Yazar: Sema Ezgü
Nedir bu, büyük meseleler ?
Herkesin kendine has büyük meseleleri olduğunu var sayarsak ve konuya bireysel bakarsak saymakla bitiremeyiz. Hayat şartlarının zorluğundan girer, apartman komşumuzun sosyal uyumsuzluğundan çıkarız. Neredeyse dert edilmeyecek mesele bulamayız.
Kendimizden başka memnun olduğumuz insan bile bulamayız belki. Oysa bunların hepsi kişiye özel meselelerdir. Bence büyük de değillerdir.
Çocuklarımız mı?
Evet, doğrusu gerçekten büyük meseleler. Kendileri küçük ama etrafa yaydıkları endişeler boylarını aşmış durumda. Eğitim kaygısı, gelecek kaygısı onlarla birlikte büyüyüp gitmekte.
Ana babalar ise hangi yönden geldiği belirsiz dış sesleri dinlemekten kulakları dolmuş, ambale olmuş durumda savrulup durmakta.
Dahası, zamanın getirisi ile götürüsü arasında matematik yaparak doğruya ulaşma çabasında. İnşaallah onlar da kişiye özel çabalarla, çocuklarına özel olan doğru seçimleri arayıp bulacaklar. Büyük meselelerini çözüme kavuşturacaklar. Yeter ki aile birliği korunsun, adil karar mekanizması iyi çalışsın.
Ülkemizin coğrafik konumundan kaynaklanan, yıllardır çözüme kavuşamayan politik sorunlar mı?
Doğrusu çok büyük meseleler bunlar. Takip etmemek, kayıtsız kalmak gerçekten mümkün değil.
Vatandaşlık vicdanı, sorumlukuk sahibi bir ruh ile işi ehline bırakmakta mahir davranmaktan başka elimizden gelecek bir şey daha var elbet. Fikrimizle, zikrimizle, gerekirse bedenimizle savaşmak.
Asıl büyük meseleler daha derinlerde bence. Gelin, biz onları bulup gün ışığına çıkaralım. Sebeplerini bulalım. Çözüm yolları önerelim.
"Bana ne, memleketi ben mi kurtaracağım?" Demeyelim.
Bu son cümledeki "sorumluluktan kaçmayan" insanları bulmak ...
İşte benim en büyük meselem budur...
Görüyorum, içinde yaşıyorum, üzüntü çekiyorum. Toplumsal boyutlara ulaşmış, engel olamıyorum. Arıyorum o insanları bulamıyorum. Tam buldum, işte budur, derken hazin bir hayal kırıklığı. Bundan daha büyük bir mesele olabilir mi insan için ?
Kimleri mi arıyorum?
1. Sosyal medyayı gösteriş yapmak, hava atmak için değil de, kişisel gelişimine katkı yapmak, doğru bilgiye ulaşmak için kullanan insanları...
2. Çevrecilik laf kalabalığı ile gösteriş yapan insanlar yerine gerçek çevreci insanları... Onlar tabiatta gezintiye çıkarken yanlarında çöp poşeti taşıyan, arabalarına kendilerine ait olmasa dahi çöp dolduran ve nadir bulunan insanlardır.
3. Issız ve eşşiz koylarda, tabiatın cennet köşelerinde, dağda kırda bayırda huzurlu bir gün geçirip piknik yaptıktan sonra burada kim görecek deyip çöplerini orada bırakmayan insanları...
4. Teknesiyle gezerken çöplerini denize atmayan, karadan denize yok olacak zannedip eline geçeni firlatmayan insanları...
5. Kendi malına, eşyasına gösterdiği özen ve hassasiyeti başkasının malına, eşyasına, kamu malına ve eşyasına da gösteren insanları...
6. Arabam kirlenmesin diye çöpünü pencereden dışarı atmayan, trafikte bencillik yapmayan, arıza şeridine göz koymayan insanları...
7. Yaptıkları ile söyledikleri örtüşen insanları...
8. Kibir ve bencillikten uzak, hoşgörülü insanları
9. Toplumda yaşarken kendisi gibi davranıp konuşan, sesine de yüzüne de maske takmayan insanları...
10. Yaşlı büyüklerin değerini ölmeden önce bilen insanları...
11. Doğru bilgiye önem veren, işin aslını araştırmadan ahkâm kesmeyen insanları...
12. Dedikodu yapmayan, insanların kusurlarını aramayan, gördüğü zaman kusurları üstünü örtmeye çalışan insanları
13. Çocuklarının eğitimini okullar verecek zannetmeyen, sonra da eğitim sistemini suçlamayan insanları
14. Farklı fikirler yüzünden insanları ötekileştirmeyen, her yaşta bilinci öğrenmeye açık insanları.
15. Öngörü sahibi, bilge mizaçlı, pozitif yaklaşımlı, dili baldan tatlı, ve güzel davranışları ile kalıcı izler bırakan insanları. Onlar ki, bu dünyadan göçüp gittikten sonra arkalarında fotoğraflarına sık sık bakılan, hayırla anılan insanlardır.
Ben galiba güzel ahlaklı insanları arıyorum, birden fark ettim.
Güzel ahlaklı insanları bulmak bu kadar zorlaştı mı?
Eyvah ki, ne eyvah....
Güzel ahlâklı insanlar üretmek, bugün dünden çok daha gerekli değilse,,,
Bu mesele yeryüzü yaşam kalitesinin,,,
Zengin, fakir bütün ülkelerin,,,
Kabirlerde yatanların, evreni keşfe koyulanların,,,
Bilimin, sanatın, sevginin, savaşın,,,
En büyük meselesi değilse...
Beni ciddiye almayın dostlar.
Eyvahlar bana olsun...
14 Eylül 2019 Cumartesi
11 Eylül 2019 Çarşamba
İYİ İNSAN OLMAK, NE DEMEK?
Yazar: Sema Ezgü
Başkalarının iyi dediği insan, iyi insandır kuşkusuz. En iyi tahlili başkaları yapar. Buna diyecek sözümüz yok elbet.
Terazi başkalarının elinde olacaksa, onların ölçü metresine ( her ne ile ölçüyorlarsa artık ) nasıl güveneceğiz?
İyi, kime göre iyidir? Küçük iyilikleri genellemek, kendine yapılan iyiliği baz almak yeterli midir?
Benim için iyi damgasını kullanan kişiye, ya ben iyi insan demiyorsam, ne olacak? Onun ölçüsü, tartısı denetim gerektiriyor olmayacak mı? Benimki de elbette...
