22 Haziran 2016 Çarşamba

TAHAMMÜL SANATI

Yazar: Sema Ezgü

Tahammül kelimesi arapça olup, pek çok kelime gibi dilimize Kur'an dan geçmiş olduğunu düşünüyorum. Şüphe yok ki, Kur'an da defalarca geçiyor. Yük taşımak anlamına geliyor, yada yükü yüklenmek...

Biz bu kelimeyi Türkçemizde olumsuz anlamıyla kullanmayı seviyoruz ve kullanırken de çok önemli bir zaafımızı ortaya koymuş oluyoruz.

Çünkü biz birbirimize tahammül edemiyoruz. Gerçi yeni gençlik bu kelimenin yerine “taşımak” diyerek gerçek anlamıyla kullanıyor.

“Sen beni taşıyamazsın” diyor biri ötekine. Yine olumsuz kullanıyor.

“Lütfen, beni taşır mısın ?” şeklinde bir kullanımına hiç rastlamadım. Ya da,

“Lütfen bana tahammül et” gibi bir söz hiç duymadım.

Çünkü niyetimiz baştan belli, çünkü kimsenin yükünü taşımamayı, tahammül etmemeyi tercih ediyoruz maalesef.



Tahammül sanatının en güzel örnekliği, doğacak bebeğini kendi bedeninde dokuz ay on gün taşıyan bir anne adayı olarak karşımıza çıkıyor. En hazin örneği ise Rabbinin rahmetine kavuşmuş her ademin musalla taşından toprağın bağrına kadar taşınması örneği olarak karşımıza çıkıyor. Yani kısacası, bir yeni doğana tahammülümüz var, bir de mevtaya...

Çağdaş dediğimiz sistemin çarkları Allah'ın en değerli eseri olan insanı öyle bir hale getirmiş ki, bugün artık kimse kimseye tahammül edemiyor. Asıl sorun, tahammül etmesi gerektiğine inanmıyor insan. Kendi rahatını, zor belâ elde ettiği konforunu tehdit eden hiçbir insana, farklı fikire, yeni bir bakış açısına tahammül etmiyor. Konfor odaklı yaşıyor hayatını. Almaya programlanmış aklı ile kendinden vermeyi sevmiyor. Göz ve kulak ile bilgi edinmeye alışmış zihni bilgiyi araştırıp soruşturmaya gerek duymuyor. Çünkü, doğru bilgiye ulaşması için yorulmaya tahammül etmesi gerekiyor. Kısa olan yol, en doğru yoldur sanıyor.

Halimize bakılırsa bizi bu hale getiren birileri zihin kodlarımızı programlıyor.

Ne yazık ki bizi Allah'tan başka biri programladığı zaman istikbalıimiz felâket oluyor.

Ne yazık ki, Kur'anla hayatı hiçbir yerde kesişmemiş insanlar bilmiyorlar. Allah'ın yarattığı insan üzerindeki muradı da onu en güzel biçimde şekillendirip programlamak. Hem bedenen hem ruhen ideal insan inşaatı ortaya koymak. Çünkü insanın mutluluğu bu inşaatın doğru bina edilmesinde gizli. Bizden istediği bütün ibadetler de sadece bizim mutluluğumuz için. Ama biz bu gerçeği emek verip, kafa yormaya tahammül edip Kur'an la yüzleşmeden asla öğrenemeyeceğiz.

Çünkü biz, bize gerçeği anlatmaya çalışan uyarıcılara da tahammül edemiyoruz. Zaman hızla geçiyor. Kısır döngü zihnimizdeki tavafını tamamlarken bizler de kısır kalmış, üretmeyi unutmuş hayatlarımızı tamamlıyoruz ne yazık ki...

Halâ umudumuz var bizim. O kısır çemberden daralıp sıkılan, sorularına yanıt bulamayıp arayışa çıkan insanlara muhtacız acilen.

