Yazar: İsmail Ezgü
Hoşgeldin bebek..
Sana "iyi ki doğdun " diyecekler doğum günlerinde.
Ama ; acaba sen "iyi ki doğmuşum" diyecek misin?
Muhtemelen sen "kaza kurşunu"sun. Eğer annen hamile olduğunu vakitlice farkedebilseydi "tıbbi atık" olacaktın.
Hiç bir sağlık riski olmamasına rağmen annen normal doğum istemedi.
Doğum öncesi bir günlük ağrılara katlanmak istemedi ama doğum sonrası bir ay ameliyat sancılarına katlanmak zorunda kalacak.
Peşini reddedip vadeliyi tercih etti.
Doğal olarak bu arada seni emzirmek olanaksızdı annen için. Hazır mamalar varken neden vücudunu deforme etsin ki... Zaten ikinci bir çocuk asla istemezdi. Bu sene tatile gidememe ihtimali de korkunç birşey...
Kısaca sen doğduğun anda maça 1-0 mağlup başlamıştın. Boş bir evin tek ve yalnız evladı olacaksın çaresiz...
Annen ve baban resmen evli mi bilmem. Evli bile olsalar %50 ihtimalle boşanacaklar ve sen 2 evi olan evsiz bir çocuk olacaksın.
Para var nasılsa; biraz büyüyünce sana bakacak birisini tutarlar.
Muhtemelen bakıcı kadın Moldova'lı ya da Malezya'lı olacaktır. Annen 5 bin lira maaş alıyor bakıcının maaşı bin dolar.
Mantık arama, annenin kariyeri önemli.
Kişiliğini oluşturacak ilk üç yıl böylece heder oldu gitti.
Henüz popondaki bezden kurtulmamışken eline ekranlı bir cihaz verecekler, bundan sonra gözlerin en fazla yarım metreye bakacak.
Uzakları göremiyeceksin artık. Ardından TV lerdeki reklamlara abone olacaksın.
Artık sen de bir ekran bağımlısısın.
Ardından bir kreş, sonra okul öncesi eğitim.
Ana okuluna gideceksin ama orada "ana" yok.
Sonra ilk öğretim; orada anlayacaksın ki okuldaki itibar sıralamasını velilerin serveti belirliyor.
Egitim hayatının en kritik dönemindesin. Eğer insan olan bir öğretmene rastlarsan çok şanslısın.
Talebe olsaydın talep etme hakkın olurdu ama sen öğrencisin. Sana öğretilenle yetineceksin.
Müfredat diyorlar buna...
Okula başlar başlamaz sana yarış atı muamelesi yapacaklar.
Anne baban beceremedikleri kendi hayallerini senden bekleyecekler.
Tek istekleri yüksek puan alman. Ne pahasına aldığın ya da nasıl aldığın hiç önemli değil... Soru çalmak, kopya çekmek... Herşey serbest.
Tebrikler; liseyi bitirmişsin, yüksek puan almışsın, hangi mesleği seçeceksin?
Elektronik mühendisliğini seçeceksin öyle mi?
Çok memnun oldum meslektaş olacağız desene...
Okul tavsiye etmemi istiyorsun demek; o zaman sana bir sorum olacak; pazarlamacı mı olmak istersin, tamirci mi?
Niye suratın asıldı ?
Eğer ODTÜ ya da BİLKENT i seçersen pazarlamacı olup küresel firmaların mallarını pazarlayacaksın,
eğer İTÜ veya YTÜ yü seçersen tamirci olup aynı küresel firmanın mallarının servisini yapacaksın.
Başka seçenek yok.
Ama ilk tercihi tavsiye ederler çünkü takım elbise giyeceksin, ellerin kirlenmiyecek, hatta altına araba da verirler, ayakkabıların da kirlenmez.
Üniversite bitince sana gösterecekleri en büyük hedef büyük bir uluslararası firmada iş bulman + 5 yılda bir araba+10 yılda bir ev.
Keşke araba almayı değil de araba yapmayı hayal edebilsen.
Ne mümkün. .. Sakın bunları düşünme !
Vecihi Hürkuş'u, Nuri Demirağ'ı hiç duymadın mı?
Hele ki Ali Kuşcu'ya sakın özenme! Paramparça olur hayallerin. Benden söylemesi...
Gözlerin yarım metreden uzakları görmedi ki ; bu kadar büyük hayalleri aklın alamaz zaten. Boşver...
Bu arada bir de eş bulma konusu gündemde.
Buyükler torun sevmek istiyorlar...
Alımlı , işi , maaşı olan ve mümkünse biraz da varlıklı bir eş bulman lazım.
Eş olmak diye bir derdin olmayacak hiç ; senin hedefin eş almak...eş olmak değil.
Eğer hayallerin bunlardan biraz farklı ise; örneğin sen üretici bir beyne sahip isen, çalışma saatleri senin için bir sınır teşkil etmiyorsa, para pul umurunda değil ise anında damgayı yiyeceksin.
Geri , asosyal , hatta özürlüsün...
Okulda inek derlerdi iş hayatında enayi diyecekler.
Sana inek diyenler şimdi sinek oldular. Kan emiyorlar.
Sınıfta en arkalarda oturan ve dersten başka herşeyle ilgilenen o serseri arkadaşlarından birisi senin patronun olacak, sen de onun yanında maaşla çalışacaksın.
Kariyerini hızlı adımlarla yükseltmek için gerekirse iş arkadaşlarını devireceksin, ezeceksin.
Baktın ki seni sollayan var, basacaksın çelmeyi.
Ne öğretmişlerdi sana;
"acıma! acınacak hale düşersin."
......
Buraya kadar okuyabildiysen sana helâl olsun.
Valla benim içim daraldı.
Biraz daha yazmaya devam edersem ben patlayacağım.
Devam edebilsem orta yaş sorunlarını anlatacaktım. Yaşlılıkta göreceğin nankörlükleri, huzur evi günlerini sayıp dökecektim.
Diyecektim ki;
*Ana okulunda "ana" yok da..
*Huzur evinde "huzur" var mı sanki?
........
Ben nasıl geldim buraya yahu...
Biraz pencereyi açayım hava gelsin..
Dışarısı da çok soğukmuş...
Hatırladım; yarın yılbaşı. ..
Eski yıl deyince beli bükülmüş bastonlu ihtiyar resmediyorlar ya hani ...,yeni yıl ise yeni doğmuş bebek.. İşte ordan başladı bu hikaye.
Herkese mutlu yıllar.
Ama senin işin zor be bebek..
Nasıl mutlu olacaksın biliyorum aslında. ..
Aklını kullanacaksın.
Sadece bu...
Allah sana hayırlı ,huzurlu ,mutlu nice yıllar nasip etsin.
Gözlerinden öperim bebeğim...
.......................
*Not; "ana okulunda ana yok
Huzur evinde huzur yok"
cümlesini Abdurrahman Dilipak'tan araklamış bulunmaktayım.
31 Aralık 2018 Pazartesi
11 Aralık 2018 Salı
DÜNYA NEREYE GİDİYOR?
Yazar: Sema Ezgü
DÜNYA NEREYE GİDİYOR ?
Evrende mi?
Burası oldukça karmaşık. Dünyamız güneşin etrafında saatte 108.000 km hızla dönmeye devam ederken, (ki bu hız merminin hızının 60 katıdır) güneşimiz de saniyede 20 km, yani saatte 72.000 km hızla bir istikamete doğru gitmekte imiş. Tabi ki bu hız kavramları diğer her yıldızın sabit durduğu varsayılarak hesaplanıyor ki, orası da doğru değil. Evrendeki her cisim hareket halinde ve kendi ilahi programlarıyla uyum içinde yolculuklarını sürdürmekteler.
Biz dünyalılar bilim adı altında henüz çözülmemiş sorularla cebelleşip dururken evrenin akıl almaz muhteşem düzeni meraklısını hayran bırakmaya devam ediyor. Son derece kompleks bir düzende yaşadığımızı, mikrodan makroya bu düzenin ilahi bir garanti dahilinde olduğunu bilerek, huzur ve sukunet içinde geceleri uyuyup gündüzleri işimize koşabiliyoruz.
Nedeni çok basit. İster en muhafazakar dindar olalım, ister kendi aklımıza rakip gördüğümüz yaratıcıya inanmıyormuş gibi yapalım, ister sonu izm ile biten her hangi bir akımın akıcılığına kapılıp yoldan çıkmış olalım, ya da bu muhteşem düzenin kendisini bizzat tanrı ilan etmiş olalım, sonuç değişmiyor. Her kim ise bu düzenin sahibi, ona çok mu çok güveniyoruz. Hem de öyle bir güven ki bu, kıyamet gününü bizden çok uzak farz edip dünya nimetlerinde olanca gücümüzle yararlanmaya çalışıyoruz. Bazı karanlık güçler ise edepsizlik ederek o korkunç günü yaklaştırma gayretiyle yanıp tutuşuyor. Neredeyse ALLAH’ın kendisinden bile gizlemeye çalıştığı o kaçınılmaz günü, günümüze devşirmek maksadıyla güzel mavi gezegene yapmadıklarını bırakmıyorlar. Ben yine de ALLAH’a sonsuz güveniyorum. Onların tuzaklarını boşa çıkaracağını biliyorum. Biliyorum ki, evrenin kıyameti zamanı sadece onun kaydı altındadır.