İyi insan olmak ne kadar kompleks analizler gerektiriyorsa, iyi insan damgasını yapıştırmak da o kadar kompleks işlemler gerektirmelidir bence. Siz siz olun, bu mührü çok kolay kullanıp heba etmeyin derim.
Benim ölçü metrem şöyle çalışır:
İyi insan, mutlu insandır... Anlık mutlu olan değil ama, her daim mutlu olan insandır. Kavga ederken, belayı savuşturmaya çalışırken, hastalıkla mücadele ederken, acısını kalbine gömerken, evlenirken, yürütemeyip ayrılırken hep mutlu olan insandır iyi insan.
Kendinde olanı paylaşırken mutludur iyi insan. Mutluluğunu paylaşmaya can atar. Paylaşınca çoğalacağını bilir çünkü. Defalarca denemiştir. Denedikçe mutlu olmuştur. Denedikçe iyi insan olmuştur.
Çocuk kimin olursa olsun, gelecek gözüyle bakar çocuklara. Emek vermek ister. İyilik mührü bile beklemeden, karşılık istemeden faydalı olmak ister. Onun kazancını kendi kazancı bilir. Arttırmak ister.
Bütün insanları önemsediği gibi, doğayı ve mahlukatı da önemser. Ölçüyü kaçırmamak prensibi iken, kaçıranı uyarmak vazifesi olmuştur. Hayatında bananecilik hiç yer tutmaz. Kendisini değiştirir, çevresini değiştirmeye girişir.
Boş zamanı yoktur, tatil yapmaz, atıl yaşamı kabul edemez.
Tabiat korosuna bir ses olmaya, taş üstüne taş koymaya uğraşır.
Eseriyle öğünmez, üretmeye kaldığı yerden devam eder.
Şan, şöhret derdine düşmez, yaptığı iyiliğe ücret istemez.
Rekabeti sevmez. İnsanın ruhunu köleleştirdiğini bilir.
Özgürlüğün peşinde koşar. Özgürlüğün sınırsızlık olmadığını bilir.
Sınırlarını bilir, korumasını da bilir.
İyi insan güven duyulan insandır. Zor zamanlarda baş vurulan insandır. Terazisine güvenilir, hükümlerine rağbet edilir.
Hz Muhammed bildiğim güvendiğim en iyi insandır. Risaleti tebliğ ettiği yirmi üç yıl boyunca zorlukların içinde yaşadı ne yazık ki... Risaletten önce Mekke nin en güvenilir insanıydı. El Emin diye anılırdı. Risaletle birlikte düşman ilan edildi. Ataların dininin en büyük düşmanıydı artık. Ama hala iyi insandı. Eskisinden daha iyi, rabbinin desteği ile daha mutluydu. ( İnşirah suresi)
Güzel ahlakta insanlığın zirvesini görmüştü hz. Muhammed. Tüm acılarına, zorluklarına rağmen mutluydu. Doğru yolda gitmenin, doğru ipe tutunmanın mutluğunu yaşadı. İnsanlara mutlu olmanın sırlarını vahiyle öğretti. Felaha ermek, mutlu olmaktı. Bu dünyada mutlu olmak, sonsuz ahiret hayatında da mutlu olmayı sağlayacaktı. İnsanlar yalnızca Allah'ın insan nefsine şifa getiren ayetleri ile mutlu olabilirdi. Ayetleri okumak değil tabi ki, ayetleri hayata geçirmekti mutluluğun sırrı.
Demek ki, mutlu olmak zorluklarla, acılarla, mücadele ile yan yana olabiliyormuş.
Demek ki, mutlu olmak, zevk'i sefa sürmek anlamına gelmiyormuş.
Demek ki, mutlu olmak kimsede olmasın, yalnız benim olsun duygusuyla bağdaşmıyormuş. Başkalarını küçük görmekle, kendi statisünü yükseltmeye çalışmakla hiç örtüşmüyormuş.
Demek ki, mutlu olmak dünyevi başarı ile husule gelmiyormuş. Kalbin üzerinde vicdanın hüküm sürmesiyle vücut buluyormuş.
Yani iyi insanlar, mutlu insanlarmış.
Farklı dinlerdeki iyi insanlar da mutlu insanlardır elbette. İyi olmayı bir sebebe bağlamak mutlu olmaya yeterli olacaktır. Hatta inanmayan iyi insanlar da mutlu insanlar olabilir. Onların tek handikapı, zorluklarla mücadele gerektiren karanlık günlerde, sebep sonuç analizleri gereken hassas günlerde ortaya çıkacaktır. Sinava tabi olma meselesini anlamakta zorlanacaklardır. İyi insanlar sebepleri bir gün mutlaka bulacaktır.
Mutluluğa giden yolda bütün iyilikler birer araç olacak, iyi insanlar mutlu insanlar olarak dünya hayatını değerli kılacaktır.
Başkalarının iyi dediği insan, iyi insandır kuşkusuz. En iyi tahlili başkaları yapar. Buna diyecek sözümüz yok elbet.
Terazi başkalarının elinde olacaksa, onların ölçü metresine ( her ne ile ölçüyorlarsa artık ) nasıl güveneceğiz?
İyi, kime göre iyidir? Küçük iyilikleri genellemek, kendine yapılan iyiliği baz almak yeterli midir?
Benim için iyi damgasını kullanan kişiye, ya ben iyi insan demiyorsam, ne olacak? Onun ölçüsü, tartısı denetim gerektiriyor olmayacak mı? Benimki de elbette...
İyi insan olmak ne kadar kompleks analizler gerektiriyorsa, iyi insan damgasını yapıştırmak da o kadar kompleks işlemler gerektirmelidir bence. Siz siz olun, bu mührü çok kolay kullanıp heba etmeyin derim.
Benim ölçü metrem şöyle çalışır:
İyi insan, mutlu insandır... Anlık mutlu olan değil ama, her daim mutlu olan insandır. Kavga ederken, belayı savuşturmaya çalışırken, hastalıkla mücadele ederken, acısını kalbine gömerken, evlenirken, yürütemeyip ayrılırken hep mutlu olan insandır iyi insan.
Kendinde olanı paylaşırken mutludur iyi insan. Mutluluğunu paylaşmaya can atar. Paylaşınca çoğalacağını bilir çünkü. Defalarca denemiştir. Denedikçe mutlu olmuştur. Denedikçe iyi insan olmuştur.
Çocuk kimin olursa olsun, gelecek gözüyle bakar çocuklara. Emek vermek ister. İyilik mührü bile beklemeden, karşılık istemeden faydalı olmak ister. Onun kazancını kendi kazancı bilir. Arttırmak ister.
