31 Ekim 2016 Pazartesi

NEDEN MUTLUYUM?

Yazar: Sema Ezgü

Bu sıradan soruyu insanın kendisine sorabilmesi için öncelikle mutlu olduğunu peşinen kabul etmesi gerekir. Oysa bu gerçeği kabullenmek hiç de sıradan bir durum değildir. Ya gerçeği yansıtmıyordur, ya abartılıyordur. Ya da dışarıya karşı verilmek istenen bir imaj meselesi olmuştur.

     Benim için hangisi derseniz, cevabım hiçbiri olacaktır.

    Benim meselem farkındalık meselesidir. Mutlu olduğumu fark etmem hiç kolay olmadı. Uzun yılların geçmesi gerekti. O yıllar geçerken yaşadığımız  zorlukların, hatta acıların aslında hayat sürecinde bizim payımıza düşen sınavlar olduğunu farketmem gerekti. Mutluluk denen illetin paket halinde hiçbir mağazada satılmadığını, hiçbir ekonomik değerle piyasaya sürülmediğini anlamamız gerekti. Artık biz diyorum anlatırken, çünkü mutlu olmanın olmazsa olmazının, hayatta en mikro düzeyde iki kişilik, en makro düzeyde ise bütün alem olarak biz olabilmek olduğunu farketmiş durumdayız. Yani eşim ve ben biz olmayı başardığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyle aile içi sorunlarımızı da biz olarak karşılıyoruz, çevremizi saran akıl almaz seküler sorunları da biz olarak karşılıyoruz. Sosyal sorunları da, maddi sorunları da. Eşimin en çok sevdiğim özelliğinin sorun çözme kabiliyeti olduğunu daha yeni yeni öğreniyorum ve neden yıllardır onun yanında yer aldığımı henüz keşfediyorum. Hatta neden eşimin yanında mutlu olduğumu da. Bazen kandırılsak da, bazen istismar edilsek de onun sorun çözme yöntemini onaylıyorum ve yanında yerimi alıyorum. Çünkü biz olduğumuz insanın da niyetini biliyorum, kendi niyetimi de. Şans denen tesadüfi kavrama inanmadığım için de dünyadan en güzeliyle nasiplendiğime inanarak bol bol şükür ediyorum.     

    Öğrendim ki, zamanı biz olarak karşılamak da hiç kolay değilmiş.  Önce doğru eşi bulabilmek gerekiyormuş hayatta. Gerçekten de insan ancak eş olduğunu hissettiği zaman mutlu olmayı başarabiliyormuş. Yarım insanların, eşini bulamamış ya da yarım kalmayı tercih etmiş insanların, yani  bireysel takılanların mutluyum demelerini asla inandırıcı bulmuyorum.  ( EVLİLİK BÜNYESİNDE BİREYSEL TAKILMA konusunu ayrıca incelemek gerekiyor)  Yaşamadıkları bütünlüğü tarif etmelerini de beklemiyorum. Onların tercihlerini mikrodan makroya kadar uzanacak bir bencillik olarak yorumluyorum. 

   Bu nedenle evliliği çok önemsiyorum. Doğru evliliği gençlerin ciddiye almasını istiyorum. Ekranlarda evlilik adı altında yapılan programları çok tehlikeli ve ard niyetli buluyorum. Toplum mühendislerinin devamlı ve düzenli olarak bencillik gerçeğini evli veya bekar, bütün insanlara pompalayan başarılı bir bozgunculuk projesi olduğuna inanıyorum. Zararlı etkileri çoktan havayı kirletmeye başladı bile.

   Mutlu bir dünya hayal ediyorsak eğer, insanlara, özellikle gençlere biz olmayı öğretmemiz gerekiyor. Çocukları için sağlıklı evlilikler isteyen anne babalara da keza. Çünkü ana babaları mutlu evlilik yaşamış çocukların da mutlu evlilik yapmaları olasılığı gerçekten yüksek oluyor. Ama mutlu evlilik yapmak, hayatta mutlu olmak için yeterli olmuyor. Yani, küçük mutlu dünyamızı büyütüp çoğaltmak, makroya doğru yol almak zorundayız. Çünkü mutluluk ne tarif edilebilir bir nesnel gerçek, ne de bünyemizde saklayabileceğimiz durağan bir duygudur. Mutluluk, sonu kutsala giden muhteşem bir yolculuktur. Dinamiktir, kırılgandır. Çok nazlı, çok da hassastır. Yoldan çıkması an meselesi, yola yeniden revan olması ise sabır meselesidir. Mutlu olmak için herkes her an yola  çıkabilir, herkes her an yoldan çıkabilir yani.  Faydalı olmak adına kendi yolculuğumuzu anlatmayı uygun buluyorum.