İnsanlığın geleceği için, dünyadaki mutluluğumuz için, ahiretteki büyük kurtuluşumuz için, sistemin içinde sıkıştığını fark eden, bu yer benim gönlüme dar geliyor diyen cesur insanlara muhtacız. İnsanlığın geleceğini kurtarmak için öncelikle ve küçük büyük demeden çocuklarımıza tahammül sanatını öğretmeliyiz. Tahammül sanatını öğrenmeden sorgulamayı öğretmemiz mümkün olmuyor çünkü.

Ve kendi nefsimizi yapılandıran bütün değerlerimizi güvenilir bir mihenk taşına vurup test etmeliyiz. Doğrularımız gerçekten doğru mu, aklımız gerektiği gibi çalışıyor mu diye kontrol etmeliyiz. Ya yanılıyorsam şüphesini Allah'ın ipine sımsıkı tutunmuşken bile zihnimizden eksik etmemeliyiz. Çünkü din yalnız ve yalnız Allah'a aittir. Onun dini dışında benimsediğimiz ve din zannettiklerimiz eninde sonunda bireysel menfâat merkezine ulaştırır bizleri. Barış dininden uzaklaştırır.

O halde, istikamet üzere olan tek doğru yola ulaşabilmek için herşeyden önce tahammül sanatını öğrenmeliyiz. Bazen kötülüğe, bazen zorluklara, bazen ilim sahibi olmanın yoruculuğuna, çevremizdeki insanların her haline, her duruşuna, hastalığa varlığa ve yokluğa tahammül etmeliyiz.



BAKARA 286

Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden öte yük yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir. Rabbimiz ! Unutur ya da yanılırsak bundan dolayı bizi sorguya çekme.

Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme.

Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü bize taşıtma. Günahlarımızı affet, bizi bağışla. Bize merhamet et. Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler güruhuna karşı bize yardım et.



Bakara suresinin son ayetinde Allah'ın kullarına öğrettiği dua ile anlıyoruz ki, biz insanlar yaratılış amacımıza uygun olarak yük yüklenmekle emrolunduk. Bu duayı etmeyi hak etmek için bile tahammül sanatını öğrenmek zorundayız.

Allah'ım, sen bizim yükümüzü hayırlara vesile kıl yarabbim. Amin.

18 Haziran 2016 Cumartesi

BANA ANLATSALAR İNANMAZDIM

Yazar: İsmail Ezgü

Yıl 2000

Henüz 2001 ekonomik krizi kendini göstermemiş.Fakat anlayanlar ipuçlarını sezebiliyorlardı.

Ben iyimser tarafta idim.

Bu yıllarda işlerim oldukça faal. Dijital fotoğraf henüz hakim olmamış. Benim imalathanem de klasik filmlerden fotoğraf tabı yapan otomatik makinalar imal ediyor. Parasal gücümüzle kıyaslanmayacak kadar başarılıyız. Amerika dahil pek çok ülkeye kısıtlı imkânlarla da olsa ihracat gerçekleştirmişiz. Gelmekte olan dijital teknelojinin farkındayız ve ona uyum sağlayacak makinaların prototiplerini hazırlamaktayız.

Ben bu işe nasıl başladım derseniz;

Tophanede küçük bir dükkânda küçük çapta elektronik imalatlar yapmaktayız. Sirkecideki oldukça tanınmış bir firmadan ithal ettiği cihazların servis ve bakımlarını yapmam için teklif aldım. O dönemde kiracı olarak bulunduğum dükkânı satın alma aşamasındayım. O zamanki ortağım maalesef bu tür konularda çok cesaretsiz. Dükkânı ortak olarak almamıza karşı çıkıyor. Ben de bu duruma biraz bozularak dükkânı kendi adıma satın almayı düşünmeye başladım.

Mal sahibi kadın ev komşumuz aynı zamanda. Bizi seviyor ve ödeme konusunda da yardımcı olacak. Yarısını peşin verirsem kalanı uygun taksitlerle verecek. Sağa sola bakıyorum fakat kimseden maddi yardım alamıyorum. Rahmetli kayınpederim yıllar sonra hastahane odasında kalp sorunu nedeniyle yatarken gözleri yaş içinde benden özür dilemişti; o dönemde bir miktar parası varmış fakat ticari açıdan henüz bana güvenemediği ve parayı batırmamdan korktuğu için vermemiş.Onu teselli etmek için epey sohbet etmiştim.