Bütün insanları önemsediği gibi, doğayı ve mahlukatı da önemser. Ölçüyü kaçırmamak prensibi iken, kaçıranı uyarmak vazifesi olmuştur. Hayatında bananecilik hiç yer tutmaz. Kendisini değiştirir, çevresini değiştirmeye girişir.
Boş zamanı yoktur, tatil yapmaz, atıl yaşamı kabul edemez.
Tabiat korosuna bir ses olmaya, taş üstüne taş koymaya uğraşır.
Eseriyle öğünmez, üretmeye kaldığı yerden devam eder.
Şan, şöhret derdine düşmez, yaptığı iyiliğe ücret istemez.
Rekabeti sevmez. İnsanın ruhunu köleleştirdiğini bilir.
Özgürlüğün peşinde koşar. Özgürlüğün sınırsızlık olmadığını bilir.
Sınırlarını bilir, korumasını da bilir.
İyi insan güven duyulan insandır. Zor zamanlarda baş vurulan insandır. Terazisine güvenilir, hükümlerine rağbet edilir.
Hz Muhammed bildiğim güvendiğim en iyi insandır. Risaleti tebliğ ettiği yirmi üç yıl boyunca zorlukların içinde yaşadı ne yazık ki... Risaletten önce Mekke nin en güvenilir insanıydı. El Emin diye anılırdı. Risaletle birlikte düşman ilan edildi. Ataların dininin en büyük düşmanıydı artık. Ama hala iyi insandı. Eskisinden daha iyi, rabbinin desteği ile daha mutluydu. ( İnşirah suresi)
Güzel ahlakta insanlığın zirvesini görmüştü hz. Muhammed. Tüm acılarına, zorluklarına rağmen mutluydu. Doğru yolda gitmenin, doğru ipe tutunmanın mutluğunu yaşadı. İnsanlara mutlu olmanın sırlarını vahiyle öğretti. Felaha ermek, mutlu olmaktı. Bu dünyada mutlu olmak, sonsuz ahiret hayatında da mutlu olmayı sağlayacaktı. İnsanlar yalnızca Allah'ın insan nefsine şifa getiren ayetleri ile mutlu olabilirdi. Ayetleri okumak değil tabi ki, ayetleri hayata geçirmekti mutluluğun sırrı.
Demek ki, mutlu olmak zorluklarla, acılarla, mücadele ile yan yana olabiliyormuş.
Demek ki, mutlu olmak, zevk'i sefa sürmek anlamına gelmiyormuş.
Demek ki, mutlu olmak kimsede olmasın, yalnız benim olsun duygusuyla bağdaşmıyormuş. Başkalarını küçük görmekle, kendi statisünü yükseltmeye çalışmakla hiç örtüşmüyormuş.
Demek ki, mutlu olmak dünyevi başarı ile husule gelmiyormuş. Kalbin üzerinde vicdanın hüküm sürmesiyle vücut buluyormuş.
Yani iyi insanlar, mutlu insanlarmış.
Farklı dinlerdeki iyi insanlar da mutlu insanlardır elbette. İyi olmayı bir sebebe bağlamak mutlu olmaya yeterli olacaktır. Hatta inanmayan iyi insanlar da mutlu insanlar olabilir. Onların tek handikapı, zorluklarla mücadele gerektiren karanlık günlerde, sebep sonuç analizleri gereken hassas günlerde ortaya çıkacaktır. Sinava tabi olma meselesini anlamakta zorlanacaklardır. İyi insanlar sebepleri bir gün mutlaka bulacaktır.
Mutluluğa giden yolda bütün iyilikler birer araç olacak, iyi insanlar mutlu insanlar olarak dünya hayatını değerli kılacaktır.
22 Ağustos 2019 Perşembe
KALP Mİ ? YÜREK Mİ?
Yazar: İsmail Ezgü
Kalp ve yürek aynı şey mi?
..........
Genç kız sevgilisine " kalpsizsin " derse ne demiş olur?
Herhalde " "merhametsizsin" ya da "acımasızsın" demek istemiştir.
Peki delikanlı cevaben " sen de yüreksizsin" derse ne demiş olur?
Muhtemelen " cesaretsizsin" ya da " korkaksın" demek istemiştir.
Anlamlara bakarsak kalp ve yürek farklı şeyler gibi görünüyor.
Başka açılardan bakalım;
Doktorlar " kalp nakli" yapıyorlar, ben hiç "yürek nakli" yaptım diyen bir doktor duymadım.
Kasap olan babam hayvanların kalbi için yürek tabirini kullanırdı. Hiç kalp dediğini duymadım. Sakatat dükkanlarında da hep yürek tabiri kullanılırdı; dana yüreği, koyun yüreği vs.
Bu kadar muhabbeti neden yaptım derseniz;
Kuran"da şu ayete rastladım:
Tarık suresi 6 ve 7 :
"Kuvvetle atılan bir sıvıdan yaratıldı."
" Bel ile kaburgalar arasından çıkar o su."
Hangi sıvıdan bahsedildiğini anlamışsınızdır.
Hani eskiler derlerdi ya; eline ,beline diline ....diye. İşte oradaki " bel".
Türkçemize de yerleşmiş bu şekliyle...
Amma uzattım haaa..
Dua edin portakaldan, leyleklerden başlamadım...
İşte ben bu ayette tarif edilen bölgeye taktım.
Son yıllarda yazılan tıbbî yazılardan birisinde gördüm ki çocuklarımızı borçlu olduğumuz bu sıvıyı oluşturan hücreler bizim bel bölgesi civarımızda üretiliyor ve daha sonra aşağıya gönderiliyormuş yani esas hammadde fabrikası ayette belirtildiği gibi bel ile kaburgalar arasındaki bölgede yerleşik imiş.Ama bu fabrika gözle görünen bir bina gibi değil.Gözünüzde toprağa kök salmış ağaçları canlandırın bir an. İncecik kökler toprağın gizemli dehlizlerinden sıvıları emer, dal uçlarından bize nefis lezzetli meyveler, sebzeler sunar.Biz çaresizce bu oluşumu seyreder, nimetleri yer, şükür de etmeyiz çoğunlukla...
Halbuki tüm malzeme toprakta duruyor. Son teknolojiye sahip laboratuvarlarımız da var. Ama bir tek elma ya da portakal yapamıyoruz. Tüm malzememiz eksiksiz hazır olduğu halde...Her şeyi bilir , hiç bir şey yapamayız. Himini gırtlak...