   Biz eşimle, bundan 34 yıl önce hiç kimsenin telkini, tavsiyesi olmadan ve kendi irademizle evlenmeye karar verdik. Biz bu kararı verirken ben 19, eşim 23 yaşındaydı. Eşimin yapıcı, onarıcı zekâsını daha o yaşımda fark ettiğim için etkilenmiş, onu kendime uygun görmüştüm. Onun beni neden seçtiği ise bambaşka bir konu başlığı.  Ailelerimiz bizdeki kararlılığı görünce itiraz etmek yerine saygı gösterdiler. Onların uyumlu anlayışını takdirle karşılıyorum bugün. Çünkü onlar da biz olmayı başarmış ana babalardı. Zorluklar yaşadık, türlü sınavlardan geçtik ama kararımızdan hiç pişman olmadık. Çünkü evlilik kararı alırken o yıllarda peşine düşeceğimiz hiç bir maddi menfaat konusu yoktu ortalıkta. Sıfır noktasından başlamayı, eğitimli olmamıza dayanarak göze almıştık. İkimiz de inatçı, ikimiz de  çalışkandık. Günü yaşamaya değil geleceğe odaklanmıştık. Eksiklerimize değil edineceklerimize yoğunlaşmıştık. Sadece çalışmakla elde edilecek hedefler koymuştuk önümüze. Hedefler büyük, gönüller dolu olunca eşimin benim üniversiteyi bitirmemi beklemesi pek zor olmadı. Bugün gençlerin dört yılı bulan bu bekleme süresine bile tahammül edeceğini sanmıyorum.

   Evlendiğimizde ben 22, eşim 26 yaşındaydı. Nikah günü gelip çatana kadar geçen zamanda biz, zihinsel olarak da olsa biz olmayı başarmıştık. Çocuklarımız dünyaya gelince dünyamızı aydınlatmışlardı. Geçen yıllar içinde içimizdeki eksik kalmışlık duygusunu maddi kazanımlarımızla aşılacak sanarak alabildiğine hedeflerimize koştuk.  Başarı = Mutluluk  sandık durduk koşarken.  Bir yerde bir eksik vardı ama ne olduğunu keşfedemiyorduk.  Eğitimli cahillerdik kısacası. Bugün baktığım pencereden böyle görüyorum olayı. Cehaletin tüm hızıyla toplumun her kademesinde var olduğunu, insanları perişan ettiğini de görebiliyorum ne yazık ki... Benim Tesbitlerime göre cahillik tanımının okur yazarlıkla veya entelektüel olmakla alakası yok yani. Bu yüzden herkes kendi üzerine alınabilir rahatça. Tesbitte zorluk çekiyorsa alttaki listeye göz atabilir.

1. Eğer bir insan kendi var oluş sebebini, bütünün içindeki gerçek yerini merak etmiyorsa,

2.Allah'ın var olup olmadığı meselesi, hayatının en büyük meselesi olmayı başaramamışsa,

3. İletişim kurarken cümlelerine ben diye başlayıp sen diye bitiriyorsa,

4. Ciddi bir sorunla karşılaşınca hayatın sonu geldi sanıyorsa,

5. Hayattan sonra ne var acaba diye bir merak konusu yoksa,

6. Kavga ederek sorunlar çözülür sanıyorsa,

7. Uğrunda savaşı göze alacak değerler hazinesi oluşmamışsa,

8. Nefsinin eğitilebilir ve çok değerli olduğunun farkına varamamışsa,

9. Her an yapıp ettiklerini gören biri olduğunu, korunup gözetildiğini bilmiyorsa,

10. Sadece söylediklerinin değil, aklından geçenlerin de o biri tarafından duyulduğunu bilmiyorsa,

11. O kendisinden nefret ederken bile sevildiğini bilmiyorsa,

12. Varlığını borçlu olduğu tek ve benzersiz dostuna şükretmeyi akıl etmiyorsa,

 Kesinlikle cahildir. Bu cahillikle mutlu olmayı beklemek ise nafile bekleyiştir.