Yıllar boyu bunun rahatsızlığını hissetmişti. Bana itiraf edip rahatlayınca yüzündeki mutlu ifadeyi hiç unutamam. Sonraki yıllarda beni evlatlarından ayırmamıştır. Hatta bazı konularda sırdaş olarak beni özellikle tercih ettiğine şahit oldum.

İşte Sirkecideki firmadan aldığım bu teklif bana dükkânı satın alma olanağı verdi. Sabah sirkecideki işime gidiyor saat 14 te tophanedeki kendi işyerime dönüyordum. Akşam geç saatlere kadar ortak şirketimizin işlerini yapıyorum. Fakat sirkecideki işim bana özel. Ortağımla ilgisi yok.

Yarım günlük yokluğumun şirketime olumsuz etkisi olmasın diye masrafları tamamen cebimden harcayarak şirkete bir mühendis aldım. Aklım sıra hak geçmesin diye adaletli davranmaya çalışıyorum.

Neyse geçmiş zaman dedikodularını daha fazla açmayayım. İçim daralıyor.

Bu süreç sonunda ben servis hizmeti verdiğim makinalardan birisini kendi dükkanımda imal etmeye karar verdim. Satın aldığım dükkânda şirketim imalat yapıyor fakat ben herhangi bir kira falan almıyorum. Mevcut imalatı etkilemesin diye ben karşımızdaki 12 m2 lik dükkânı kiralıyorum.Kira bedeli de oldukça yüksek. Benim dükkân taksitlerine yakın bir meblağ.

Üretmeye başladığım Makine “asansörlü film banyo makinası”. Makina tamamlandığında dükkâna girip çıkmak imkânsız hale geldi. Ahşaptan iniş ve çıkış şeklinde bir merdiven yaptık. Makinanın üzerinden adeta asma köprü ile dükkânın diğer tarafına geçebiliyoruz.

Gel zaman git zaman işler gelişti.Çevreden bir dükkân bir dükkân daha satın aldık. Fakat imalata onlar da yetmedi. Şimdiki fabrika binasının arsasını alıp inşaat yaptık.

Bu arada sirkecideki firmadan memnun olmayan İtalyan firma bize mümessillik vermeyi teklif etti. Biz de o sıralar ithalat yapıp satışa sunmak üzere bir kaç makine alacak para yok. Makinalar da pahalı.Her biri iki üç yerli araba fiyatı.

İtalyan fabrikanın sahibi bize açık hesap mal vererek destek olacağını beyan edince bu işe de girdik. Bir müddet sonra İtalyan makineyi beğenmemeye başladık. Onların makinesini geliştirerek kullanımı kolay , modern görünümlü ve yarı yarıya küçük ebatlı bir makine tasarladım. İlk projeleri İtalyan patrona gösterdiğimde bayıldı. Nerdeyse hemen kendi imalatını durdurup bizim yeni modeli Türkiye de üretip kendisi tüm dünyaya pazarlamaya kadar vardırdı işi.İstanbul da buluşarak aldığımız bu işbirliği kararını İtalya'ya dönüşünde daha da ilerletti. Sen git İtalyan hükümetinden teşvik al. Bizim firmanın %49 una talip ol. Hem de bizim için çok iyi fiyata. Benim firmanın %49 unu satacağım. Yönetim bende olacak, üretimi biz yapacağız pazarlamayı o yapacak. Teklif bana uygun geldi. Eşimle bu konuları sürekli münazara ediyoruz. O da beni destekliyor.

Oldukça ilerlemiş yaşına rağmen adam hızla İtalya'da evrakları hazırladı atlayıp İstanbul'a geldi.

Görüşmelerimizi tamamlayıp akşam yemek yedikten sonra garibanım ayakta uyuyor. Şu sıralar benim halim gibi. Ama önemli bir farkımız var. O sigara içiyor. Ben asla içmedim,içmeyeceğim. Ömrüm oldukça da sigara ile mücadele edeceğim.