İşte bel bölgemizdeki fabrika da kök salmış ağaç gibi. Kökleri göremiyoruz ama meyvesi inkâr edilemez şekilde önümüze geliyor.
Şimdi gelelim kalp ve yürek meselesine;
Zaten konuyu toparlayamıyorum gelin bir de Türkçemizdeki "gönül" kelimesini de işe katalım. Konu iyice çorba olsun....
İlk aşık olduğumuz günlere geri dönelim mi?
Bazen "kalbimiz" kırılır,
bazen "yüreğimiz" yanar
ara sıra da işler karışır; " ah neyleyim gönül" diye şarkılar söylerdik.
Kuran'da da 100 den fazla ayette "kalb" kelimesi geçiyor..
Mühürlü kalp, hastalıklı kalp, katılaşmış kalp,kılıflı kalp,akleden kalp vb.
Peki... Allah'ın kasttettiği kalb bizim bildiğimiz , kan pompalayan kalp mi acaba?
Yoksa Allah "kalb" derken başka bir şeyden mi bahsediyor.
Meselâ; bizim bir türlü tarif edemediğimiz ve yabancıların kelimelerinde dahi yer almayan "gönül" benzeri bir şeyden bahsediyor olabilir mi?
Doktorların kalp dediği şey çok dayanıklı bir pompa.... Duygularla hiç işi olmayan , sürekli çalışan, çalışırken kıymeti bilinmeyen, arızalandığında bizi sonsuz telaşa düşüren mükemmel bir pompa. Ama sonuçta bir pompa...
Allah ise hiç kandan, dolaşımdan, pompalamaktan bahsetmiyor. Onun bahsettiği şeyler bambaşka.
Acaba diyorum; bizim henüz keşfetmediğimiz " kalb" adında bir organımız mı var? Mükemmel çalışan, ama görünmeyen, keşfedilemeyen yepyeni bir organ. Onun keşfi de bana nasip olmuştur belki... Neden olmasın.
Ağaç kökleri gibi , biz onu göremiyoruz. Aynen bizim meşhur "sıvı" mızın fabrikası gibi. Biz sadece "mamül"ü görüyoruz, "imalatı" göremiyoruz. Fabrikayı göremiyoruz.
İçimizde mükemmel bir organ var ama sınırları belirsiz.Şekli yok. Her tarafa kök salmış, biz sadece "ürün"ü görebiliyoruz. Kırık kalpleri görüyoruz, altın kalpli,leri görüyoruz hatta kalpsizleri görüyoruz ama kalbi göremiyoruz. O halde neden kan pompasına kalp demişiz bilemiyorum. Herhalde çaresizlikten. Gerçek kalbi bulamayınca heyecanımızı ilk yansıtan organa kalp demiş, uyduruvermişiz.
İnşallah yakındır; "İsviçreli bilim adamları" büyük bir keşif yaparlar ve göğüs bölgemize yerleşik,şekli olmayan ,ahtapot misali kolları her yere uzanan, herkeste farklı şekilde çalışan, bazen gaddar, bazen şefkâtli , genellikle de umursamaz, mükemmel bir organın varlığını bize duyururlar.
Biz de bol bol geyik muhabbeti yaparız; efendim müslüman alimler hiç keşif yapamıyor, batı aldı başını gidiyor, vs,vs.
Bilim onlarda , teknoloji onlarda, medeniyet onlarda...
Biz de Sam amcaya yalvarır dururuz" birazcık dolar ver de yeni telefon alayım, yeni araba alayım" diye...
Kalp ve yürek aynı şey mi?
..........
Genç kız sevgilisine " kalpsizsin " derse ne demiş olur?
Herhalde " "merhametsizsin" ya da "acımasızsın" demek istemiştir.
Peki delikanlı cevaben " sen de yüreksizsin" derse ne demiş olur?
Muhtemelen " cesaretsizsin" ya da " korkaksın" demek istemiştir.
Anlamlara bakarsak kalp ve yürek farklı şeyler gibi görünüyor.
Başka açılardan bakalım;
Doktorlar " kalp nakli" yapıyorlar, ben hiç "yürek nakli" yaptım diyen bir doktor duymadım.
Kasap olan babam hayvanların kalbi için yürek tabirini kullanırdı. Hiç kalp dediğini duymadım. Sakatat dükkanlarında da hep yürek tabiri kullanılırdı; dana yüreği, koyun yüreği vs.
Bu kadar muhabbeti neden yaptım derseniz;
Kuran"da şu ayete rastladım:
Tarık suresi 6 ve 7 :
"Kuvvetle atılan bir sıvıdan yaratıldı."
" Bel ile kaburgalar arasından çıkar o su."
Hangi sıvıdan bahsedildiğini anlamışsınızdır.
Hani eskiler derlerdi ya; eline ,beline diline ....diye. İşte oradaki " bel".
Türkçemize de yerleşmiş bu şekliyle...
Amma uzattım haaa..
Dua edin portakaldan, leyleklerden başlamadım...
İşte ben bu ayette tarif edilen bölgeye taktım.
Son yıllarda yazılan tıbbî yazılardan birisinde gördüm ki çocuklarımızı borçlu olduğumuz bu sıvıyı oluşturan hücreler bizim bel bölgesi civarımızda üretiliyor ve daha sonra aşağıya gönderiliyormuş yani esas hammadde fabrikası ayette belirtildiği gibi bel ile kaburgalar arasındaki bölgede yerleşik imiş.Ama bu fabrika gözle görünen bir bina gibi değil.Gözünüzde toprağa kök salmış ağaçları canlandırın bir an. İncecik kökler toprağın gizemli dehlizlerinden sıvıları emer, dal uçlarından bize nefis lezzetli meyveler, sebzeler sunar.Biz çaresizce bu oluşumu seyreder, nimetleri yer, şükür de etmeyiz çoğunlukla...
Halbuki tüm malzeme toprakta duruyor. Son teknolojiye sahip laboratuvarlarımız da var. Ama bir tek elma ya da portakal yapamıyoruz. Tüm malzememiz eksiksiz hazır olduğu halde...Her şeyi bilir , hiç bir şey yapamayız. Himini gırtlak...
İşte bel bölgemizdeki fabrika da kök salmış ağaç gibi. Kökleri göremiyoruz ama meyvesi inkâr edilemez şekilde önümüze geliyor.
Şimdi gelelim kalp ve yürek meselesine;
Zaten konuyu toparlayamıyorum gelin bir de Türkçemizdeki "gönül" kelimesini de işe katalım. Konu iyice çorba olsun....