    Bizim, biz olarak bu cehaletten kurtulmaya başlamamız kırklı yaşlarımıza nasib oldu. Ne zaman ki, kendi bireysel sorularımızdan oluşan uzun mu uzun listelerimizi elimize alıp Kur'anın karşısına alacaklı gibi, hatta eleştirmen edası takınmış hesap sorucu gibi dikilmeyi akıl ettik, işte o zaman gerçekten mutlu insanlar olduğumuzu fark ettik. Çünkü, yıllarca birikmiş cevapsız sorularımızın hepsini sadece bu hazinenin içinde bulabildik. Hızımızı alamadık, büyüklüğünü kestiremediğimiz bu hazinenin içinde yaşamaya başladık. Mutlu olduk. Derdimiz, sorunlarımız varken, çözüm bekleyen problemlerimiz ard arda sıralanırken biz,  mutlu olmayı başardık.

    Mutlu olduğumuzu fark etmek  yetmedi, paylaşmak istedik. Şimdi daha mutluyuz.

   Darısı, aklını kurt gibi kemiren sorulardan bıkıp usanan, yorgun zihinleri yüzünden kendisini mutsuz hissedenlerin başına olsun.

   MUTLULUK  AKIL  İŞİDİR  DOSTLAR.  VAR  İKEN  DE  MUTLU  OLABİLİR  İNSAN,  YOK  İKEN DE...

   VAR  OLUP  KULLANILMAYAN  AKILDIR  SORUN  ÇIKARAN,  İNSANIN  BAŞINA  BEL  OLUR,  MUTSUZLUK  SEBEBİ  OLUR.   

27 Ekim 2016 Perşembe

REKABET KÖLELİKTİR

Yazar: İsmail Ezgü

"REKABET KÖLELİKTİR "dedim diye;