Ertesi günü İtalya ya döndü. Varmış olduğumuz anlaşma İtalyan hükümetine sunuldu. Teşvik onaylandı. Patron tekrar İstanbul'a gelecek ve şirket kurulumu için son imzaları atacağız.

Ertesi sabah bir fax geldi; patronun kızından;

“Derin üzüntü ile bildiriyorum ki çok değerli babamız maalesef dün gece vefat etmiştir. vs. vs.”

Kısmet olmayınca olmuyor...

Bizim iş tamamlanamadı. Fabrikanın yönetimini devralan damat üç beş ay içinde işleri berbat etti.

Fabrikadaki deneyimli mühendisleri kaçırdı. Her zaman 2-3 ay vadeli mal verirlerdi bize. Damat bu seferlik kendilerine zor günde destek olmak üzere bu seferlik mal bedelini peşin ödememizi rica etti. Ben de kabul ettim. İyilik yapacağız ya...

Her zamanki yardımseverliğimle parayı transfer ettim. 2 ay geçti mal yok 3 ay geçti yok. Fax çekeriz cevap yok, telefon açarız kimse çıkmaz. Nihayetinde fabrikadan ayrılmış eski bir arkadaşımıza telefon ettik ve öğrendik ki fabrika batmış. Bankalar haciz koymuş. Bizim de bu firmaya bir miktar açık hesap borcumuz var. Aramızdaki güvene dayanarak zaman zaman açık hesap mal aldığımız olmuştu. Adamlar bizden alacakları açık hesabı da hacizcilere beyan etmişler.

İtalyan konsolosluğu bizden bu parayı istemez mi?

Bizim sipariş için peşin ödediğimiz meblağ ortada yok. İtalyan konsolosluğuna transfer ettiğimiz paranın dekontlarını ibraz ederek onları ikna ettik ama bizim ödediğimiz paradan ümit yok. İtalyada bir avukat tutmak bile çok yüklü para gerektiriyor. Paramızı kurtaramıyacağımız belli olduğu için bir de ilave avukat masrafı yapmıyalım ama belki fabrikada mevcut işimize yarar malzemeler buluruz ümidiyle atlayıp İtalya'ya gidiyorum. Fabrika kapısı duvar. Etrafında dolaşıp camlardan içeriye bakıyorum fakat hiç bir hareket yok. Nihayet bir odada saklanmaya çalışır gibi bir vaziyette patronun kızını görüyorum.Önceden samimiyetimiz var. Zavallı kızcağız karnı burnunda hamile ; fabrikaya gelmiş kalan malları tasnif edip birşeyler çıkartmaya çalışıyor. Uyanık damat da daha fazla gizlenemedi ortaya çıktı. Bir saat durumu izaha çalışan cümleler kurdu.Neden malımızı yollayamadığını falan filan.

Fakat altında  üstü açılabilen son model bir mercedes. Arabaya bindim ve dayanamayıp sordum; bu ne iş?

Çok hevesi varmış, bu nedenle almış. Hem de yeni patrona yeni araba uygun imiş. Ama bu arada personel son bir kaç ay maaşları alamayıp işi öyle terketmişler. Bunları da işten ayrılmış olan eski arkadaşımdan öğreniyorum.

Moralim sıfır olarak İstanbul'a dönüyorum.

Ben yeni model makinelerimizi fabrikamızda imal ediyorum fakat makinenin can damarı olan bilgisayar kartını ve ilave birkaç devreyi italyanlardan alıyordum.

Elimde bekleyen siparişler var. Kimisi gecikmiş ve bazılarına tazminat ödemem gerekiyor. Makineler hazır fakat bu devreler yok.

Bizde bilgisayar işlerimizi yapan kişi özel nedenlerle tam da bu sırada işi bıraktı gitti. Elimizdeki bilgisayarı açmayı kapamayı bilmeyen ben “bunu yapan da insan değil mi “ diye kendimi motive ederek başladım çalışmaya. Bilgisayarda makinemizin bilgisayarının devrelerini çizeceğim.