İlk aşık olduğumuz günlere geri dönelim mi?
Bazen "kalbimiz" kırılır,
bazen "yüreğimiz" yanar
ara sıra da işler karışır; " ah neyleyim gönül" diye şarkılar söylerdik.
Kuran'da da 100 den fazla ayette "kalb" kelimesi geçiyor..
Mühürlü kalp, hastalıklı kalp, katılaşmış kalp,kılıflı kalp,akleden kalp vb.
Peki... Allah'ın kasttettiği kalb bizim bildiğimiz , kan pompalayan kalp mi acaba?
Yoksa Allah "kalb" derken başka bir şeyden mi bahsediyor.
Meselâ; bizim bir türlü tarif edemediğimiz ve yabancıların kelimelerinde dahi yer almayan "gönül" benzeri bir şeyden bahsediyor olabilir mi?
Doktorların kalp dediği şey çok dayanıklı bir pompa.... Duygularla hiç işi olmayan , sürekli çalışan, çalışırken kıymeti bilinmeyen, arızalandığında bizi sonsuz telaşa düşüren mükemmel bir pompa. Ama sonuçta bir pompa...
Allah ise hiç kandan, dolaşımdan, pompalamaktan bahsetmiyor. Onun bahsettiği şeyler bambaşka.
Acaba diyorum; bizim henüz keşfetmediğimiz " kalb" adında bir organımız mı var? Mükemmel çalışan, ama görünmeyen, keşfedilemeyen yepyeni bir organ. Onun keşfi de bana nasip olmuştur belki... Neden olmasın.
Ağaç kökleri gibi , biz onu göremiyoruz. Aynen bizim meşhur "sıvı" mızın fabrikası gibi. Biz sadece "mamül"ü görüyoruz, "imalatı" göremiyoruz. Fabrikayı göremiyoruz.
İçimizde mükemmel bir organ var ama sınırları belirsiz.Şekli yok. Her tarafa kök salmış, biz sadece "ürün"ü görebiliyoruz. Kırık kalpleri görüyoruz, altın kalpli,leri görüyoruz hatta kalpsizleri görüyoruz ama kalbi göremiyoruz. O halde neden kan pompasına kalp demişiz bilemiyorum. Herhalde çaresizlikten. Gerçek kalbi bulamayınca heyecanımızı ilk yansıtan organa kalp demiş, uyduruvermişiz.
İnşallah yakındır; "İsviçreli bilim adamları" büyük bir keşif yaparlar ve göğüs bölgemize yerleşik,şekli olmayan ,ahtapot misali kolları her yere uzanan, herkeste farklı şekilde çalışan, bazen gaddar, bazen şefkâtli , genellikle de umursamaz, mükemmel bir organın varlığını bize duyururlar.
Biz de bol bol geyik muhabbeti yaparız; efendim müslüman alimler hiç keşif yapamıyor, batı aldı başını gidiyor, vs,vs.
Bilim onlarda , teknoloji onlarda, medeniyet onlarda...
Biz de Sam amcaya yalvarır dururuz" birazcık dolar ver de yeni telefon alayım, yeni araba alayım" diye...
20 Temmuz 2019 Cumartesi
ÖZGÜR MÜSÜN EVLADIM?
Yazar: İsmail Ezgü
Bugün iki işim var.
Bunların birisi keyifli bir iş; özlediğim bir arkadaşıma uğrayacağım.
Diğeri ise nefret ettiğim bir iş; devlet dairesinde basit bir işi halletmek için uğraşacağım. Arabamın plakası düşmüş, kaybolmuş. Yenisini almaya çalışacağım.
İstanbul'un karmaşası içinde, trafikte çıldırmazsam ,bugünkü iş programım bu kadar.
Erken evime kavuşursam ilk işim dut ağacından dut yemek, sonra da sararmaya başlayan erikleri toplamaya devam...
Yola çıkarken düşünmeye başladım; önce hangi işi yapayım?
Arkadaş mı? Devlet mi.
Yolum uzun, en az 45 dakikam var karar vermek için.
Başladım düşünmeye, artık arabayı otomatik pilot kullanıyor diyebiliriz.
Nerelerden geçtiğimi farketmiyorum hiç...
Dedemin merkebi gibi, benim araba da gideceği yeri biliyor sanki...
Gerçi çok yakındır, arabalar bu hale gelecek.
Binince konuşacağız; "sevgili arabam, doğru şu adrese git. Trafiğin açık olduğu yolları tercih et, ekonomik yakıt sarfiyatı modunu seç."
İnanın ki çok yakında bu arabaları kullanacağız. Belki ben bile görürüm.
.......
Bunları düşünürken birden arabanın sapıttığını ve beni zorla istemediğim yerlere götürdüğünü, dur desem de durmadığını, beni çıldırttığını vs. düşünmeye başladım.
Böyle bir şey olsa artık tam anlamıyla köle olduk demektir ,öyle değil mi?
Peki ben şu an özgür müyüm?
Düşündüm, taşındım ve karar verdim...
Hayır, değilim...
Çünkü ben arkadaşıma gitmek istiyorum ama önce karakola gitmeliyim, çünkü karakoldaki işimin ne kadar süreceğini bilmiyorum. Asık ve bezgin suratlar, şu şu şu evrakları getir, bugün git yarın gel...
Adına bu yüzden mi "KARA kol" demişler acaba. "Pembe kol" veya "Maviş kol" diyebilirlerdi. Ama illa ki "KARA KOL"
........
Bu duygularla yolu yarılamışken birden elektrik çarpmış gibi bir hareket yaptım ve içimden " ben özgürüm yaa..." diye haykırdım adeta...
- Önce arkadaşıma gideceğim, beklesin devlet baba. Bir gün daha plakasız dolaşırım, ne olacak yani? Beni mi kesecekler?
Ohhh be.. Özgürlük bu işte...
Sevmediğim işe "Yapmıyorum ulen.." diyebiliyor musun? İşte birazcık özgürsün o zaman. Neden birazcık?
Çünkü yarın ya da öbür gün tıpış tıpış karakola gidecek ve o sevmediğin işi halledebilmek için mecburen gireceksin o ürkütücü kapıdan... Dua et de güler yüzlü bir memur karşılasın seni...
.........
Bu duygularla arkadaşımın iş yerine vardım. Bagajdan hediyem olan erik poşetini çıkardım. Ellerimle topladım onları, sararmış olanları ayırdım tek tek..
Yeşil ve gevrek olanları seçmeye çalıştım.