Hal böyle iken, insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını melekler bile biliyorken, Allah yine de insanı yeryüzünde halife kılmıştır. Yani sorumluluk vermiştir. Hayat denen dirilik ve bilinçlilik sürecini insanın ellerine teslim etmiştir. Ama kendi haline bırakmamış, yaşam sürecimizi kişiye özel imtihanlar sinsilesi ile süslemiştir. İnsana yaşamın içinde, zamana kayıtlı olarak yol alan bir yolcu olduğunu öğretmiştir. Durum böyle olunca yeni bir soru ister istemez gündeme geliyor elbette. Asıl endişe etmemiz gereken yolculuk tam da bu işte...
Dünya hayatı nereye gidiyor?
Bireysel düşünmezsek konuyu, cevabı çok net... Felakete gidiyor ! Kıyameti yaklaştırır mı bilinmez ama, insanlık adına felakete gittiğini çıplak gözle bile görmemek mümkün değil.
Onlara göre süper, bana göre obez, birtakım devletler sahneye çıkmış, korkunç bir tiyatro oyunu sergiliyor. Dünyanın hem organik hem de demografik yapısını kendi menfaatleri uğruna bozup tozunu attırırken acımasızca katlediyor. Hem doğayı, hem mazlum ve masum insanları. Dünya nimetlerini topluyor, biriktiriyor, yine de yetmiyor. Ara vermeden, kendini bilmeden yeniden saldırıyor. Felaketi kendi elleriyle üretirken kıyamete koşuyorlar, koşturuyorlar.
Peki, bireysel düşünürsek ne oluyor? Yine feleket oluyor!
Neden mi böyle?
Çok bireysel düşünüyoruz, hatta hep bireysel düşünüyoruz. Ben ! Yalnız ben! En mühimi ben! Benim hayatım, benim canım, benim istediğim, benim zevkim... vs
Empati yapmak tarih oldu, başkalarını düşünmek aptallık, fedakarlık yapmak gereksiz, hayır yapmak ise yorucu... Sanal meşguliyetler eğlencenin yerini alırken, kitap okumak zaman kaybı oldu günümüzde. Ana dilimizin zemini kayganlaştırılırken yeni ucube diller, dilimize musallat oldu. Kendimizi ifade etmek geleneği dilimizle birlikte yerle yeksan oldu. En fazla 200 kelime ile türkçe konuşan yeni nesil bir gençlik sahibi olduk.
Sadece gençler mi?
En korkunç insan katliamı manzaralarını tepkisiz ve donuk yüzlerle, ama canımızı sıktığı için kızarak izler olduk. Oysa her gün bir hinlik maksadıyla üretilen yalan yanlış videoların müptelası olduk, olmakla yetinmedik, kuvvetle savunucusu olduk. Araştırmacı yönümüzü kaybettik, hap şeklinde sunulan kısır bilgilerle beslenir olduk. Aşırı beslendik, hem kafa olarak hem beden olarak obez olduk.
Menfaatimize uymayan fikir sahiplerini şiddetle kınarken sevgi ve saygının varlığını unuttuk, sadece adını kullanır olduk. Görüş ayrılıkları yüzünden aileyi böldük, yetmedi parçalayıp düşman dediğimiz kapitalist sisteme yem ettik.
Birbirimize tahammül edemedik. Kendimizi sevdik sadece, hatta eşlerimizi bizi sevmesi için seçtik. Sevmesi kolay ve sorunsuz ve bedelsiz diye hayvanları insandan daha çok sevdik. Kolay olanı sevdik ve seçtik, zor olandan kaçar olduk.
Akıllarımızı kiraya vermekten çekinmedik, düşünmeyi gereksiz yük ilan ederek başkalarına havale ettik. Ben, ben, yalnız ben diyerek ortalıkta dolanırken benliğimizi kaybettik.
Yeryüzünün halifeleri benliklerini kaybederse felaket olmaz mı?
Bu felaketin adına kıyamet dersek yalan olur mu? Olmaz...
Kıyameti yaklaştırmayı başarıyorlar mı ???
Evet, başarıyorlar...
Benden sonra tufan,,, diyenler sevinsin...
DÜNYA NEREYE GİDİYOR ?
Evrende mi?
Burası oldukça karmaşık. Dünyamız güneşin etrafında saatte 108.000 km hızla dönmeye devam ederken, (ki bu hız merminin hızının 60 katıdır) güneşimiz de saniyede 20 km, yani saatte 72.000 km hızla bir istikamete doğru gitmekte imiş. Tabi ki bu hız kavramları diğer her yıldızın sabit durduğu varsayılarak hesaplanıyor ki, orası da doğru değil. Evrendeki her cisim hareket halinde ve kendi ilahi programlarıyla uyum içinde yolculuklarını sürdürmekteler.
Biz dünyalılar bilim adı altında henüz çözülmemiş sorularla cebelleşip dururken evrenin akıl almaz muhteşem düzeni meraklısını hayran bırakmaya devam ediyor. Son derece kompleks bir düzende yaşadığımızı, mikrodan makroya bu düzenin ilahi bir garanti dahilinde olduğunu bilerek, huzur ve sukunet içinde geceleri uyuyup gündüzleri işimize koşabiliyoruz.
Nedeni çok basit. İster en muhafazakar dindar olalım, ister kendi aklımıza rakip gördüğümüz yaratıcıya inanmıyormuş gibi yapalım, ister sonu izm ile biten her hangi bir akımın akıcılığına kapılıp yoldan çıkmış olalım, ya da bu muhteşem düzenin kendisini bizzat tanrı ilan etmiş olalım, sonuç değişmiyor. Her kim ise bu düzenin sahibi, ona çok mu çok güveniyoruz. Hem de öyle bir güven ki bu, kıyamet gününü bizden çok uzak farz edip dünya nimetlerinde olanca gücümüzle yararlanmaya çalışıyoruz. Bazı karanlık güçler ise edepsizlik ederek o korkunç günü yaklaştırma gayretiyle yanıp tutuşuyor. Neredeyse ALLAH’ın kendisinden bile gizlemeye çalıştığı o kaçınılmaz günü, günümüze devşirmek maksadıyla güzel mavi gezegene yapmadıklarını bırakmıyorlar. Ben yine de ALLAH’a sonsuz güveniyorum. Onların tuzaklarını boşa çıkaracağını biliyorum. Biliyorum ki, evrenin kıyameti zamanı sadece onun kaydı altındadır.
Hal böyle iken, insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını melekler bile biliyorken, Allah yine de insanı yeryüzünde halife kılmıştır. Yani sorumluluk vermiştir. Hayat denen dirilik ve bilinçlilik sürecini insanın ellerine teslim etmiştir. Ama kendi haline bırakmamış, yaşam sürecimizi kişiye özel imtihanlar sinsilesi ile süslemiştir. İnsana yaşamın içinde, zamana kayıtlı olarak yol alan bir yolcu olduğunu öğretmiştir. Durum böyle olunca yeni bir soru ister istemez gündeme geliyor elbette. Asıl endişe etmemiz gereken yolculuk tam da bu işte...
Dünya hayatı nereye gidiyor?
Bireysel düşünmezsek konuyu, cevabı çok net... Felakete gidiyor ! Kıyameti yaklaştırır mı bilinmez ama, insanlık adına felakete gittiğini çıplak gözle bile görmemek mümkün değil.
Onlara göre süper, bana göre obez, birtakım devletler sahneye çıkmış, korkunç bir tiyatro oyunu sergiliyor. Dünyanın hem organik hem de demografik yapısını kendi menfaatleri uğruna bozup tozunu attırırken acımasızca katlediyor. Hem doğayı, hem mazlum ve masum insanları. Dünya nimetlerini topluyor, biriktiriyor, yine de yetmiyor. Ara vermeden, kendini bilmeden yeniden saldırıyor. Felaketi kendi elleriyle üretirken kıyamete koşuyorlar, koşturuyorlar.
Peki, bireysel düşünürsek ne oluyor? Yine feleket oluyor!
Neden mi böyle?
Çok bireysel düşünüyoruz, hatta hep bireysel düşünüyoruz. Ben ! Yalnız ben! En mühimi ben! Benim hayatım, benim canım, benim istediğim, benim zevkim... vs
Empati yapmak tarih oldu, başkalarını düşünmek aptallık, fedakarlık yapmak gereksiz, hayır yapmak ise yorucu... Sanal meşguliyetler eğlencenin yerini alırken, kitap okumak zaman kaybı oldu günümüzde. Ana dilimizin zemini kayganlaştırılırken yeni ucube diller, dilimize musallat oldu. Kendimizi ifade etmek geleneği dilimizle birlikte yerle yeksan oldu. En fazla 200 kelime ile türkçe konuşan yeni nesil bir gençlik sahibi olduk.
Sadece gençler mi?
En korkunç insan katliamı manzaralarını tepkisiz ve donuk yüzlerle, ama canımızı sıktığı için kızarak izler olduk. Oysa her gün bir hinlik maksadıyla üretilen yalan yanlış videoların müptelası olduk, olmakla yetinmedik, kuvvetle savunucusu olduk. Araştırmacı yönümüzü kaybettik, hap şeklinde sunulan kısır bilgilerle beslenir olduk. Aşırı beslendik, hem kafa olarak hem beden olarak obez olduk.
