sahnelenmiş oyunlara şahit olup kendince dertlenerek zamanı güzel tükettiğini sanıyor. Aslında acıklı bir oyuna gelip, kazanılmış değerlerini tüketiyor ama farkında olmuyor.
Ne yani! Televizyonda görülmeyince gerçeklerin varlığı değişecek mi? Evlilik müessesi kurtulacak mı? diye soran olabilir. Hatta programlar, acı gerçeklerin ortaya çıkması adına faydalı bile bulunabilir.
Benim derdim bu acı gerçeklerin gerçek olmaktan çıkarılıp, gerçekleştirilebilir hale getirilmesinde. Acı gerçekleri yedi yirmidört ortaya getirip, sırıtarak üzerinde tepinerek düzeltemeyecek olmamız çok tehlikeli bir serüvene dönüşüyor. Farkına varalım...
Yaralıyı ameliyat masasına yatırıp incelemek varken, ya da, modası geçmiş sınav sorusunu tahtadan silip yeni haliyle ortaya koymak varken, sadece izleyici olmaya devam mı edelim ?
Siyasi krizler, enerji krizi, Rus uçağının düşürülmesi krizi, Suriye krizi, terör krizi bir yana, hepsinin çözümleri ufukta görülebildiğine göre hepsi çözülebilir, inanıyorum... Ya evlilik krizi !
Ufka bakıp bir ışık görebilmek güzel olmaz mı?
Son dönemlerde güzel ülkemizin üzerinde her boyuttan kara kara bulutlar dolaşmakta, hatta gündemimize her gün bir yenisi ilâve olmakta. Adına kriz diyerek çözüm arayışlarına girilen türlü türlü sorunlarla millet olarak mücadele veriyoruz. Çok şükür ki, çözüm üretmeyi, krize konu olan meseleyi çözmeyi de milletçe öğreniyoruz. Bana göre, ortak bir akılda buluşup ciddi bir meseleye çözüm üretebilmek gerçek bir milli başarıdır. Milletimin sağ duyusuna, kocaman ana yüreğine güveniyorum. Bazen acılı, bazen akıllı yöntemlerle kriz konusu her ne olursa olusun çözümü ufukta görüldüğü sürece başarıyla çözüleceğine inanıyorum, güveniyorum. Çünkü benim milletimin ortak aklı, bütün kirli hesapları ters yüz edecek kadar sıradışı çalışıyor. 15 Temmuz tecrübesiyle sabit, artık biliyorum.
Ama, kafama takılan bir sorun var ki, bir türlü çözümünü ufukta göremiyorum. Görebilen varsa, beri gelsin diyorum.
Hatta, sorun demeye dilim varmıyor artık, kriz diyorum. Gerçek bir kriz. Milli meselemiz olmuş, korkuyorum. Çocuklarımın, torunlarımın geleceği adına korkuyorum.
Adı EVLİLİK KRİZİ...
Bu da nereden çıktı demesin kimse. Krizi görsün ve lütfen sahip çıksın. Eğlence aracı, düğün dernek meselesi olarak görmesin bu krizi. Dilerim ki, benim sıradışı ortak akılla çözüm üretebilen milletim bu krize de bir çözüm bulsun.
Önce tv lerin gündüz programlarına, neredeyse bütün kanallara göz atsın. Evlenme programlarına ister isteyerek, ister istemeden takılıp kalsın. Sonra da evlenmek istiyoruz diyerek programlara katılan gençleri, hatta yaşlıları kıvrım kıvrım kıvrandıran sancılarla empati yapsın. Tartışmalara değil, tartışanların evlilik mantalitesine odaklansın. Olur da ufukta bir çözüm yolu görebilirse de ziyan etmesin, hemen ortaya getirsin.
Biz zaten zamanımızı bu programları izleyerek geçiriyoruz, ne güzel eğleniyoruz demesin. ÇÜNKÜ!!!
Ortada gerçek bir kriz var. Çözülmesi gerek. Ucu bize dokunmuyorsa sorun değildir denecek türden değil bu kriz. Ucu bal gibi de bize kadar geliyor. Evlilik bir müessese ise eğer, bu müessenin değeri düşüyor, hatta yerlerde sürünüyor. Artık içinde evlilik sözcükleri geçen her cümle şaibe taşıyor. Algı operasyonu deyip duruyoruz ya her habere, işte size allanmış pullanmış bir örtünün altına saklanmış, kocaman bir algı operasyonu. Algımızın içine işlenen gerçekler şöyle sıralanıyor;
Gençlerimiz evlenemiyor... Neden evlenmeleri gerektiğini ise hiç bilmiyor. Kafalarındaki hesaplar benim milletimin çarşısına uymuyor. Kızlar erkeklere, erkekler kızlara güvenemiyor. Nihayet başarılmış evliliklerin ise uzun süreli olması beklenmiyor. Boşanmalar doğal karşılanıyor. Hemen sonrasında yeni eşler aranıyor.