Bu güne kadar bilgisayarda bir sayfa mektup dahi yazmış değilim. Çünkü işten ayrılan arkadaş bilgisayar konusunda herşeyi yapıyordu ve bana ihtiyaç kalmıyordu.Yapacak bir şey yok. Firmanın istikbali bu çizimlere bağlı.Gece gündüz uğraş , didiş, binlerce incecik yol, kimisi alttan kimisi üstten. Şimdiki gibi bu işleri kolayca yapan programlar yok. Günler geceler haftalar derken bizim devre bitti ve ilk baskılı devre numuneleri geldi.Hemen malzeme montajını yapıyorum. Sadece bilgisayarı yapmakla da iş bitse iyi. Bir de yazılımı var. Onu Türkiye de yapacak adam bulamadık. Bilgisayar imalatı yapmaya karar verdiğimiz ilk günlerde atlayıp italyaya gittim ve yazılımı oradaki bir firmaya sipariş verdim.

Adamlar son anda programı yetiştirip yolladılar. Acele etmemizin bedelini de fiyata eklediler doğal olarak...

Sıra geldi bizim bilgisayara program yüklü entegreleri, takıp çalıştırmaya.. Fakat ne mümkün.

Günlerdir uğraşıyorum, tam 3 hafta hiç başından ayrılmadan bu bilgisayardan kısmen de olsa  bir şeyler bekliyorum. Artık pilim ve sabrım bitmiş durumda. Bu kadar masraf etmeden ; bu iş olmaz deyip pes etseydim hiç olmazsa maddi açıdan biraz daha iyi durumda olacaktım. Hem paraları çarçur ettik hem de sonuç sıfır.

Günlerdir uykusuz bitap haldeyim.

Memleketten annem geldi henüz oturup 1 saat yanında olamadım. Eşim annemi alıp fabrikaya getirmiş.Evde görüşemiyoruz, kadıncağız yüzüme hasret, bari işyerine gidip bakayım ne halde bu çocuk demiş ...

Anacığım geldi ama ben yine ilgilenemiyorum. Elini öpüp birlikte bir çay içtik ben yine yan odadaki devrenin başına...

Saatler geçti, binlerce incecik yolu kontrol ediyorum, hepsi sağlam.

Tüm entegrelerin bacaklarını osiloskopla kontrol ediyorum , hepsindeki sinyaller normal , fakat bizim devre çalışmıyor. Ekranda tek bir kelime görsem neler feda etmem ki ?

Masamın başında bitmiş durumdayım. Son noktaya vardım da geçtim bile. Pes etmemek için aradığım bahaneler dahi bitti. Anacığım durumun farkında değil. O benim yoğun bir şekilde siparişleri yetiştirmeye çalıştığımı zannediyor, halbuki ben maddi ve manevi iflas noktasındayım.

Artık gücüm kalmadı, halsizlikten yalpalayarak yan odadaki annemin dizleri dibine çöktüm;

“Anne beni oku “

Annem zaman zaman bizi önüne alır ve okur ,yani Kuran okur. Genelliklede “Fatiha”yı okur.Sonra da bir kaç kere üfler. Ardından da bize

“ hadi kalk eşikten atla “ der. Bu atlamanın ne işe yaradığını hiç sormadım. Cevabı olduğunu da zannetmiyorum.

Anacığım başladı okumaya fakat esnemekten de çeneleri ayrılacak. O bir esniyor ben üç esniyorum. Eşim halimize bakıp gülümsüyor.

Herhalde yorgunluğumun etkisiyle neredeyse anamın dizleri dibinde uyuyup kalacağım.

Gözlerim kapanmak üzere...

Tam bu sırada içerden benim odadan “bip” diye bir ses gelmez mi?

Yerimden fırlamamla kurşun gibi kendi odama daldım.Zavallı anacığım tir tir titriyor. Deprem oluyor sanmış. 99 depreminin etkisi henüz üzerimizde çok taze.