Hepsi organik, ne gübre var, ne de ilaç. Yüzde yüz doğal.
İçeri girdim...oh be.. İşte güler yüzlü insanlar... Hepsi de beni görmekten mutlu...
Arkadaşımın elinde kocaman bir kase...
İçi buz gibi meyvelerle dolu. Ben ona erik poşetini uzatırken o da bana soğuk kiraz ve erik ikram ediyor. Ama kirazları neredeyse benim eriklerden daha iri.. Erikleri ise elma kadar.
Benim erikler yavru gibi ve biraz da cıvımış.. Çünkü toplamakta biraz geç kaldık.
Olsun, benim eriğim onunkini döver...
Doğal bunlar doğal...
Bizde ilaç yok, bizde gübre yok...Bizde yalan yok...
Almayanı döverim valla...
Özgürüm ben bee..
İstersem döverim adamı...
???
Ne güzelmiş yahu...
Bırakın da bugün özgürlüğün tadını çıkarayım.
Yarın girerim "karakol" uma...
Bugün iki işim var.
Bunların birisi keyifli bir iş; özlediğim bir arkadaşıma uğrayacağım.
Diğeri ise nefret ettiğim bir iş; devlet dairesinde basit bir işi halletmek için uğraşacağım. Arabamın plakası düşmüş, kaybolmuş. Yenisini almaya çalışacağım.
İstanbul'un karmaşası içinde, trafikte çıldırmazsam ,bugünkü iş programım bu kadar.
Erken evime kavuşursam ilk işim dut ağacından dut yemek, sonra da sararmaya başlayan erikleri toplamaya devam...
Yola çıkarken düşünmeye başladım; önce hangi işi yapayım?
Arkadaş mı? Devlet mi.
Yolum uzun, en az 45 dakikam var karar vermek için.
Başladım düşünmeye, artık arabayı otomatik pilot kullanıyor diyebiliriz.
Nerelerden geçtiğimi farketmiyorum hiç...
Dedemin merkebi gibi, benim araba da gideceği yeri biliyor sanki...
Gerçi çok yakındır, arabalar bu hale gelecek.
Binince konuşacağız; "sevgili arabam, doğru şu adrese git. Trafiğin açık olduğu yolları tercih et, ekonomik yakıt sarfiyatı modunu seç."
İnanın ki çok yakında bu arabaları kullanacağız. Belki ben bile görürüm.
.......
Bunları düşünürken birden arabanın sapıttığını ve beni zorla istemediğim yerlere götürdüğünü, dur desem de durmadığını, beni çıldırttığını vs. düşünmeye başladım.
Böyle bir şey olsa artık tam anlamıyla köle olduk demektir ,öyle değil mi?
Peki ben şu an özgür müyüm?
Düşündüm, taşındım ve karar verdim...
Hayır, değilim...
Çünkü ben arkadaşıma gitmek istiyorum ama önce karakola gitmeliyim, çünkü karakoldaki işimin ne kadar süreceğini bilmiyorum. Asık ve bezgin suratlar, şu şu şu evrakları getir, bugün git yarın gel...
Adına bu yüzden mi "KARA kol" demişler acaba. "Pembe kol" veya "Maviş kol" diyebilirlerdi. Ama illa ki "KARA KOL"
........
Bu duygularla yolu yarılamışken birden elektrik çarpmış gibi bir hareket yaptım ve içimden " ben özgürüm yaa..." diye haykırdım adeta...
- Önce arkadaşıma gideceğim, beklesin devlet baba. Bir gün daha plakasız dolaşırım, ne olacak yani? Beni mi kesecekler?
Ohhh be.. Özgürlük bu işte...
Sevmediğim işe "Yapmıyorum ulen.." diyebiliyor musun? İşte birazcık özgürsün o zaman. Neden birazcık?
Çünkü yarın ya da öbür gün tıpış tıpış karakola gidecek ve o sevmediğin işi halledebilmek için mecburen gireceksin o ürkütücü kapıdan... Dua et de güler yüzlü bir memur karşılasın seni...
.........
Bu duygularla arkadaşımın iş yerine vardım. Bagajdan hediyem olan erik poşetini çıkardım. Ellerimle topladım onları, sararmış olanları ayırdım tek tek..
Yeşil ve gevrek olanları seçmeye çalıştım.
Hepsi organik, ne gübre var, ne de ilaç. Yüzde yüz doğal.
İçeri girdim...oh be.. İşte güler yüzlü insanlar... Hepsi de beni görmekten mutlu...
Arkadaşımın elinde kocaman bir kase...
İçi buz gibi meyvelerle dolu. Ben ona erik poşetini uzatırken o da bana soğuk kiraz ve erik ikram ediyor. Ama kirazları neredeyse benim eriklerden daha iri.. Erikleri ise elma kadar.
Benim erikler yavru gibi ve biraz da cıvımış.. Çünkü toplamakta biraz geç kaldık.
Olsun, benim eriğim onunkini döver...
Doğal bunlar doğal...
Bizde ilaç yok, bizde gübre yok...Bizde yalan yok...
Almayanı döverim valla...
Özgürüm ben bee..
İstersem döverim adamı...
???
Ne güzelmiş yahu...
Bırakın da bugün özgürlüğün tadını çıkarayım.
Yarın girerim "karakol" uma...
14 Nisan 2019 Pazar
NE ZAMAN ÖLECEĞİMİ BİLSEYDİM
Yazar: İsmail Ezgü
Elbette nerede, ne zaman ve nasıl öleceğimi kesinlikle bilmiyorum.
Ama bunu bilemeyeceğimi de iyi biliyorum. (31/34)
İyi ki nasıl, nerede ve ne zaman öleceğimi bilmiyorum.
Düşünsenize; trafik kazasında öleceğimi bilsem?
Ne araba kullanırdım, ne de bir yerlere gidebilirdim.
Amazon ormanlarındaki kabileler gibi kendi köyünden başka bir yerin varlığından dahi habersiz yaşar ve trafik canavarından kurtulan bendeniz muhtemelen aslan ya da kaplan gibi bir canavara yem olurdum...
Eğer öleceğim yeri tercih etme hakkım olsaydı, şu anki duygu ve tercihime göre bir fidanı dikip can suyunu verdiğim anda mevlama kavuşmayı isterdim.
Bu kelimeleri mecazi anlamda kullanmadım, gerçekten bir fidanı toprağa kavuşturmaktan bahsediyorum.