Hemen köpürmeyin bana.
Biliyorum çok iddialı bir laf ettim.
Bana kızmadan önce hayatımızı biraz geriye alıp yaşadıklarımızı bir kerecik gözden geçirelim.
     Hayatınızın her döneminde rakipleriniz yok muydu? Onlarla kıyasıya mücadele etmediniz mi?
Farzedelim bir şirkette pazarlama elemanısınız; eğer firmanın tek pazarlama elemanı siz iseniz ; önünüze her ay yeni hedefler konulmaz mı?
Her ay bir öncekinden daha fazla satış yapmanız istenir.
Yani rakamlarla rekabete girersiniz.
Daha doğrusu kendi kendinizle savaşırsınız.
Firmanızda birden fazla pazarlama elemanı varsa; bu durumda her zaman diğer arkadaşlarınızla rekabet edersiniz.
Bazı firmaların duvarlarında "ayın elemanı" adı altında duyuru posterleri görürsünüz.
Sözde sizi motive etmek için bunu yaparlar. Hatta; "ayın elemanı" seçilirseniz önünüze üç beş kuruş yem de atarlar.
      Hepinizin bildiği o meşhur firmalar pazarlamacı veya plasiyer adı altında gencecik elemanları işe alırlar.
Daha işe başvururken sizi rekabete başlatırlar.
Mülakatı bekleyen gençler bekleme odasındaki diğer gençleri adeta düşmanı olarak görür.
At seçer gibi seçtikleri gençlere "ehliyetin var mı ?" diye sorarlar, gerçekten "araba kullanmayı biliyor musun? " diye sormazlar.
 İşe alınırsan sana verirler bir ticari araç; içine de doldururlar malları...
"Günde şu kadar mal satmalısın"  aksi halde ilk ayın sonunda işini kaybedersin.
Kendinizi bu delikanlının yerine koyun. Ne yaparsınız? Deli gibi işe koyulacaksınız ,hiç şansınız yok.
     Trafiğe çıktığınızda bu tarz ticari araçlara dikkat edin; hepsi deli gibi kullanmıyorlar mı?
Örnekleri biraz daha genişletirsek; her gün medyada okuduğunuz , seyrettiğiniz " canavar hafriyat kamyonu" ya da "önüne gelen araçları biçen beton kamyonu" haberleri  nasıl ortaya çıkıyor sanıyorsunuz.
    Firmada çok sayıda  kamyon var; patron her ay en çok hafriyat taşıyan şöföre üç kuruş prim verir, en az taşıyan şöförü de işten atar. Nasıl olsa piyasada işsiz çok , hepsi kapıda bekliyor. Hemen yenisini alır.
      Pazarlama yapan delikanlı kendisine verilen hedefi tutturmak için zaten korkunç olan trafiğimize çıkar. Oysa ehliyeti yeni almıştır, henüz arabası da yok ki tecrübesi olsun. Bu delikanlıların bir kısmı daha ilk günlerde çok ciddi trafik kazasına neden olur. Ya kendileri ölür ya da başkalarının ölümüne sebep olur.
     Patron rahat, huzur içinde. En fazla yapacağı ; ölen çocuğun ailesine taziyede bulunmaktır.
Patron kendini suçlu hissetmez hiç... Devlet bu delikanlıya sürücü belgesi vermiş , patron da araba vermiş al kullan diye...Ne suçu var ?
    Sanki bilmiyor bu memlekette ehliyetin nasıl verildiğini.
Kurs, murs hepsi palavra. Herkes ehliyeti bakkaldan alıyor, sonra binip arabaya çıkıyor yollara."Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir."
      Yıl 1977...
   Maslak ta ehliyet sınavına giriyorum. O zamanlar kurs falan yok.
Arabayı stop ettirmeden kaldırıp biraz ileriye gittik geldik.. Ehliyeti aldık.
Fakat imtihan heyetindeki  komiserin şu sözlerini unutamıyorum:
  " Delikanlı; bugün 150 kişi imtihana girdi. sadece 2 kişi ehliyet alabildi. Sen de doğru dürüst bilmiyorsun , şunu bil ki arabayla burdan Beşiktaş'a gidemezsin. Mecburen her gün birkaç kişiye ehliyet veriyorum.  hiçbirine  vermezsem olmuyor. Aman dikkat et,  iyice öğrenmeden trafiğe çıkma."
     Yıllar geçti, çocuklarım ehliyet aldı, kurslara gittiler fakat gördüm ki hiç bir şey değişmemiş.   Ehliyet denilen devletin resmî belgesi ile evlatlarımızı ölüme yolluyoruz.
       İşte pazarlamacı delikanlıların bir kısmı bu şekilde; şirketlerinin araçları ile  felakete gidiyorlar.
      Kaza olursa aile mahvoluyor, patronun fazla derdi yok, nasıl olsa araç kaskolu.
Kapıda yeni elemanlar kuyrukta. Hemen yeni araba , yeni şöför bulunuyor ve işler devam ediyor.
 (Not: Bu yazıyı yazmakta olan bendeniz de bir patrondur.)
......
Rekabet diye yola çıktık, nerelere geldik. Lütfen bana kızmayın. Ben sadece "pazarlamacı" adında bir örnek seçtim.
Siz isterseniz kendi mesleğinizi örnek olarak seçebilirsiniz.
      Hepiniz işyerinizi gözünüzün önüne getirin ve birazcık düşünün.
  Rakipleri başarısız olunca sevinenler yok mu çevrenizde?
Başarılı olmak için arkadaşlarını ezen, onların üzerine basarak yükselen, arkadaşlarının başarısız olması için dolaplar çeviren,ispiyonlayan, komplolar kuran, çelme takan iş arkadaşlarınız yok mu?
     Trafikte bizi delirten taksi şöförü , halk otobüsü, minibüs , kamyon sürücüleri neden böyle yapıyorlar?
  Arıza şeridinden gidip önünüze geçen sürücü neden bunu yapıyor?
Hepsinin derdi bir başkasını geçmek, yani "rekabet"
Herkes bir diğerini rakip görüyor.
 Evlatlarımızı dahi birbirine kırdırıyoruz,; " bak kardeşin derslerinde ne kadar başarılı" ya da  "Ablan  ayda beş bin lira alıyor, sen asgariye talim ediyorsun " gibi.   