Ben annemin , eşimin şaşkınlığıyla falan ilgilenmiyorum. Mermi gibi aylardır bir kelime görebilmek için uğraştığım ekrana bakıyorum. İnanılmaz bir şey ; ekranda

“ WELCOME TO LABOR FOTO SYSTEM” yazıyor.

Bu ne demek bir ben bilirim bir de Allah.

Bu benim kurtuluşum demek,iflasın uzaklaşması demek, emeklerimin sonuç vermesi demek, kısaca istikbalimiz demek..

Hayatımda ilk defa o an hissettim.

Ben “bittim” dedim ,Allah “ yettim” dedi...

Gözümden yaşlar akıyor , annem şaşkın, eşim mutlu...

Kimseye bir şey anlatacak halde değilim, ağzımdan şükürden başka kelime çıkmıyor. Annemi ve eşimi sımsıkı kucaklamak istiyorum fakat kadıncağıza içinde bulunduğum durumu nasıl izah edeceğim.

Bu durum ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Ama saatlerce hiç elimi sürmeden ekrandaki bu yazıya baktım ve gidip gelip “Allahım” diyorum başka kelime yok. Bu arada eşim durumu anneme uygunca izah etmeye çalışıyor. Aklıma hep anamın okuduğu yarım kalan “Fatiha” geliyor...

O andan sonra ömrümü bu yarım kalan “Fatiha”yı tamamlamaya adadım.

Dünyamda bir şeyler değişmeye başladı. Ve bu değişim hâlâ sürüyor.

Ben artık bu yoldayım ve hep diyorum ki; Allahım senin yolunda olmaktan ve sana yaklaşmaktan beni ayırma.

Amin. Amin.Amin.

17 Haziran 2016 Cuma

HAYÂL NEDİR ? GERÇEK NEDİR ?

Yazar: Sema Ezgü

Yıl : 2013

Akşamlardan bir akşam. Evimizde karşılıklı kanepelerde oturmuş en sevdiğimiz dizimizi izliyoruz televizyonda. Yok yok, sadece ben izliyorum. Bir ara sol tarafıma baktığımda eşimin o meşhur defterine bir şeyler yazıp çizdiğini görüyorum. İşlerle ilgili notlar alıyor diye önemsemiyorum. Hayret, diyorum içimden. Bu diziyi o da severdi ama izlemeyi bırakmış işe dalmış. Alışıldık İsmail Ezgü manzarası benim için. Birazdan defterden bir sayfayı açıp bana gösteriyor. Garip tuhaf çizimler görüyorum sayfada. Anlamıyorum.

“Bunun ne olduğunu asla tahmin edemezsin, bu benim yeni projem” diyor.

Önemsemeden “ evet ” diyerek başımı sallıyorum. Biliyorum ki ne olduğu aklıma gelmez.

Evimizin bahçesine uzun bir direğin üzerine rüzgâr jeneratörü kurdu, bitti, bahçeye kendi elleriyle benim için sera yaptı, o da bitti. Verandayı camekanla kapatıp kışlık mekân haline getirme işini tamamladı.

“Ne kaldı acaba ?” dedim içimden. Sonra dizimi izlemeye devam ettim sessizce.

“Nasılsa dayanamaz birazdan söyler ne olduğunu” diye geçirdim içimden.

Her yeni projesinde biraz muhalif olma özelliğim olduğu halde bu onu asla engellemedi. Ben ise ana olmaktan kaynaklandığını tahmin ettiğim hafif çaplı aksilikler paranoyası taşıyorum içimde. Kötü olasılıkları farketmeye plânlamışım zihnimi. Ben buna tedbir diyorum, eşim ise muhalefet.

“Hayallerimi engelleme benim” diyor. Engellemiyorum. Zaten engelleyemiyorum. Sadece önüne çıkacak problemleri erken hatırlatıp tedbir almasını istiyorum. O da beni hayâllerine asla engellemeyen bir eş olduğum için seviyor, biliyorum.