Düşünsenize diktiğim zeytin ağacının bin yıl sonra bile insanlara fayda verme ihtimali var.. Tabi ki aklı evvel bir yiyici/yıkıcı ekip buralara ; senede 1 ay bile kullanılmayacak yazlık siteler veya bol yıldızlı tatil köyleri yapmazsa...
Halbuki gerçek yuvalar sonsuz yıldıza sahip gökkubbenin altına yapılır ki arada bir semaya bakıp hiç bir zaman tam sayısını sayacak gücümüzün olmayacağı yıldızlara dalarak ; sistemi kuran, kurulumunu yapan, yazılımını yükleyen hakkında biraz kafa yoralım. Ve şunu asla unutmayalım ki kurulumu yapan istediği anda bu sisteme format atma hakkına ve gücüne de sahiptir.
Korkmayın bunu önceden haber vermeden yapmaz. Her fırsatta bunu hatırlatır, her doğumda, her ölümde...
Her çiçeğin açışında, her yaprağın düşüşünde..
"Kitab"ında yüzlerce kere bunu tekrar etmiştir.
Ta ki "akledelim" diye.
Elbette nerede, ne zaman ve nasıl öleceğimi kesinlikle bilmiyorum.
Ama bunu bilemeyeceğimi de iyi biliyorum. (31/34)
İyi ki nasıl, nerede ve ne zaman öleceğimi bilmiyorum.
Düşünsenize; trafik kazasında öleceğimi bilsem?
Ne araba kullanırdım, ne de bir yerlere gidebilirdim.
Amazon ormanlarındaki kabileler gibi kendi köyünden başka bir yerin varlığından dahi habersiz yaşar ve trafik canavarından kurtulan bendeniz muhtemelen aslan ya da kaplan gibi bir canavara yem olurdum...
Eğer öleceğim yeri tercih etme hakkım olsaydı, şu anki duygu ve tercihime göre bir fidanı dikip can suyunu verdiğim anda mevlama kavuşmayı isterdim.
Bu kelimeleri mecazi anlamda kullanmadım, gerçekten bir fidanı toprağa kavuşturmaktan bahsediyorum.
Düşünsenize diktiğim zeytin ağacının bin yıl sonra bile insanlara fayda verme ihtimali var.. Tabi ki aklı evvel bir yiyici/yıkıcı ekip buralara ; senede 1 ay bile kullanılmayacak yazlık siteler veya bol yıldızlı tatil köyleri yapmazsa...
Halbuki gerçek yuvalar sonsuz yıldıza sahip gökkubbenin altına yapılır ki arada bir semaya bakıp hiç bir zaman tam sayısını sayacak gücümüzün olmayacağı yıldızlara dalarak ; sistemi kuran, kurulumunu yapan, yazılımını yükleyen hakkında biraz kafa yoralım. Ve şunu asla unutmayalım ki kurulumu yapan istediği anda bu sisteme format atma hakkına ve gücüne de sahiptir.
Korkmayın bunu önceden haber vermeden yapmaz. Her fırsatta bunu hatırlatır, her doğumda, her ölümde...
Her çiçeğin açışında, her yaprağın düşüşünde..
"Kitab"ında yüzlerce kere bunu tekrar etmiştir.
Ta ki "akledelim" diye.
13 Mart 2019 Çarşamba
ALTERNATİFSİZ OLMAK İYİDİR.
Yazar: İsmail Ezgü
Hepimiz şunu isteriz değil mi?
Hayat bize hep bol seçenekler sunsun.
Önümüzde hep çok çeşitli yollar olsun ki biz seçelim en iyisini...
Peki biz her zaman iyisini seçebiliyor muyuz?
Geçmişe bakınca ; tercihlerimizin ne kadarı doğru sizce...?
Keşkelerimiz yok mu?
Hem de pek çok var değil mi?
Keşke yanımızda birisi olsaydı da bize hep doğru yolu gösterseydi ne güzel olurdu...
Bize birisi hep doğru yolu gösterseydi onu dinler miydik ?
Hiç sanmam...
Bize hiç "dosdoğru yol" dan bahseden olmadı mı?
"Sıratı müstakim"in ne demek olduğunu araştırdık mı hiç ?
Kimimiz günde kırk defa bu kelimeleri tekrarladık bülbüller gibi... Ama hiç düşünmedik ; bu ne demek?
Hatta şarkılar söyledik;
"Sırat-i müstakim üzre gözetirim Rahim'i
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem"
........
Ne güzel söylemiş şair....
.......
Şimdiii.. derin bir nefes alıp kendimize bir kere olsun soralım;
Bizim tercihlerimiz ne yönde oldu?
Güzelliğin yolu mu, bataklığın yolu mu?
Farz edelim ki Kadıköy Altıyoldayız.
Önümüzde 6 farklı yol var
Birisi fuhuşa, diğeri kumara bir diğeri ise uyuşturucuya...
Bir başkası alkole, öteki de hırsızlığa ...
Bunların hepsini elimizin tersiyle itip huzur ve mutluluğa giden altıncı yolu seçer miydik?
Halbuki işimiz çok da zor değil idi.
Bir KİTAB'ın hiç olmazsa anlayabildiğimiz kadarını okusak bize yeterdi.
Kıytırık bir diploma için yüzlerce kitap okuduk. Hatta bazılarını satır satır ezberledik.
Ama hayat okulundan mezun olabilmek için tek bir KİTAB'ı okumadık. Bazılarımız defalarca hatmetti ama tek bir cümlesini dahi anlamadı...
Size şunu sorsam; ben tıp fakültesindeki tüm kitapları sular seller gibi ezberlesem ama hiç anlamadan...
Bana güvenip ameliyat masasına yatar mıydınız ?
Ya da güvendiğiniz doktorun size yazdığı reçeteyi çerçeveletip duvara aşarak şifa bulmayı umar mıydınız?
......
Halbuki Kitap taki tek bir cümle ile zina yolunu kapatabilirdik..
Diğer bir cümle ile de hırsızlıktan, rüşvetten kurtulabilirdik...
Neden bu fırsatı vermedik kendimize?
Neden aklımızı kullanmadık?
Nasıl daha açık yazabilirdi ki?
"Yunus 100: Allah aklını kullanmayanların üzerine pisliği boca eder"
Bundan daha açık bir cümle yazılabilir miydi ?
Tren uçuruma yaklaştı biz hâlâ eğlencedeyiz...
Dışarıdan birileri haykırıyor treni durdurmak için ama "O"nun dediği gibi;
Gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır..
Aklımızı zaten kiraya vermiştik ..
Biraz sonra dövünmeye başlarız ..
Zalım felek, kahpe felek ..
Kader utansın...