"Fener- Cimbom" rekabeti, "sağcı-solcu" , "açık-kapalı" rekabetleri neler açtı başımıza.
Maç seyretmek için yola çıkanlar linç ediliyor,park yeri nedeniyle cinayetler oluyor. Bizim gençliğimizde de "solcu- sağcı" diye insanlar birbirini vuruyordu, hem de aynı silahla.
 Kimileri, Fatih'te , kimileri de Nişantaşı'nda rahat dolaşamıyor.
Ama sorarsanız herkes "Mandıra Filozofu" na özenir, inanmayın. Parayı bulsalar hemen   kat, yat derdine düşerler.
.....................
     Aklınıza takılmıştır; bu adam niye taktı kafasına bu " rekabet " konusunu diye; vallahi suçlu bizim hanım.
 Dün whatsapp tan bir mesaj yollamış;
" Biliyor musun;  rekabet kölelikmiş. 90. sure Beled."
Açtım Kuran'ı.  13. ayet; gerçekten "köle" nin arapçası "rekabet" imiş.
Daha önceleri de benzer bir şaşkınlık yaşamıştım.
Bizim ithalatta kullandığımız "akreditif " kelimesi de arapça kökenli imiş. Onu da Kuran'da gördüğüm de çok şaşırmıştım.
 Demek ki "kredi" kelimesi Avrupa dillerine arapçadan geçmiş.
..........
Bu arada; hanımla ben; iki ihtiyar "whatsapp"  ve benzerlerini kullandıkça bizim gençler sosyal medyadan soğumaya başladılar.
Ödleri patlıyor;
Facebook 'a ya da  twiter'a da gireceğiz diye...
Neden acep?

11 Ekim 2016 Salı

EVLİLİK Mİ, KRİZ Mİ?

Yazar: Sema Ezgü

Son dönemlerde güzel ülkemizin üzerinde her boyuttan kara kara bulutlar dolaşmakta, hatta gündemimize  her gün bir yenisi ilâve olmakta. Adına kriz diyerek çözüm arayışlarına girilen türlü türlü sorunlarla millet olarak mücadele veriyoruz. Çok şükür ki, çözüm üretmeyi, krize konu olan meseleyi çözmeyi de milletçe öğreniyoruz. Bana göre, ortak bir akılda buluşup ciddi bir meseleye çözüm üretebilmek gerçek bir milli başarıdır. Milletimin sağ duyusuna, kocaman ana yüreğine güveniyorum. Bazen acılı, bazen akıllı yöntemlerle kriz konusu her ne olursa olusun çözümü ufukta görüldüğü sürece başarıyla çözüleceğine inanıyorum, güveniyorum. Çünkü benim milletimin ortak aklı, bütün kirli hesapları ters yüz edecek kadar sıradışı çalışıyor.  15 Temmuz tecrübesiyle sabit,  artık biliyorum.

    Ama, kafama takılan bir sorun var ki, bir türlü çözümünü ufukta göremiyorum. Görebilen varsa,  beri gelsin diyorum.

   Hatta, sorun demeye dilim varmıyor artık,  kriz diyorum. Gerçek bir kriz.  Milli meselemiz olmuş, korkuyorum. Çocuklarımın, torunlarımın geleceği adına korkuyorum.

   Adı EVLİLİK  KRİZİ...

   Bu da nereden çıktı demesin kimse. Krizi görsün ve lütfen sahip çıksın. Eğlence aracı, düğün dernek meselesi olarak görmesin bu  krizi. Dilerim ki, benim sıradışı ortak akılla çözüm üretebilen milletim bu krize de bir çözüm bulsun.

   Önce tv lerin gündüz programlarına, neredeyse bütün kanallara göz atsın. Evlenme programlarına ister isteyerek, ister istemeden takılıp kalsın. Sonra da evlenmek istiyoruz diyerek programlara katılan gençleri, hatta yaşlıları kıvrım kıvrım kıvrandıran sancılarla empati yapsın. Tartışmalara değil, tartışanların evlilik  mantalitesine odaklansın. Olur da ufukta bir çözüm yolu görebilirse de ziyan etmesin, hemen ortaya getirsin.