Menfaatimize uymayan fikir sahiplerini şiddetle kınarken sevgi ve saygının varlığını unuttuk, sadece adını kullanır olduk. Görüş ayrılıkları yüzünden aileyi böldük, yetmedi parçalayıp düşman dediğimiz kapitalist sisteme yem ettik.
Birbirimize tahammül edemedik. Kendimizi sevdik sadece, hatta eşlerimizi bizi sevmesi için seçtik. Sevmesi kolay ve sorunsuz ve bedelsiz diye hayvanları insandan daha çok sevdik. Kolay olanı sevdik ve seçtik, zor olandan kaçar olduk.
Akıllarımızı kiraya vermekten çekinmedik, düşünmeyi gereksiz yük ilan ederek başkalarına havale ettik. Ben, ben, yalnız ben diyerek ortalıkta dolanırken benliğimizi kaybettik.
Yeryüzünün halifeleri benliklerini kaybederse felaket olmaz mı?
Bu felaketin adına kıyamet dersek yalan olur mu? Olmaz...
Kıyameti yaklaştırmayı başarıyorlar mı ???
Evet, başarıyorlar...
Benden sonra tufan,,, diyenler sevinsin...
8 Kasım 2018 Perşembe
IBM i KURTARAN ADAM ?
Yazar: İsmail Ezgü
Okuduğum bir gazete yazarının bugünkü köşesinden aşağıdaki "sevdiğim laflar" ı arakladım;
..
"Başarı, hataların ve başarısızlığın az ilerisinde duran şeydir."
T.J. Watson (İflas etmek üzere olan küçük bir bilgisayar şirketini kurtarıp adını IBM'e çeviren işadamı..
......
Watson ne yapmış?
İflas etmek üzere olan o minnacık şirketi ele alıp devasa IBM i yaratmış.
Peki şimdilerde IBM ne vaziyette?
Kendinden çok sonraları piyasaya çıkan rakipleri trilyon dolarlık değerlere ulaştı, buna karşılık IBM sürünüyor desek yeridir, çünkü en son şirketin bir bölümünü Çinlilere satmak zorunda kaldılar ve buna da çok sevindiler.
......
Biz yine dönelim Watson amcamızın özlü sözüne; ne demişti :
"Başarı, hataların ve başarısızlığın az ilerisinde duran şeydir."
Yani mealen demiş ki : başarı ve başarısızlık birbirine çok yakındır, az ötesindedir.
Watson amcam bu özlü sözünü bizim evden araklamış olabilir mi?
Adam bizim eve girmiş, yıllardır duvarda süslü kılıfının içinde asılı duran kitabımı açmış,
bir de bakmış ki bu değerli söz 1500 yıldır hiç değerini kaybetmeden oracıkta duruyor.
Hayret; biz nasıl da farketmemişiz?
Körsün de ondan...
.......
Halbuki defalarca okudun, hatta ezberledin,
hatta yüksek sesle nağmeli nağmeli okuyup o çok değerli ve kadirşinas dinleyicilerini mest ettin. Ama ne söylediğinin hiç farkında olmadın. Dinleyenler bazen gözyaşlarına boğuldular. Hayret bir şey ki dinlediklerini anlamadıkları halde hüzünlenip göz yaşı döktüler. Halbuki diledikleri bölüm miras hukukundan bahsetmekte idi.
Ne alâka değil mi?
Siz evet siz her renkten 1 milyarı geçen insan topluluğu ; size söylüyorum.
Kime söylüyorum ki?
Peygamberlerini dinlememişler beni mi dinleyecekler?
Duvarda mahzun mahzun duran bu kitapta Watson amcamızın yürüttüğü özlü sözün benzerleri dolu, 6 bin taneden fazla..
Hiç mi merak etmedin bu güne kadar.
İnsan masal kitabından dahi birşeyler anlar; sen bu mahzun kitabı defalarca okudun , ezberledin, hatmettin...
Hiç mi bir şey kalmadı aklında...
Yazıklar olsun...
Bak elin Watson'u almış senin özlü sözünü tepe tepe kullanmış, istifade etmiş.
Bu adını unutmaya başladığımız IBM ne yapmıştı bilir misin?
İlk bilgisayarı o yapmıştı işte. ..
Sen bilmezsin, tevellütün yetmez ama bu ihtiyar gördü o ilk bilgisayarlardan birisini.
Sizin evin salonunun 5 katı büyüklüğünde bir salon, tamamını bu bilgisayar kaplamış. Üstelik bu bilgisayarı paranla satın alamıyorsun. Hani birkaç sene evvel ; parasını ödediğimiz silahları , uçakları satmadıkları gibi bu ilkel bilgisayarı da paramızla satın alamadık. Lütfettiler; kiraya verdiler.
Bir kere sağmak yerine her sene sağmağı tercih ettiler. Bir de bunu yaparken dediler ki;
Bak herkese bunu yapmayız; Sen müttefikimiz,stratejik ortağımızsın. Bu kıyağımızı da unutma haa.. Yoksa darbelerle marbelerle ... anladın sen onu...
Tekrar sadede dönelim mi?
Ne demişti Watson amcamızın o özlü sözü :
"Başarı, hataların ve başarısızlığın az ilerisinde duran şeydir."
Bizim duvarda mahzun bekleyen kitapta ne yazıyordu;
94/6 "Evet, kesinlikle, her zorluğun yanında muhakkak bir kolaylık vardır. "
Belki iyi anlamamışsındır diye peşinden bir daha tekrar ediyor:
94/7 "Kesinlikle, her zorluğun yanında muhakkak bir kolaylık vardır. "
Nasıl?
İçiniz yandı mı?
Hazine üstünde oturup açlıktan sürünmek böyle bir şey işte. .
Ne diyeyim;
Allah müstehakımızı versin.
Verdi, veriyor,verecek zaten.
Hiç şüpheniz olmasın.
"Biz kendimizi değiştirmedikçe o hiç bir şeyi değiştirmeyecek"
Emin olun.
Bunu da o duvardaki mahzun hazine söylüyor.
Bize bu akıl, bu kulak, bu göz niye verilmiş acaba...
Anlayamadan göçüp gideceğiz.
Ne yazık. ...
"Gözlerimiz var görmez, kulaklarımız var duymaz, hiç akletmez miyiz?
.......
İsmail Ezgü 8 Kasım 2018
Okuduğum bir gazete yazarının bugünkü köşesinden aşağıdaki "sevdiğim laflar" ı arakladım;
..
"Başarı, hataların ve başarısızlığın az ilerisinde duran şeydir."
T.J. Watson (İflas etmek üzere olan küçük bir bilgisayar şirketini kurtarıp adını IBM'e çeviren işadamı..
......
Watson ne yapmış?
İflas etmek üzere olan o minnacık şirketi ele alıp devasa IBM i yaratmış.
Peki şimdilerde IBM ne vaziyette?
Kendinden çok sonraları piyasaya çıkan rakipleri trilyon dolarlık değerlere ulaştı, buna karşılık IBM sürünüyor desek yeridir, çünkü en son şirketin bir bölümünü Çinlilere satmak zorunda kaldılar ve buna da çok sevindiler.
......
Biz yine dönelim Watson amcamızın özlü sözüne; ne demişti :
"Başarı, hataların ve başarısızlığın az ilerisinde duran şeydir."
Yani mealen demiş ki : başarı ve başarısızlık birbirine çok yakındır, az ötesindedir.
Watson amcam bu özlü sözünü bizim evden araklamış olabilir mi?
Adam bizim eve girmiş, yıllardır duvarda süslü kılıfının içinde asılı duran kitabımı açmış,
bir de bakmış ki bu değerli söz 1500 yıldır hiç değerini kaybetmeden oracıkta duruyor.
Hayret; biz nasıl da farketmemişiz?
Körsün de ondan...
.......
Halbuki defalarca okudun, hatta ezberledin,
hatta yüksek sesle nağmeli nağmeli okuyup o çok değerli ve kadirşinas dinleyicilerini mest ettin. Ama ne söylediğinin hiç farkında olmadın. Dinleyenler bazen gözyaşlarına boğuldular. Hayret bir şey ki dinlediklerini anlamadıkları halde hüzünlenip göz yaşı döktüler. Halbuki diledikleri bölüm miras hukukundan bahsetmekte idi.
Ne alâka değil mi?
Siz evet siz her renkten 1 milyarı geçen insan topluluğu ; size söylüyorum.
Kime söylüyorum ki?
Peygamberlerini dinlememişler beni mi dinleyecekler?
Duvarda mahzun mahzun duran bu kitapta Watson amcamızın yürüttüğü özlü sözün benzerleri dolu, 6 bin taneden fazla..
Hiç mi merak etmedin bu güne kadar.
İnsan masal kitabından dahi birşeyler anlar; sen bu mahzun kitabı defalarca okudun , ezberledin, hatmettin...
Hiç mi bir şey kalmadı aklında...
Yazıklar olsun...
Bak elin Watson'u almış senin özlü sözünü tepe tepe kullanmış, istifade etmiş.
Bu adını unutmaya başladığımız IBM ne yapmıştı bilir misin?
İlk bilgisayarı o yapmıştı işte. ..
Sen bilmezsin, tevellütün yetmez ama bu ihtiyar gördü o ilk bilgisayarlardan birisini.