Gösterdiği çizimlerin solar ( güneş enerjisi ile çalışan) tekne projesi olduğunu söylediği zaman ilk kez farklı düşündüm.

“Yaşlandın artık, acaip hayâller kuruyorsun. Gerçek olma ihtimali çok zayıf” dedim açıkça. Bana kızdı her defasında.

“Bana güvenmiyorsun, hem de bunca yaptıklarımdan sonra” dedi.

Gerçekten bütün iş hayatı boyunca hep zor işlere talip olmuş, denenmemiş olanları denemişti eşim. Oysa benim derdim güvenmek meselesi değil, yoğun geçen yılları ve yeniden başlayacak çalışma zorluklarını göz önüne alarak ikaz etmekti.

O gün geldi, devamlı olarak Allah izin verirse diyerek işe başlayan eşimin hayâlleri gerçek oldu. Tam istediği ölçülerdeki katamaran tekneyi satın alıp İstanbul'a getirdi. Teknenin alt yapısını kullanarak kendi projesini üzerine uyguladı. Çok çalıştı, emek verdi. Kara gün gelip, menüsküs ameliyatı olduğunda tamam, bu sefer bitti hayâlleri derken ben, o yine durmadı. Kesti, biçti, doğradı, ekledi... Sonunda karada yaptı proje teknesini.

Biz ona bakıp bakıp, “işte Nuh'un gemisi bu! Tufandan kaçıp kurtulmak için harika oldu” diye espriler yaptık. Bir gün denize inip yüzeceğine şüpheyle bakmaya devam ederken bile eşime ve hayâllerine tüm gücümle yardım ettim. Teknenin boyasını kendim yaptım.

Biz iki çılgın, komşuların şaşkın bakışları altında eşimin hayâllerini imar ettik. Çocuklarımız bile inanmakta zorlanmıştı o zamanlarda.

Eşim şöyle dedi:

Ben çocuklarıma hayâl etmenin ve onu gerçekleştirmenin nasıl bir şey olduğunu öğretmek için yapıyorum bunları. Onların hayâlleri eksik. Ne yazık ki, kendi kapasitelerini bilmiyorlar. Üzülüyorum...

Biz Türkçede hayâl dendiğinde gerçek olma ihtimali düşük olan şeyleri kastederiz ve o hayâllerin gerçekleşmesini çoğu zaman kendimiz emek vermeden hatta harici bir makamdan bekleriz.

Oysa, Kur'an dan öğrendim ki hayâl canlandırmak demek yani canlı kılmak, hayata geçirmek demek. Zihinde projesi yapılan bir şeyi gerçekleştirmek. Bizim dilimizde de doğru kullanımı bu olmalıydı. Bu durumda, hayâl ulaşılması zor veya imkânsız olan değil, bir şeyin gerçekleştirilmeden önceki proje hali demek olurdu. Bu kavramı doğru anlamak zihnimize gayret ve emek harcamak gerektiğini hatırlatırdı.

Son zamanlarda Türkçeye geçmiş ve Arapça olduğu unutulmuş pek çok kavramın gerçek manasını Kur'andan öğreniyorum. Bu beni çok heyecanlandırıyor. Kendimi yeni bir dil öğreniyormuş gibi hissediyorum nicedir. Zaman içinde içi boşaltılmış, yozlaştırılmış Arapçadan dilimize geçmiş kavramların gerçek manasını öğreniyorum. Kendi yazılarımda doğru kullanmaya çalışıyorum.

Hayâl diyorduk;

Bu güzelim gençler, körpe zihinler hayâllerini ne zaman kaybettiler ? Eşimle birbirimize bakıp cevabını merak etmeye devam ediyoruz.

Ezelde ve ebedde mutlak Hayy olan Allah'ım, sen çocuklarımıza hayâl etmeyi, sonra da hayâllerini diriltmeyi öğret. Amiin.

Şu anda eşimin hayâl teknesiyle Çanakkale boğazından Ege'ye doğru ilerliyoruz.

Kısmetimizde ne varsa onunla karşılaşacağımızı bilerek her fırsatta şükrediyoruz.

Şükürler olsun...