   Biz zaten zamanımızı bu programları izleyerek geçiriyoruz, ne güzel eğleniyoruz demesin.   ÇÜNKÜ!!!

   Ortada gerçek bir kriz var. Çözülmesi gerek. Ucu bize dokunmuyorsa sorun değildir denecek türden değil bu kriz. Ucu bal gibi de bize kadar geliyor. Evlilik bir müessese ise eğer, bu müessenin değeri düşüyor, hatta yerlerde sürünüyor. Artık içinde evlilik sözcükleri geçen her cümle şaibe taşıyor. Algı operasyonu deyip duruyoruz ya her habere, işte size allanmış pullanmış bir örtünün altına saklanmış, kocaman bir algı operasyonu. Algımızın içine işlenen gerçekler şöyle sıralanıyor;

   Gençlerimiz evlenemiyor... Neden evlenmeleri gerektiğini ise hiç bilmiyor. Kafalarındaki hesaplar benim milletimin çarşısına uymuyor. Kızlar erkeklere, erkekler kızlara  güvenemiyor. Nihayet başarılmış evliliklerin ise uzun süreli olması beklenmiyor. Boşanmalar doğal karşılanıyor. Hemen sonrasında yeni eşler aranıyor.

   Evlilikte neyin paylaşılması gerektiği bilinmiyor, zaten öğrenemeden de sona eriyor.

   Menfaat çatışması kaçınılmaz oluyor, ucu açık bencillik hazin sonları getiriyor.

   Çoğunlukla acıyı çeken çocuklar, planlanmamış oluyor.

   Çocuklar da ebeveynleri gibi aile olmayı beraber tatil yapmak sanıyor.

   Birbirlerini taşımaktan söz ederken, ağızlarından çıkanı maalesef kulaklar  duymuyor. Aynanın karşısına geçince uyumlu görünmeyi, birbirinin gözüne batmamayı kasteddiklerini kendileri de bilmiyor. Zaten bir eş, diğerinin yükünü karşılığını almadan kaldırmıyor. Birbirine tahammül etmenin olmazsa olmaz şartları her daim temcit pilavı gibi sofraya getirilip göze sokuluyor.

   KISACASI; Evlilik müessesi gözünün yaşına bakılmadan tüketiliyor, eritiliyor. Yok hükmüne doğru zorla itiliyor.

   Bizim dedikodu sever halkımız ( kadın erkek farkı olmaksızın) ise, algılarımızın içini oyan bu sahnelenmiş oyunlara şahit olup kendince dertlenerek zamanı  güzel tükettiğini sanıyor. Aslında acıklı bir oyuna gelip, kazanılmış değerlerini tüketiyor ama farkında olmuyor. 

   Ne yani!  Televizyonda görülmeyince gerçeklerin varlığı değişecek mi?  Evlilik müessesi kurtulacak mı? diye soran olabilir. Hatta programlar, acı gerçeklerin ortaya çıkması adına faydalı bile bulunabilir.

   Benim derdim bu acı gerçeklerin gerçek olmaktan çıkarılıp, gerçekleştirilebilir hale getirilmesinde. Acı gerçekleri yedi yirmidört ortaya getirip, sırıtarak üzerinde tepinerek düzeltemeyecek olmamız çok tehlikeli bir serüvene dönüşüyor.  Farkına varalım... 

   Yaralıyı ameliyat masasına yatırıp incelemek varken, ya da, modası geçmiş sınav sorusunu  tahtadan  silip  yeni  haliyle  ortaya koymak varken, sadece  izleyici olmaya devam mı edelim ?

   Siyasi krizler, enerji krizi, Rus uçağının düşürülmesi krizi, Suriye krizi, terör krizi bir yana, hepsinin çözümleri ufukta görülebildiğine göre hepsi çözülebilir, inanıyorum...     Ya evlilik krizi ! 

   Ufka bakıp bir ışık görebilmek güzel olmaz mı?

8 Ekim 2016 Cumartesi

SU HAYATTIR

Yazar: Sema Ezgü

Hiç  şüphem  yok ki,  doğru  söylüyorlar...