Evlilikte neyin paylaşılması gerektiği bilinmiyor, zaten öğrenemeden de sona eriyor.
Menfaat çatışması kaçınılmaz oluyor, ucu açık bencillik hazin sonları getiriyor.
Çoğunlukla acıyı çeken çocuklar, planlanmamış oluyor.
Çocuklar da ebeveynleri gibi aile olmayı beraber tatil yapmak sanıyor.
Birbirlerini taşımaktan söz ederken, ağızlarından çıkanı maalesef kulaklar duymuyor. Aynanın karşısına geçince uyumlu görünmeyi, birbirinin gözüne batmamayı kasteddiklerini kendileri de bilmiyor. Zaten bir eş, diğerinin yükünü karşılığını almadan kaldırmıyor. Birbirine tahammül etmenin olmazsa olmaz şartları her daim temcit pilavı gibi sofraya getirilip göze sokuluyor.
KISACASI; Evlilik müessesi gözünün yaşına bakılmadan tüketiliyor, eritiliyor. Yok hükmüne doğru zorla itiliyor.
Bizim dedikodu sever halkımız ( kadın erkek farkı olmaksızın) ise, algılarımızın içini oyan bu sahnelenmiş oyunlara şahit olup kendince dertlenerek zamanı güzel tükettiğini sanıyor. Aslında acıklı bir oyuna gelip, kazanılmış değerlerini tüketiyor ama farkında olmuyor.
Ne yani! Televizyonda görülmeyince gerçeklerin varlığı değişecek mi? Evlilik müessesi kurtulacak mı? diye soran olabilir. Hatta programlar, acı gerçeklerin ortaya çıkması adına faydalı bile bulunabilir.
Benim derdim bu acı gerçeklerin gerçek olmaktan çıkarılıp, gerçekleştirilebilir hale getirilmesinde. Acı gerçekleri yedi yirmidört ortaya getirip, sırıtarak üzerinde tepinerek düzeltemeyecek olmamız çok tehlikeli bir serüvene dönüşüyor. Farkına varalım...
Yaralıyı ameliyat masasına yatırıp incelemek varken, ya da, modası geçmiş sınav sorusunu tahtadan silip yeni haliyle ortaya koymak varken, sadece izleyici olmaya devam mı edelim ?
Siyasi krizler, enerji krizi, Rus uçağının düşürülmesi krizi, Suriye krizi, terör krizi bir yana, hepsinin çözümleri ufukta görülebildiğine göre hepsi çözülebilir, inanıyorum... Ya evlilik krizi !
Ufka bakıp bir ışık görebilmek güzel olmaz mı?
8 Ekim 2016 Cumartesi
SU HAYATTIR
Yazar: Sema Ezgü
Hiç şüphem yok ki, doğru söylüyorlar...
Su hayattır diyenler de, hayat suda başlamıştır diyenler de kesinlikle haklılar.
Mavi gezegenin kimi zaman en koyu maviliklerinde, kimi zaman doyum olmaz turkuaz rengi koylarında, Egenin emsalsiz kıyılarında geçirdiğim yaz mevsimi iki buçuk ay boyunca bana bu gerçeği hatırlatıp durdu. Sindire sindire tadına vardığım su gerçeğini biraz tuzlu da olsa yaşamın içinde hissettim. Tuzlu deniz suyunun bedeni ferahlatan yönünden nasiplenirken tatlı içme suyunun eksikliğinin anlamını öğrendim.
Solar Teknemizle yolculuk deneyimimizin salt yolculuk olmadığını, yokluk - varlık git gelleri arasında geçen yaşamın ta kendisi olduğunu öğrendim. Suyun altındaki renkli hayata tanık olurken, suyun üstündeki ölüm kalım savaşına, insanlığın tepe üstü uçuruma yuvarlanışına da tanık oldum. Üzüldüm, korktum, sevindim, endişelendim bu yaz.
Ölümler duydum, sıradışıydı, güzeldi, unutulmazdı. Kurtuluş hikayeleri dinledim, destansıydı, herkese nasib olmazdı. Hayatlar öğrendim nihayet, dünyalara bedeldi, hayatlar duydum ne yazık, beş para etmezdi.
Gerçekti suyun hayatımızdaki yeri. Sınanmışlığı, denenmişliği vardı. Bizim suda geçen iki buçuk aylık zamanımız iki ömre bedeldi. Huzur paketlenip ziplenmiş gibiydi önümüzde,,, Hüzün ise sırnaşıktı, yanımızdan hiç ayrılmıyordu. Eşim ve ben birbirimizin yokluklarına, susamışlıklarına tanık oluyorduk suyun üstünde gezip dururken. Suyun içinde ise, zaman dursun istiyorduk. Yok olup gitmese suyla ıslak muhabbetimiz, donup kalsa hazzımız diyorduk. Emsalsiz gün batımını görmek geçip giden zamanı affettiriyor, gün doğumu ise umutlandırıyordu. Zaman arsızdı, sonsuz olduğunu sanıyordu geçip dururken. Otuz dört yıllık evliliğimizin çetelesini tutmuş, önümüze sermiş gibi böbürleniyordu üstelik.