Sizin evin salonunun 5 katı büyüklüğünde bir salon, tamamını bu bilgisayar kaplamış. Üstelik bu bilgisayarı paranla satın alamıyorsun. Hani birkaç sene evvel ; parasını ödediğimiz silahları , uçakları satmadıkları gibi bu ilkel bilgisayarı da paramızla satın alamadık. Lütfettiler; kiraya verdiler.
Bir kere sağmak yerine her sene sağmağı tercih ettiler. Bir de bunu yaparken dediler ki;
Bak herkese bunu yapmayız; Sen müttefikimiz,stratejik ortağımızsın. Bu kıyağımızı da unutma haa.. Yoksa darbelerle marbelerle ... anladın sen onu...
Tekrar sadede dönelim mi?
Ne demişti Watson amcamızın o özlü sözü :
"Başarı, hataların ve başarısızlığın az ilerisinde duran şeydir."
Bizim duvarda mahzun bekleyen kitapta ne yazıyordu;
94/6 "Evet, kesinlikle, her zorluğun yanında muhakkak bir kolaylık vardır. "
Belki iyi anlamamışsındır diye peşinden bir daha tekrar ediyor:
94/7 "Kesinlikle, her zorluğun yanında muhakkak bir kolaylık vardır. "
Nasıl?
İçiniz yandı mı?
Hazine üstünde oturup açlıktan sürünmek böyle bir şey işte. .
Ne diyeyim;
Allah müstehakımızı versin.
Verdi, veriyor,verecek zaten.
Hiç şüpheniz olmasın.
"Biz kendimizi değiştirmedikçe o hiç bir şeyi değiştirmeyecek"
Emin olun.
Bunu da o duvardaki mahzun hazine söylüyor.
Bize bu akıl, bu kulak, bu göz niye verilmiş acaba...
Anlayamadan göçüp gideceğiz.
Ne yazık. ...
"Gözlerimiz var görmez, kulaklarımız var duymaz, hiç akletmez miyiz?
.......
İsmail Ezgü 8 Kasım 2018
19 Ekim 2018 Cuma
6 Nisan 2018 Cuma
SAVAŞ BUYMUŞ DEMEK Kİ
Yazar: İsmail Ezgü
Bugün günlerden pazartesi.
Tarih...
Hatırlayamıyorum. Bugünün tarihi neydi?
Beynim allak bullak.
Savaş başlayalı o kadar uzun zaman oldu ki ; hatırlayamıyorum bugünün tarihini. Zorlasam da hatırlayamadım.
Evim Riva'da, derenin kenarında. Karşımda milli takım tesisleri vardı. Dün akşam ki bombardımanda yerle bir oldu. Halâ dumanları tütüyor.
Askeri hedefler bitti artık, spor tesislerine dahi saldırıyorlar.
Az ilerde, deniz kıyısında SAT-SAS komandolarının eğitim üssü vardı. Savaşın ilk günlerinde yerle bir oldu.
Her gün uçak sesi, bomba sesi...
Bir iki saat uyuyabilmek mümkün olmadı aylardır...
Evimiz de biraz hasarlı ama idare ediyoruz.
Merdivenin altına yatak serdik, orada yatıyoruz, orada oturuyoruz. Çünkü burası kurşunlara ve şarapnel parçalarına karşı en korunaklı yerimiz.
Keşke evin altında küçük bir sığınak olsaydı.
Hiç düşünmedik ki böyle bir acımasız savaşı...
Zaten sığınak olsaydı içi su dolu olurdu muhtemelen. Yağmur yağınca sular neredeyse eve girecek gibi olurdu bazen. Sığınak her halükârda su dolardı.
Avrupa yakasına hiç geçemiyoruz.
Köprüler, tüneller , vapurlar ... hepsi yerle bir oldu.
Kayınvalide Cihangirde kaldı.
İlk günlerde seni alalım dedik fakat "geçer iki günde bunlar, rahatımı bozmayın bu soğuk havada" dedi. Bir daha hiç haberleşemedik.
Hayatta mı? onu dahi bilmiyoruz.
Duyduğumuz kadarıyla Taksim anıtını dahi mahvetmişler. Taksim hastanesi, Beşiktaş stadyumu, hatta Dolmabahçe sarayı bile yok olmuş. Büyük oteller de nasibini almış.
Evimizde rüzgar türbini ve güneş panelleri olduğu için elektrik var sayılır. Zaten televizyon seyredemiyoruz. Uydu çalışmıyor. Telden uyduruk bir anten yapmaya çalıştım ama hiç bir görüntü alamadım.
İlk günlerde komşular telefonlarını şarj etmek için bize gelirlerdi fakat artık gelmiyorlar çünkü aylardır telefonlar çalışmaz halde. Sadece el feneri olarak işe yarıyor.
Doğalgaz yok, sular kesik. Bahçedeki ufak kuyu çok işimize yaradı.Hiç olmazsa susuzluktan ölmeyeceğiz.
Birazcık unumuz kaldı. Biraz da patates...
Bazen görevli kamyonetler dolaşıyordu. Seyyar satıcı gibi.. Ondan yiyecek birşeyler alabiliyorduk fakat artık ne para kaldı ne de satın alacak birşey.
Gelen giden de yok zaten epeydir.
Çocuklardan birisi yurt dışında, ikinciyi torunlarla memlekete göndermiştik. Üçüncü oğlan ve gelin kayınpederine sığınmıştı. Epeydir onlardan da haber alamıyoruz.
İnşaallah bizden iyi durumdadırlar.
Yurt dışındaki oğlum savaşmak için buraya gelecekti ama nasıl gelecek bilemiyorum. Yolda mı , nerede onu da bilmiyoruz.
Yiyecek sorun, haberleşme sorun, gidememek sorun...
Ne yapacağız bilemiyoruz.
Yürüyerek yola çıksak nereye gideriz bu karda kışta.
Hareket eden herşeyi vuruyorlarmış.
Keşke biz de oğlanla birlikte memlekete gitseydik.
Ama onlardan da haber yok ki?
Çaresizlik ne kadar kötü...
Yiyecek mi istersin çalışan bir telefon mu" deseler, herhalde telefonu isterdim sanıyorum.
Torunlar burnumda tütüyor.
Çaresizim Allahım.
Çare sensin...
.................................
Ohhhh... Çok şükür rüya imiş.
Ne biçim kâbus idi bu?
Ayak uçlarıma kadar sırılsıklam terlemişim.
Meğerse sızlandığım hayat ne kadar güzelmiş.
Trafik sıkışık diye homurdanırdım, bu sene kar yağmadı, gripten kurtulamıyoruz,işler de çok kesat...
Bunlar idi dertlerim.
Meğer hiç derdim yokmuş..
.....................
Çok şükür Allahım..
Sen mutlak ve tek büyüksün.
Sen bizleri koru.
Ben çok acizim...
Bugün günlerden pazartesi.
Tarih...
Hatırlayamıyorum. Bugünün tarihi neydi?
Beynim allak bullak.
Savaş başlayalı o kadar uzun zaman oldu ki ; hatırlayamıyorum bugünün tarihini. Zorlasam da hatırlayamadım.
Evim Riva'da, derenin kenarında. Karşımda milli takım tesisleri vardı. Dün akşam ki bombardımanda yerle bir oldu. Halâ dumanları tütüyor.
Askeri hedefler bitti artık, spor tesislerine dahi saldırıyorlar.
Az ilerde, deniz kıyısında SAT-SAS komandolarının eğitim üssü vardı. Savaşın ilk günlerinde yerle bir oldu.
Her gün uçak sesi, bomba sesi...
Bir iki saat uyuyabilmek mümkün olmadı aylardır...
Evimiz de biraz hasarlı ama idare ediyoruz.
Merdivenin altına yatak serdik, orada yatıyoruz, orada oturuyoruz. Çünkü burası kurşunlara ve şarapnel parçalarına karşı en korunaklı yerimiz.
Keşke evin altında küçük bir sığınak olsaydı.
Hiç düşünmedik ki böyle bir acımasız savaşı...
Zaten sığınak olsaydı içi su dolu olurdu muhtemelen. Yağmur yağınca sular neredeyse eve girecek gibi olurdu bazen. Sığınak her halükârda su dolardı.
Avrupa yakasına hiç geçemiyoruz.
Köprüler, tüneller , vapurlar ... hepsi yerle bir oldu.
Kayınvalide Cihangirde kaldı.
İlk günlerde seni alalım dedik fakat "geçer iki günde bunlar, rahatımı bozmayın bu soğuk havada" dedi. Bir daha hiç haberleşemedik.
Hayatta mı? onu dahi bilmiyoruz.
Duyduğumuz kadarıyla Taksim anıtını dahi mahvetmişler. Taksim hastanesi, Beşiktaş stadyumu, hatta Dolmabahçe sarayı bile yok olmuş. Büyük oteller de nasibini almış.
Evimizde rüzgar türbini ve güneş panelleri olduğu için elektrik var sayılır. Zaten televizyon seyredemiyoruz. Uydu çalışmıyor. Telden uyduruk bir anten yapmaya çalıştım ama hiç bir görüntü alamadım.
İlk günlerde komşular telefonlarını şarj etmek için bize gelirlerdi fakat artık gelmiyorlar çünkü aylardır telefonlar çalışmaz halde. Sadece el feneri olarak işe yarıyor.