      Su  hayattır  diyenler  de,  hayat  suda  başlamıştır  diyenler  de  kesinlikle  haklılar. 

      Mavi  gezegenin  kimi  zaman  en  koyu  maviliklerinde,  kimi  zaman doyum  olmaz  turkuaz  rengi  koylarında,  Egenin  emsalsiz  kıyılarında  geçirdiğim  yaz  mevsimi  iki  buçuk  ay  boyunca  bana  bu gerçeği  hatırlatıp  durdu.  Sindire  sindire  tadına  vardığım  su  gerçeğini  biraz  tuzlu  da  olsa  yaşamın  içinde  hissettim.  Tuzlu  deniz  suyunun  bedeni  ferahlatan  yönünden  nasiplenirken  tatlı  içme  suyunun  eksikliğinin  anlamını  öğrendim. 

    Solar  Teknemizle  yolculuk  deneyimimizin  salt  yolculuk  olmadığını,  yokluk - varlık  git  gelleri  arasında  geçen  yaşamın  ta  kendisi  olduğunu  öğrendim.  Suyun  altındaki  renkli  hayata  tanık  olurken,  suyun  üstündeki  ölüm  kalım  savaşına,  insanlığın  tepe üstü  uçuruma  yuvarlanışına da  tanık  oldum.  Üzüldüm,  korktum,  sevindim,  endişelendim  bu  yaz. 

    Ölümler  duydum,  sıradışıydı, güzeldi,  unutulmazdı.  Kurtuluş  hikayeleri  dinledim,  destansıydı,  herkese  nasib  olmazdı.  Hayatlar  öğrendim  nihayet,  dünyalara  bedeldi,  hayatlar  duydum  ne  yazık,  beş para  etmezdi. 

    Gerçekti  suyun  hayatımızdaki  yeri.  Sınanmışlığı,  denenmişliği  vardı.   Bizim  suda  geçen  iki buçuk  aylık  zamanımız  iki  ömre  bedeldi.  Huzur  paketlenip  ziplenmiş  gibiydi  önümüzde,,,  Hüzün  ise  sırnaşıktı,  yanımızdan  hiç  ayrılmıyordu.  Eşim  ve  ben  birbirimizin  yokluklarına,  susamışlıklarına  tanık  oluyorduk  suyun  üstünde  gezip  dururken.  Suyun  içinde  ise,  zaman  dursun  istiyorduk.  Yok  olup  gitmese  suyla  ıslak  muhabbetimiz,  donup  kalsa  hazzımız  diyorduk.  Emsalsiz  gün  batımını  görmek  geçip  giden  zamanı  affettiriyor,  gün  doğumu  ise  umutlandırıyordu.  Zaman  arsızdı,  sonsuz  olduğunu  sanıyordu  geçip  dururken.  Otuz dört  yıllık  evliliğimizin  çetelesini  tutmuş,  önümüze  sermiş  gibi  böbürleniyordu  üstelik. 

    Güzeldi  zaman,  gerçekten  güzeldi...     

    Suyu  tanıdım,  birikmiş  susuzluğumu  farkettim  bu  yaz. 

   Ne  suyun  tadına,  ne  Ege'nin  güzelliğine  doyabildim.

   Gönlüm  Ege'de  kaldı,  öğrendiklerim  bende ...

   SU  HAYATTIR!  SUSAMAK  İSE  HAYATTA  OLMAK...

   SUSUZLUĞU  GİDERMEK,  HAYATLA  ARANDAKİ  EKSİKLİĞİ  GİDERMEKTİR.

   ÖNCE  FARKINDALIK,  SONRA  DA  EMEK  İSTER.

   RABBİMİZ,  NEYE  SUSADIĞIMIZI  FARK  ETMEYİ  BAŞARMAMIZI  SAĞLA...

   FARK EDİP  EMEK  HARCAMAZSAK,  ÇÖLLERDE  SU  ARAMAYA  ÇIKMAZSAK  EĞER, 

   HAK ETMEDİĞİMİZ  AKLIMIZI  BİZDEN  UZAK  EYLE...

   EYLE  Kİ,  KENDİMİZE  DAHA  FAZLA  ZARAR  VEREMEYELİM.

   AMİN...