Güzeldi zaman, gerçekten güzeldi...
Suyu tanıdım, birikmiş susuzluğumu farkettim bu yaz.
Ne suyun tadına, ne Ege'nin güzelliğine doyabildim.
Gönlüm Ege'de kaldı, öğrendiklerim bende ...
SU HAYATTIR! SUSAMAK İSE HAYATTA OLMAK...
SUSUZLUĞU GİDERMEK, HAYATLA ARANDAKİ EKSİKLİĞİ GİDERMEKTİR.
ÖNCE FARKINDALIK, SONRA DA EMEK İSTER.
RABBİMİZ, NEYE SUSADIĞIMIZI FARK ETMEYİ BAŞARMAMIZI SAĞLA...
FARK EDİP EMEK HARCAMAZSAK, ÇÖLLERDE SU ARAMAYA ÇIKMAZSAK EĞER,
HAK ETMEDİĞİMİZ AKLIMIZI BİZDEN UZAK EYLE...
EYLE Kİ, KENDİMİZE DAHA FAZLA ZARAR VEREMEYELİM.
AMİN...
Hiç şüphem yok ki, doğru söylüyorlar...
Su hayattır diyenler de, hayat suda başlamıştır diyenler de kesinlikle haklılar.
Mavi gezegenin kimi zaman en koyu maviliklerinde, kimi zaman doyum olmaz turkuaz rengi koylarında, Egenin emsalsiz kıyılarında geçirdiğim yaz mevsimi iki buçuk ay boyunca bana bu gerçeği hatırlatıp durdu. Sindire sindire tadına vardığım su gerçeğini biraz tuzlu da olsa yaşamın içinde hissettim. Tuzlu deniz suyunun bedeni ferahlatan yönünden nasiplenirken tatlı içme suyunun eksikliğinin anlamını öğrendim.
Solar Teknemizle yolculuk deneyimimizin salt yolculuk olmadığını, yokluk - varlık git gelleri arasında geçen yaşamın ta kendisi olduğunu öğrendim. Suyun altındaki renkli hayata tanık olurken, suyun üstündeki ölüm kalım savaşına, insanlığın tepe üstü uçuruma yuvarlanışına da tanık oldum. Üzüldüm, korktum, sevindim, endişelendim bu yaz.
Ölümler duydum, sıradışıydı, güzeldi, unutulmazdı. Kurtuluş hikayeleri dinledim, destansıydı, herkese nasib olmazdı. Hayatlar öğrendim nihayet, dünyalara bedeldi, hayatlar duydum ne yazık, beş para etmezdi.
Gerçekti suyun hayatımızdaki yeri. Sınanmışlığı, denenmişliği vardı. Bizim suda geçen iki buçuk aylık zamanımız iki ömre bedeldi. Huzur paketlenip ziplenmiş gibiydi önümüzde,,, Hüzün ise sırnaşıktı, yanımızdan hiç ayrılmıyordu. Eşim ve ben birbirimizin yokluklarına, susamışlıklarına tanık oluyorduk suyun üstünde gezip dururken. Suyun içinde ise, zaman dursun istiyorduk. Yok olup gitmese suyla ıslak muhabbetimiz, donup kalsa hazzımız diyorduk. Emsalsiz gün batımını görmek geçip giden zamanı affettiriyor, gün doğumu ise umutlandırıyordu. Zaman arsızdı, sonsuz olduğunu sanıyordu geçip dururken. Otuz dört yıllık evliliğimizin çetelesini tutmuş, önümüze sermiş gibi böbürleniyordu üstelik.
Güzeldi zaman, gerçekten güzeldi...
Suyu tanıdım, birikmiş susuzluğumu farkettim bu yaz.
Ne suyun tadına, ne Ege'nin güzelliğine doyabildim.
Gönlüm Ege'de kaldı, öğrendiklerim bende ...
SU HAYATTIR! SUSAMAK İSE HAYATTA OLMAK...
SUSUZLUĞU GİDERMEK, HAYATLA ARANDAKİ EKSİKLİĞİ GİDERMEKTİR.
ÖNCE FARKINDALIK, SONRA DA EMEK İSTER.
RABBİMİZ, NEYE SUSADIĞIMIZI FARK ETMEYİ BAŞARMAMIZI SAĞLA...
FARK EDİP EMEK HARCAMAZSAK, ÇÖLLERDE SU ARAMAYA ÇIKMAZSAK EĞER,
HAK ETMEDİĞİMİZ AKLIMIZI BİZDEN UZAK EYLE...
EYLE Kİ, KENDİMİZE DAHA FAZLA ZARAR VEREMEYELİM.
AMİN...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)