Doğalgaz yok, sular kesik. Bahçedeki ufak kuyu çok işimize yaradı.Hiç olmazsa susuzluktan ölmeyeceğiz.
Birazcık unumuz kaldı. Biraz da patates...
Bazen görevli kamyonetler dolaşıyordu. Seyyar satıcı gibi.. Ondan yiyecek birşeyler alabiliyorduk fakat artık ne para kaldı ne de satın alacak birşey.
Gelen giden de yok zaten epeydir.
Çocuklardan birisi yurt dışında, ikinciyi torunlarla memlekete göndermiştik. Üçüncü oğlan ve gelin kayınpederine sığınmıştı. Epeydir onlardan da haber alamıyoruz.
İnşaallah bizden iyi durumdadırlar.
Yurt dışındaki oğlum savaşmak için buraya gelecekti ama nasıl gelecek bilemiyorum. Yolda mı , nerede onu da bilmiyoruz.
Yiyecek sorun, haberleşme sorun, gidememek sorun...
Ne yapacağız bilemiyoruz.
Yürüyerek yola çıksak nereye gideriz bu karda kışta.
Hareket eden herşeyi vuruyorlarmış.
Keşke biz de oğlanla birlikte memlekete gitseydik.
Ama onlardan da haber yok ki?
Çaresizlik ne kadar kötü...
Yiyecek mi istersin çalışan bir telefon mu" deseler, herhalde telefonu isterdim sanıyorum.
Torunlar burnumda tütüyor.
Çaresizim Allahım.
Çare sensin...
.................................
Ohhhh... Çok şükür rüya imiş.
Ne biçim kâbus idi bu?
Ayak uçlarıma kadar sırılsıklam terlemişim.
Meğerse sızlandığım hayat ne kadar güzelmiş.
Trafik sıkışık diye homurdanırdım, bu sene kar yağmadı, gripten kurtulamıyoruz,işler de çok kesat...
Bunlar idi dertlerim.
Meğer hiç derdim yokmuş..
.....................
Çok şükür Allahım..
Sen mutlak ve tek büyüksün.
Sen bizleri koru.
Ben çok acizim...
18 Şubat 2018 Pazar
ŞÖFÖRLER OKUSUN
Yazar: İsmail Ezgü
Ehliyetimin yaşı 41.
41 kere maşallah; Allah korudu ; bugüne kadar önemli bir kaza yapmadım.
Allah korudu diyorum çünkü pek çok kaza ortamından ucuz sıyrıldım.
Lütfen bu yazıyı damdan düşen birisinin yazdığını düşünerek okuyun.
Çünkü çok yakınım iki delikanlıyı "trafik canavarı"na kurban verdik. Üç ay sonra bir başka kazada da annelerini kaybettik.
Bir başka kazada ise oğlumla beraber İzmit otobanında giderken bariyerlere çarptı , defalarca döndük durduk.
Bir başka seferde de yine oğlum tek başına iken takla atıp aracı pert etti.
Allah bağışladı onu bize...
Yani bağrım yanık...
Bu kazaların hemen hepsinde esas sebep uydurduğumuz "trafik canavarı" değil uykusuzluk idi.
Yukarda dedim ya ciddi bir kaza yaşamadım diye...
Direksiyon başında birkaç kere uyukladığımı itiraf etmeliyim.
Tek başıma Artvinden İstanbul'a geliyorum...
8-10 saat araç kullandıktan sonra Tosya civarlarında daracık bir köprüyü geçerken uyuklamışım. Karşıdan gelen otobüsün korna ve selektörleri beni uyandırdı da büyük bir felaketten kurtulduk. Benim hatamın ceremesini otobüs yolcuları da çekecekti.
Allah korudu başka bir izahı yok.
Otobüsün içindekiler beni yakalasalar ölmekten beter ederlerdi eminim. .
İlk benzinliğe girdim biraz uyudum ve yemin ettim; bundan sonra ne olursa olsun uykum geldiğinde ilk uygun yerde kenara çekip kestireceğim.
Bu yemin çok işime yaradı...
Bu durumu paylaştığım bazı dostlarım da aynı sorunları yaşıyormuş. Direksiyon başında rüya görenler dahi varmış...
Aşağıda bununla ilgili tecrübelerimden damıtılmış tavsiyelerimi okuyacaksınız;
1- Kesinlikle tok karnına yola çıkmayın
2- Yolda fazla birşeyler yemeyin.
" Aç şöför iyi şöfördür."
3- Şekerden uzak durun, ne öncesinde ne de seyahat esnasında tatlı şeyler yemeyin.
Yemekten sonra üzerimize çöken uyku haline "şekerleme" derler bilirsiniz..
Boşuna bu adı koymamışlar.
"Şeker şöförün düşmanıdır" desem abartmış olmam.
4- Bazı kişiler rahat nefes alamadıkları için derin uyuyamazlar, bu nedenle ertesi gün uyuklarlar. Bu sorun araç kullananlar için çok tehlikelidir.
Eğer bu tarz bir sorun varsa seyahat öncesindeki gece burun bandı veya burun açıcı ilaç vb. kullanabilirsiniz.
Ertesi gün hemen faydasını göreceksiniz.
5- Seyahate sabah çıkmayı tercih edenlerin yaptığı en büyük hata normalden birkaç saat erken uyanıp yola çok erken çıkmaktır. Bu benim de sık sık yaptığım bir hata idi.
Her gün kaçta uyanıyorsanız seyahat sabahı da aynı saatlerde uyanmak en doğrusudur. Aksi halde ; çok erken uyanırsak bir iki saat sonra tekrar uykumuz gelecektir.
6- Hepiniz farkındasınızdır ki bazı yiyecekler uyku kaçırır, meselâ portakal benim uykumu kaçırıyor.
Şekersiz kahve ve çay da işe yarıyor.
Seyahat esnasında veya hemen öncesinde bu tarz gıdalar yemek çok faydalı olabiliyor.
7- Tek başına seyahat etmek uyku açısından tehlikelidir. Seyahatler sevdiklerinizle daha keyifli olur.
Yanınızda sevdikleriniz varsa benim taktiğimi deneyin; yoktan sebepten eşinizle tartışma çıkartın, uyku muyku kalmıyor.
Meselâ yol arkadaşınız uyukluyorsa onu uyandırın. İşte size örnek tartışma senaryosu;
"Amma da horluyorsun bi tanem ya.."
" Bi bırakmadın ki azıcık uyuyayım..."
" Yuh be.. saatlerdir uyuyorsun."
" Ne saatleri be .. yola çıkalı daha iki saat olmadı"
...........
Fazla da abartmayın ha.. kavganızın müsebbibi olmayayım...
......................
8- Yola çıkmadan önce sakın duş almayın , denize veya havuza girmeyin.
Doktorlar uyuyamayanlara ılık duş tavsiye etmezler mi? Araba kullananlar da tersini yapmalı doğal olarak.
...........................................
Daha pek çok tavsiyeler sıralanabilir ama ben "ŞEKER" diyorum başka birşey demiyorum.
İstatistiklerde de görebilirsiniz ki kazalarda uyku faktörü bana göre 1. sırada.
Bunun ilk sebebi de tıkınmak...
Yol üstü lokantalarında tıka basa yemeye paydos..
Bir yerlerde şunu yazmıştım;
" Trafik kadar adaletsiz mahkeme görmedim. Bir saniyenin karşılığı bir ömür..."
..............
Allah'a emanet olun.
Geç varın, ama varın..
Geç kaldı desinler...
Ehliyetimin yaşı 41.
41 kere maşallah; Allah korudu ; bugüne kadar önemli bir kaza yapmadım.
Allah korudu diyorum çünkü pek çok kaza ortamından ucuz sıyrıldım.
Lütfen bu yazıyı damdan düşen birisinin yazdığını düşünerek okuyun.
Çünkü çok yakınım iki delikanlıyı "trafik canavarı"na kurban verdik. Üç ay sonra bir başka kazada da annelerini kaybettik.
Bir başka kazada ise oğlumla beraber İzmit otobanında giderken bariyerlere çarptı , defalarca döndük durduk.
Bir başka seferde de yine oğlum tek başına iken takla atıp aracı pert etti.
Allah bağışladı onu bize...
Yani bağrım yanık...
Bu kazaların hemen hepsinde esas sebep uydurduğumuz "trafik canavarı" değil uykusuzluk idi.
Yukarda dedim ya ciddi bir kaza yaşamadım diye...
Direksiyon başında birkaç kere uyukladığımı itiraf etmeliyim.
Tek başıma Artvinden İstanbul'a geliyorum...
8-10 saat araç kullandıktan sonra Tosya civarlarında daracık bir köprüyü geçerken uyuklamışım. Karşıdan gelen otobüsün korna ve selektörleri beni uyandırdı da büyük bir felaketten kurtulduk. Benim hatamın ceremesini otobüs yolcuları da çekecekti.
Allah korudu başka bir izahı yok.
Otobüsün içindekiler beni yakalasalar ölmekten beter ederlerdi eminim. .
İlk benzinliğe girdim biraz uyudum ve yemin ettim; bundan sonra ne olursa olsun uykum geldiğinde ilk uygun yerde kenara çekip kestireceğim.
Bu yemin çok işime yaradı...
Bu durumu paylaştığım bazı dostlarım da aynı sorunları yaşıyormuş. Direksiyon başında rüya görenler dahi varmış...
Aşağıda bununla ilgili tecrübelerimden damıtılmış tavsiyelerimi okuyacaksınız;
1- Kesinlikle tok karnına yola çıkmayın
2- Yolda fazla birşeyler yemeyin.
" Aç şöför iyi şöfördür."
3- Şekerden uzak durun, ne öncesinde ne de seyahat esnasında tatlı şeyler yemeyin.
Yemekten sonra üzerimize çöken uyku haline "şekerleme" derler bilirsiniz..
Boşuna bu adı koymamışlar.
"Şeker şöförün düşmanıdır" desem abartmış olmam.
4- Bazı kişiler rahat nefes alamadıkları için derin uyuyamazlar, bu nedenle ertesi gün uyuklarlar. Bu sorun araç kullananlar için çok tehlikelidir.
Eğer bu tarz bir sorun varsa seyahat öncesindeki gece burun bandı veya burun açıcı ilaç vb. kullanabilirsiniz.
Ertesi gün hemen faydasını göreceksiniz.
5- Seyahate sabah çıkmayı tercih edenlerin yaptığı en büyük hata normalden birkaç saat erken uyanıp yola çok erken çıkmaktır. Bu benim de sık sık yaptığım bir hata idi.
Her gün kaçta uyanıyorsanız seyahat sabahı da aynı saatlerde uyanmak en doğrusudur. Aksi halde ; çok erken uyanırsak bir iki saat sonra tekrar uykumuz gelecektir.
6- Hepiniz farkındasınızdır ki bazı yiyecekler uyku kaçırır, meselâ portakal benim uykumu kaçırıyor.
Şekersiz kahve ve çay da işe yarıyor.
Seyahat esnasında veya hemen öncesinde bu tarz gıdalar yemek çok faydalı olabiliyor.
7- Tek başına seyahat etmek uyku açısından tehlikelidir. Seyahatler sevdiklerinizle daha keyifli olur.
Yanınızda sevdikleriniz varsa benim taktiğimi deneyin; yoktan sebepten eşinizle tartışma çıkartın, uyku muyku kalmıyor.
Meselâ yol arkadaşınız uyukluyorsa onu uyandırın. İşte size örnek tartışma senaryosu;
"Amma da horluyorsun bi tanem ya.."
" Bi bırakmadın ki azıcık uyuyayım..."
" Yuh be.. saatlerdir uyuyorsun."
" Ne saatleri be .. yola çıkalı daha iki saat olmadı"
...........
Fazla da abartmayın ha.. kavganızın müsebbibi olmayayım...
......................
8- Yola çıkmadan önce sakın duş almayın , denize veya havuza girmeyin.
Doktorlar uyuyamayanlara ılık duş tavsiye etmezler mi? Araba kullananlar da tersini yapmalı doğal olarak.
...........................................
Daha pek çok tavsiyeler sıralanabilir ama ben "ŞEKER" diyorum başka birşey demiyorum.
İstatistiklerde de görebilirsiniz ki kazalarda uyku faktörü bana göre 1. sırada.
Bunun ilk sebebi de tıkınmak...
Yol üstü lokantalarında tıka basa yemeye paydos..
Bir yerlerde şunu yazmıştım;
" Trafik kadar adaletsiz mahkeme görmedim. Bir saniyenin karşılığı bir ömür..."
..............
Allah'a emanet olun.
Geç varın, ama varın..
Geç kaldı desinler...
12 Şubat 2018 Pazartesi
EĞİTENLER , ÖĞÜTENLER
Yazar: İsmail Ezgü
Toplumların en kıymetli sermayesi nedir diye sorulunca aklımıza ilk gelen cevap "GENÇLER" olmaktadır değil mi?
Peki biz çevremizdeki "gençler"e bakınca gelecekten ümitli olabiliyor muyuz?
Babalarımız bizler için ümitsiz idi...
Bizler de evlatlarımızdan pek ümitli değiliz...
Çocuklarımız da muhtemelen torunlarımızdan ümitli olmayacaklar...
Peki; bu basit bir "nesil çatışması " mı , yoksa gerçekten her geçen gün biraz daha uçurumun kıyısına yaklaşıyor muyuz?
................
Çoğunluk gibi benim de çözüm önerim şudur; Önce eğitenlerin eğitilmesi gerekiyor.
Öğretmenler öğretemeyince öğütüyorlar.
İlk adımdaki hatamız ; "talebe"yi kaldırıp "öğrenci" yapmak oldu.
"Talebe" yani "talep eden" olmamız gerekirken, "öğrenci" olduk; bekliyoruz ki gelsin birileri ayağımıza, bize bir şeyler öğretsin...
Bırakmalıyız talebeyi; gitsin hangi dersi, hangi hocayı istiyorsa arasın bulsun hocasını, gönlü ne istiyorsa onu öğrensin.
Şimdiki öğrenciler patron ya da müşteri edasıyla sınıfların sıralarına kurulup gariban öğretmenin ayaklarına gelip kendilerine bir şeyler öğretmesini bekliyor..
Hatta beklemiyor, emrediyor.
Öğrenci kral, öğretmen kapı kulu.
................
Yetkililer becerebiliyorlarsa sadece mesleklerin ne olduğunu anlatsın öğrencilere...
Memleketin neye ihtiyacı varsa, gelecek hangi meslekleri yaşatacak ise onu anlatsınlar.
Seçimi talebe yapsın.
..............
Örneğin bize 8 sene Fransızca öğretmeye çalışan sistem neden bilmiyordu bu gençlerin "İngilizce" ye ihtiyacı olacağını...
Bari 8 senede Fransızcayı öğretebilselerdi.. Onu da beceremediler.
Her dönem Fransızcam "pekiyi" idi ama hayatım boyunca bir turistle üç beş cümle Fransızca konuşamadım.
Ardından 6 ay İngilizce kursuna gittim, para vererek tabi...
8 yılda öğrenemediğim yabancı dili 6 ayda yeterli seviyede öğrendim ve onlarca ülkede , binlerce kişiyle ingilizce konuştum, ihracat, ithalat yaptım.
Demem o ki; bana 8 senede Fransızcayı öğretemeyen hocalarıma ; pardon "öğretmen"lerime HAKKIMI HELÂL ETMİYORUM.
Sizler de hakkınızı helâl etmeyin. Sizden alınanlarla onlara maaşları verildi.
Öğretmenlik, hocalık çok değerli bir meslek.
Bir öğrenciyle dünyayı değiştirmek mümkün.
Bunu da öğretmenler yapar veya yapmaz.
Aynştayn'ın da Hitlerin de öğretmenleri vardı.
Ne ilginçtir ki; dünyanın en meşhur adamları üniversiteden kaçanlar ya da okuldan kovulanlar oluyor nedense?
Ampul'ü, gramofonu, sinema kamerasını icat eden, 1000 den fazla patent sahibi olan Thomas Edison'u " bu çocuk beyinsiz" deyip ilkokuldan atmışlardı.
"Yüzyılın insanı" seçtikleri Albert Aynştayn'ı başarısız diye liseden kovmuşlardı.
Keman tutuşunu beğenmedikleri Bethoven'i " Bu çocuk müzisyen olamaz" diye postalamışlardı.
......................
Bir öğretmen bir öğrencisiyle dünyayı değiştirebilir mi, değiştiremez mi?
Yapamaz mı , yapmaz mı?
Bence yapamaz çünkü ( çoğu) öğretmen neyi öğrettiğini bilmiyor !
Fen ağırlıklı eğitim alan öğrencilerinize Türkçe, Felsefe, Mantık derslerinin ne işe yarayacağını anlatabildiniz mi?
Cebir, geometri, diferansiyel denklemler, katlı - katsız integraller, logaritmalar, redokslar, ne işimize yarayacaktı anlatabildiniz mi?
Pek çok öğrencinin kafasında şu soru vardı:
"Bunlar hayatta benim ne işime yarayacak?
Bu soruya cevap verebildiniz mi?
Bazı hocalarımıza bu soruyu bizzat sormuşumdur.
Ne yazık ki verdikleri cevaplar öyle anlamsız cümleler içeriyordu ki; yıllar sonra anladım ; hocalarımın çoğu bu sorunun cevabını bilmiyordu maalesef..
Artık "Hoca" yok, bu nedenle "öğretmen"lerimize seslenmek istiyorum.
Allah aşkına, ne olur önce sizler öğrettiklerinizin ne işe yarayacağını öğrenin ve ilk derste öğrencinize bunu anlatın.
Kendi eğitim hayatınızı gözünüze getirin, öğrendiklerinizi, öğrenemediklerinizi düşünün...
Ben matematiği severken neden bir başka arkadaşım nefret ediyordu?
Ben sosyolojiden kaçarken neden bir başkası sosyolojiye, felsefe ye bayılıyordu.
Aradaki fark öğretmen farkı olmasın sakın?
Aynı müfredata, aynı kitaba, aynı konuya bağlı olmamıza rağmen neden pek çok öğretmen başarısız olurken ; aradan yıldız gibi sivrilen birkaç öğretmen pırıl pırıl parlıyordu?
Mühendis yetiştirdiniz, tasarladığı projesini anlatacak kadar bile Türkçe ye hakim değil. Ama sorarsan İngilizceyi çok iyi biliyor.
Doktor yetiştirdiniz ; hastasını müşteri olarak görüyor.Bu devirde halâ "bıçak parası" istiyorlar.Ettikleri yemini dahi anlayamamışlar.
Öğretmen yetiştirdiniz ; velinin zenginliğine göre öğrencilere muamele yapıyor.
Hukukçular dersen 1960 da idam ettiğine 20 yıl sonra kahramanlık madalyası verip adına anıt dikiyor, "Balyoz"la hapse atıp, "Fetö" ile çıkartıyor.
Elektrik mühendisi evindeki ampulü değiştiremiyor,
Elektronik mühendisi hayatında lehim yapmamış...
Diğer meslekleri de siz sayın....
Rüşvet alanları, verenleri...
Çalanları, soyanları...
Bunların hepsini siz "öğretmen"ler yetiştirdiniz.
Yüze yakın öğretmenim oldu. Sadece birkaç tanesinden "helâllik" istiyorum.
Allah onlardan razı olsun.
Diğerlerinden farklı , bir kaç eli öpülesi "hocam" olmasaydı nerelerde olurdum şimdi bilemiyorum...
Amaaaa....
Diğer büyük çoğunluğa hakkımı helâl etmiyorum. Aldıkları maaşın hakkını vermediler.
Milyonların alın terini ziyan ettiler.
Yıllarımızı katlettiler.
Akıllarını kullanmadılar.
Bize de aklımızı kullandırmadılar.
Ezber serbest, düşünmek yasak idi...
Robot ürettiler, insanlık beklediler..
Şimdi de insansı robotları bekliyorlar.
Arpa ektiler, Buğday beklediler...
Bekleyedursunlar..
HELÂL ETMİYORUM !!!
Sizler de etmeyin...
Toplumların en kıymetli sermayesi nedir diye sorulunca aklımıza ilk gelen cevap "GENÇLER" olmaktadır değil mi?
Peki biz çevremizdeki "gençler"e bakınca gelecekten ümitli olabiliyor muyuz?
Babalarımız bizler için ümitsiz idi...
Bizler de evlatlarımızdan pek ümitli değiliz...
Çocuklarımız da muhtemelen torunlarımızdan ümitli olmayacaklar...
Peki; bu basit bir "nesil çatışması " mı , yoksa gerçekten her geçen gün biraz daha uçurumun kıyısına yaklaşıyor muyuz?
................
Çoğunluk gibi benim de çözüm önerim şudur; Önce eğitenlerin eğitilmesi gerekiyor.
Öğretmenler öğretemeyince öğütüyorlar.
İlk adımdaki hatamız ; "talebe"yi kaldırıp "öğrenci" yapmak oldu.
"Talebe" yani "talep eden" olmamız gerekirken, "öğrenci" olduk; bekliyoruz ki gelsin birileri ayağımıza, bize bir şeyler öğretsin...
Bırakmalıyız talebeyi; gitsin hangi dersi, hangi hocayı istiyorsa arasın bulsun hocasını, gönlü ne istiyorsa onu öğrensin.
Şimdiki öğrenciler patron ya da müşteri edasıyla sınıfların sıralarına kurulup gariban öğretmenin ayaklarına gelip kendilerine bir şeyler öğretmesini bekliyor..
Hatta beklemiyor, emrediyor.
Öğrenci kral, öğretmen kapı kulu.
................
Yetkililer becerebiliyorlarsa sadece mesleklerin ne olduğunu anlatsın öğrencilere...
Memleketin neye ihtiyacı varsa, gelecek hangi meslekleri yaşatacak ise onu anlatsınlar.
Seçimi talebe yapsın.
..............
Örneğin bize 8 sene Fransızca öğretmeye çalışan sistem neden bilmiyordu bu gençlerin "İngilizce" ye ihtiyacı olacağını...
Bari 8 senede Fransızcayı öğretebilselerdi.. Onu da beceremediler.
Her dönem Fransızcam "pekiyi" idi ama hayatım boyunca bir turistle üç beş cümle Fransızca konuşamadım.
Ardından 6 ay İngilizce kursuna gittim, para vererek tabi...
8 yılda öğrenemediğim yabancı dili 6 ayda yeterli seviyede öğrendim ve onlarca ülkede , binlerce kişiyle ingilizce konuştum, ihracat, ithalat yaptım.
Demem o ki; bana 8 senede Fransızcayı öğretemeyen hocalarıma ; pardon "öğretmen"lerime HAKKIMI HELÂL ETMİYORUM.
Sizler de hakkınızı helâl etmeyin. Sizden alınanlarla onlara maaşları verildi.
Öğretmenlik, hocalık çok değerli bir meslek.
Bir öğrenciyle dünyayı değiştirmek mümkün.
Bunu da öğretmenler yapar veya yapmaz.
Aynştayn'ın da Hitlerin de öğretmenleri vardı.
Ne ilginçtir ki; dünyanın en meşhur adamları üniversiteden kaçanlar ya da okuldan kovulanlar oluyor nedense?
Ampul'ü, gramofonu, sinema kamerasını icat eden, 1000 den fazla patent sahibi olan Thomas Edison'u " bu çocuk beyinsiz" deyip ilkokuldan atmışlardı.
"Yüzyılın insanı" seçtikleri Albert Aynştayn'ı başarısız diye liseden kovmuşlardı.
Keman tutuşunu beğenmedikleri Bethoven'i " Bu çocuk müzisyen olamaz" diye postalamışlardı.
......................
Bir öğretmen bir öğrencisiyle dünyayı değiştirebilir mi, değiştiremez mi?
Yapamaz mı , yapmaz mı?
Bence yapamaz çünkü ( çoğu) öğretmen neyi öğrettiğini bilmiyor !
Fen ağırlıklı eğitim alan öğrencilerinize Türkçe, Felsefe, Mantık derslerinin ne işe yarayacağını anlatabildiniz mi?
Cebir, geometri, diferansiyel denklemler, katlı - katsız integraller, logaritmalar, redokslar, ne işimize yarayacaktı anlatabildiniz mi?
Pek çok öğrencinin kafasında şu soru vardı:
"Bunlar hayatta benim ne işime yarayacak?
Bu soruya cevap verebildiniz mi?
Bazı hocalarımıza bu soruyu bizzat sormuşumdur.
Ne yazık ki verdikleri cevaplar öyle anlamsız cümleler içeriyordu ki; yıllar sonra anladım ; hocalarımın çoğu bu sorunun cevabını bilmiyordu maalesef..
Artık "Hoca" yok, bu nedenle "öğretmen"lerimize seslenmek istiyorum.
Allah aşkına, ne olur önce sizler öğrettiklerinizin ne işe yarayacağını öğrenin ve ilk derste öğrencinize bunu anlatın.
Kendi eğitim hayatınızı gözünüze getirin, öğrendiklerinizi, öğrenemediklerinizi düşünün...
Ben matematiği severken neden bir başka arkadaşım nefret ediyordu?
Ben sosyolojiden kaçarken neden bir başkası sosyolojiye, felsefe ye bayılıyordu.
Aradaki fark öğretmen farkı olmasın sakın?
Aynı müfredata, aynı kitaba, aynı konuya bağlı olmamıza rağmen neden pek çok öğretmen başarısız olurken ; aradan yıldız gibi sivrilen birkaç öğretmen pırıl pırıl parlıyordu?
Mühendis yetiştirdiniz, tasarladığı projesini anlatacak kadar bile Türkçe ye hakim değil. Ama sorarsan İngilizceyi çok iyi biliyor.
Doktor yetiştirdiniz ; hastasını müşteri olarak görüyor.Bu devirde halâ "bıçak parası" istiyorlar.Ettikleri yemini dahi anlayamamışlar.
Öğretmen yetiştirdiniz ; velinin zenginliğine göre öğrencilere muamele yapıyor.
Hukukçular dersen 1960 da idam ettiğine 20 yıl sonra kahramanlık madalyası verip adına anıt dikiyor, "Balyoz"la hapse atıp, "Fetö" ile çıkartıyor.
Elektrik mühendisi evindeki ampulü değiştiremiyor,
Elektronik mühendisi hayatında lehim yapmamış...
Diğer meslekleri de siz sayın....
Rüşvet alanları, verenleri...
Çalanları, soyanları...
Bunların hepsini siz "öğretmen"ler yetiştirdiniz.
Yüze yakın öğretmenim oldu. Sadece birkaç tanesinden "helâllik" istiyorum.
Allah onlardan razı olsun.
Diğerlerinden farklı , bir kaç eli öpülesi "hocam" olmasaydı nerelerde olurdum şimdi bilemiyorum...
Amaaaa....
Diğer büyük çoğunluğa hakkımı helâl etmiyorum. Aldıkları maaşın hakkını vermediler.
Milyonların alın terini ziyan ettiler.
Yıllarımızı katlettiler.
Akıllarını kullanmadılar.
Bize de aklımızı kullandırmadılar.
Ezber serbest, düşünmek yasak idi...
Robot ürettiler, insanlık beklediler..
Şimdi de insansı robotları bekliyorlar.
Arpa ektiler, Buğday beklediler...
Bekleyedursunlar..
HELÂL ETMİYORUM !!!
Sizler de etmeyin...
1 Ocak 2018 Pazartesi
YENİ YIL DA GELDİ AMA,
Yazar: Sema Ezgü
HÂLÂ O MUHTEŞEM AN GELMEDİ Mİ ???
Yeni yılın ilk günü bugün. 1 ocak 2018 diyerek isim verdiğimiz, tarihe kaydettiğimiz emsalsiz gün. Çünkü bir daha asla yaşanmayacak bir gün. En az yılın diğer günleri kadar özel, onlar kadar kendine has. En az onlar kadar acıya, mutluluğa gebe, onlar kadar aydınlığa muhtaç.
Güzel dünyamızın aydınlık geleceğinin ilk günü olmasını, insanlara mutluluk huzur ve bereket getirirken eşit davranmasını tüm kalbimle diliyorum. Hatta mazlum dünya insanlarına torpil yapmasını özellikle istiyorum.
Başka bir isimle veya başka bir tarihle de anılabilirdi bugün, ama bunun hiç bir önemi olmazdı. Önemli olan bir zaman dilimini tarif etmek amaçlı bir isim verilmesiydi, insanların zamanı kavramasında kolaylık sağlamasıydı. Kimin isim verdiğinin de önemi yok aslında. Kabul görüyor olmasının ise çok önemi var. Biz de çoğunluğa uyduk, kabul ettik. İyi de ettik. O halde bugün, tartışmasız olarak o gündür. 2018 yılının ilk günüdür.
İstanbul için pırıl pırıl güneşli, hem de tatil günü olması, kimimizin gözünde bugünün değerini arttırmış olsa gerek. Güzelliği hakkıyla değerlendirmek için kafa yoruyoruz, planlar yapıyoruz. Ne güzel...
Ben de öyle yapıyorum. Eşimle birlikte evimizde sakin ve verimli bir gün yaşamak için biz de çaba harcıyoruz. Hızla geçen zamanın her anını iyi değerlendirmek gerektiğini yaşımız sebebiyle daha iyi kavrıyoruz. Bu yüzden de boş zaman kavramını, hatta insanı atıl eden tatil kavramını gündemimizden çıkaralı bir hayli gündür yaşıyoruz, hayattayız. Meşguliyetlerimizle mutluyuz, kazandıklarımızla huzurluyuz. Ama hâlâ çok eksiğiz.
Mutlu ve huzurlu olmanın yollarını paylaşmaya devam ederken bile yetersizlik duygusu ile kavrulup duruyoruz. İnsanlığın derdine çare olamamaktan tutun da, en yakın çevremize ışık olamamaya varan hüznümüzü bertaraf edemiyoruz. Yıllar geçiyor, tarihler değişiyor, biz hâlâ eksik kalıyoruz. Böyleyken nasıl mutlu olmaktan söz edebildiğmiz ise tam bir muamma gibi görünse de biraz düşününce cevabı kolayca buluyoruz.
Yaşadığımız her şey, bütün olumsuzluklar, kanayan yaralar, hepsi ama hepsi, MUTLULUĞA GİDEN sürecin mecburiyetleri. Kur'an ın ayetlerinden biliyorum ki, onlarsız olmaz. Geçmişte olmadı, gelecekte de olmayacak.
Her bir insan, bireysel çaba harcayıp toplumu için ıslah edici bir kul olması gerektiğini öğrenene, sonra da zorlukların içinde aktif iyilik peşinde zaman harcayana kadar, asla mutlu olmayı başaramayacak. Bunlar insana Allah'ın koyduğu yasaların gereği çünkü. Bunu da Kur'an dan biliyorum. " Allah'ın sünneti bundan önce gelip geçenler için de böyleydi. Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın" diyen ayetleri hatırlıyorum ardından. Islah edebilmek için önce insanın kendi nefsini ıslah edip temizlemesi gerektiğini de biliyorum.
İnsanın kendi nefsini temizleyip, kalbini sevgiyle doldurmasının yolu da Kur'an dan geçiyor şüphesiz. Başka düşünce disiplinleri ne der bilemem ama, bizim dinimize göre, islam toplumları için geçerli yöntem bu.
Bügün yine ayetlerle zamanımı değerli hale getirirken karşılaştığım bir ayet bu yazıyı yazmama vesile oldu. Zamanın ne kadar önemli olduğunu bana hatırlatırken, takvimler 1 ocak 2018 i gösteriyordu.
HADİD SURESİ 16. Ayet
Allah'ın Hak'dan indirdiği zikri ile, iman edenlerin kalplerinin huşu bulma zamanı gelmedi mi ???
Daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar... Onların ( kitapla buluşmalarının) üzerinden uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaştı. Onların çoğu fasıklardır.
Allah tüm insanlığı, kalpleri katılaştığı için sevgisiz kalan insanların şerrinden korusun.
Amin..
HÂLÂ O MUHTEŞEM AN GELMEDİ Mİ ???
Yeni yılın ilk günü bugün. 1 ocak 2018 diyerek isim verdiğimiz, tarihe kaydettiğimiz emsalsiz gün. Çünkü bir daha asla yaşanmayacak bir gün. En az yılın diğer günleri kadar özel, onlar kadar kendine has. En az onlar kadar acıya, mutluluğa gebe, onlar kadar aydınlığa muhtaç.
Güzel dünyamızın aydınlık geleceğinin ilk günü olmasını, insanlara mutluluk huzur ve bereket getirirken eşit davranmasını tüm kalbimle diliyorum. Hatta mazlum dünya insanlarına torpil yapmasını özellikle istiyorum.
Başka bir isimle veya başka bir tarihle de anılabilirdi bugün, ama bunun hiç bir önemi olmazdı. Önemli olan bir zaman dilimini tarif etmek amaçlı bir isim verilmesiydi, insanların zamanı kavramasında kolaylık sağlamasıydı. Kimin isim verdiğinin de önemi yok aslında. Kabul görüyor olmasının ise çok önemi var. Biz de çoğunluğa uyduk, kabul ettik. İyi de ettik. O halde bugün, tartışmasız olarak o gündür. 2018 yılının ilk günüdür.
İstanbul için pırıl pırıl güneşli, hem de tatil günü olması, kimimizin gözünde bugünün değerini arttırmış olsa gerek. Güzelliği hakkıyla değerlendirmek için kafa yoruyoruz, planlar yapıyoruz. Ne güzel...
Ben de öyle yapıyorum. Eşimle birlikte evimizde sakin ve verimli bir gün yaşamak için biz de çaba harcıyoruz. Hızla geçen zamanın her anını iyi değerlendirmek gerektiğini yaşımız sebebiyle daha iyi kavrıyoruz. Bu yüzden de boş zaman kavramını, hatta insanı atıl eden tatil kavramını gündemimizden çıkaralı bir hayli gündür yaşıyoruz, hayattayız. Meşguliyetlerimizle mutluyuz, kazandıklarımızla huzurluyuz. Ama hâlâ çok eksiğiz.
Mutlu ve huzurlu olmanın yollarını paylaşmaya devam ederken bile yetersizlik duygusu ile kavrulup duruyoruz. İnsanlığın derdine çare olamamaktan tutun da, en yakın çevremize ışık olamamaya varan hüznümüzü bertaraf edemiyoruz. Yıllar geçiyor, tarihler değişiyor, biz hâlâ eksik kalıyoruz. Böyleyken nasıl mutlu olmaktan söz edebildiğmiz ise tam bir muamma gibi görünse de biraz düşününce cevabı kolayca buluyoruz.
Yaşadığımız her şey, bütün olumsuzluklar, kanayan yaralar, hepsi ama hepsi, MUTLULUĞA GİDEN sürecin mecburiyetleri. Kur'an ın ayetlerinden biliyorum ki, onlarsız olmaz. Geçmişte olmadı, gelecekte de olmayacak.
Her bir insan, bireysel çaba harcayıp toplumu için ıslah edici bir kul olması gerektiğini öğrenene, sonra da zorlukların içinde aktif iyilik peşinde zaman harcayana kadar, asla mutlu olmayı başaramayacak. Bunlar insana Allah'ın koyduğu yasaların gereği çünkü. Bunu da Kur'an dan biliyorum. " Allah'ın sünneti bundan önce gelip geçenler için de böyleydi. Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın" diyen ayetleri hatırlıyorum ardından. Islah edebilmek için önce insanın kendi nefsini ıslah edip temizlemesi gerektiğini de biliyorum.
İnsanın kendi nefsini temizleyip, kalbini sevgiyle doldurmasının yolu da Kur'an dan geçiyor şüphesiz. Başka düşünce disiplinleri ne der bilemem ama, bizim dinimize göre, islam toplumları için geçerli yöntem bu.
Bügün yine ayetlerle zamanımı değerli hale getirirken karşılaştığım bir ayet bu yazıyı yazmama vesile oldu. Zamanın ne kadar önemli olduğunu bana hatırlatırken, takvimler 1 ocak 2018 i gösteriyordu.
HADİD SURESİ 16. Ayet
Allah'ın Hak'dan indirdiği zikri ile, iman edenlerin kalplerinin huşu bulma zamanı gelmedi mi ???
Daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar... Onların ( kitapla buluşmalarının) üzerinden uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaştı. Onların çoğu fasıklardır.
Allah tüm insanlığı, kalpleri katılaştığı için sevgisiz kalan insanların şerrinden korusun.
Amin..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