Ne güzel di mi?
Yap , et sonra at suçu kadere...
Oh ne âlâ...
........
Gelin bu Kitab a bir fırsat verelim.
Kötü yolları bizim için birer birer kapatsın.
Bize tek bir yol bıraksın.
Huzur ve mutluluğun yolunu.
Seçeneksiz olmanın tadını çıkaralım.
Tek bir yolumuz olsun ama gerçekten "yol" olsun, gerçeğin yolu olsun.
Yollara değil ;
Kendimize şans verelim.
Aklımızı kullanarak. ..
Hepimiz şunu isteriz değil mi?
Hayat bize hep bol seçenekler sunsun.
Önümüzde hep çok çeşitli yollar olsun ki biz seçelim en iyisini...
Peki biz her zaman iyisini seçebiliyor muyuz?
Geçmişe bakınca ; tercihlerimizin ne kadarı doğru sizce...?
Keşkelerimiz yok mu?
Hem de pek çok var değil mi?
Keşke yanımızda birisi olsaydı da bize hep doğru yolu gösterseydi ne güzel olurdu...
Bize birisi hep doğru yolu gösterseydi onu dinler miydik ?
Hiç sanmam...
Bize hiç "dosdoğru yol" dan bahseden olmadı mı?
"Sıratı müstakim"in ne demek olduğunu araştırdık mı hiç ?
Kimimiz günde kırk defa bu kelimeleri tekrarladık bülbüller gibi... Ama hiç düşünmedik ; bu ne demek?
Hatta şarkılar söyledik;
"Sırat-i müstakim üzre gözetirim Rahim'i
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem"
........
Ne güzel söylemiş şair....
.......
Şimdiii.. derin bir nefes alıp kendimize bir kere olsun soralım;
Bizim tercihlerimiz ne yönde oldu?
Güzelliğin yolu mu, bataklığın yolu mu?
Farz edelim ki Kadıköy Altıyoldayız.
Önümüzde 6 farklı yol var
Birisi fuhuşa, diğeri kumara bir diğeri ise uyuşturucuya...
Bir başkası alkole, öteki de hırsızlığa ...
Bunların hepsini elimizin tersiyle itip huzur ve mutluluğa giden altıncı yolu seçer miydik?
Halbuki işimiz çok da zor değil idi.
Bir KİTAB'ın hiç olmazsa anlayabildiğimiz kadarını okusak bize yeterdi.
Kıytırık bir diploma için yüzlerce kitap okuduk. Hatta bazılarını satır satır ezberledik.
Ama hayat okulundan mezun olabilmek için tek bir KİTAB'ı okumadık. Bazılarımız defalarca hatmetti ama tek bir cümlesini dahi anlamadı...
Size şunu sorsam; ben tıp fakültesindeki tüm kitapları sular seller gibi ezberlesem ama hiç anlamadan...
Bana güvenip ameliyat masasına yatar mıydınız ?
Ya da güvendiğiniz doktorun size yazdığı reçeteyi çerçeveletip duvara aşarak şifa bulmayı umar mıydınız?
......
Halbuki Kitap taki tek bir cümle ile zina yolunu kapatabilirdik..
Diğer bir cümle ile de hırsızlıktan, rüşvetten kurtulabilirdik...
Neden bu fırsatı vermedik kendimize?
Neden aklımızı kullanmadık?
Nasıl daha açık yazabilirdi ki?
"Yunus 100: Allah aklını kullanmayanların üzerine pisliği boca eder"
Bundan daha açık bir cümle yazılabilir miydi ?
Tren uçuruma yaklaştı biz hâlâ eğlencedeyiz...
Dışarıdan birileri haykırıyor treni durdurmak için ama "O"nun dediği gibi;
Gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır..
Aklımızı zaten kiraya vermiştik ..
Biraz sonra dövünmeye başlarız ..
Zalım felek, kahpe felek ..
Kader utansın...
Ne güzel di mi?
Yap , et sonra at suçu kadere...
Oh ne âlâ...
........
Gelin bu Kitab a bir fırsat verelim.
Kötü yolları bizim için birer birer kapatsın.
Bize tek bir yol bıraksın.
Huzur ve mutluluğun yolunu.
Seçeneksiz olmanın tadını çıkaralım.
Tek bir yolumuz olsun ama gerçekten "yol" olsun, gerçeğin yolu olsun.
Yollara değil ;
Kendimize şans verelim.
Aklımızı kullanarak. ..
8 Mart 2019 Cuma
KISIR DÖNGÜ deyip geçmeyin, çemberi kırın gitsin...
Yazar: Sema Ezgü
Bize özgürlük gerek dostlar, hayat denen kısacık zamanımızı kendimizi tekrarlayarak heba etmeyelim. Çünkü bedensel olarak da, zihinsel olarak da kendimizi tekrara meyilli canlılar değiliz.
Biyolojik olarak hiç bir günümüz diğerine eş geçmiyor, doğumdan ölüme her an yenileniyoruz. Hatta Kur'an diliyle söylersek, yeniden yaratılıyoruz. Zihnimizin durduğu yerde durmadığına bizzat tanıklar oluyoruz.
Gerçekten de, bize özgürlük yakışır. Yoksa siz, çemberin içinde kalıp, yapmaktan çok hoşlandığınız şeyleri, canınız istediğinde yine ve yeniden, engellenmeden yapmayı özgürlük mü sanıyorsunuz ? Yoksa sizi esir almayı başarmış CANINIZIN İSTEDİKLERİ mi özgürlüğün keyfini sürmekte ?
Bunu bir düşünelim isterseniz...
Sigara içmek mi özgürlüktür, sigaranın sizi yönetmesi, parmağında oynatması mı ? Bir daha düşünelim. Diğer alışkanlıklardan söz etmeye gerek var mı bilmem ama, adı alışkanlık olan her musibetin aslında insanı esir tuttuğunu kimse inkâr edemez.
Bal gibi de kısır döngü bu...
Kısır işte, adı gibi bir belâ. Aynı yerde dönüp dururken insanı hayata bağladığı kandırmacası ile gururlanıp durur, ama biz göremeyiz. Kendimizi bile göremeyiz dışarıdan. Kısır döngümüz izin vermez. Dışımızda üçüncü bir göz olup fikriyatımızı özgür bırakamıyorsak kısır döngüden çıkamıyoruz demektir.
Esaretin içinde özgür, daima hareket halinde olan evrenin içinde yok hükmündeyiz demektir. Ne acı bir var oluş biçimidir bu... Varlık ile yokluk arası arafta olup, bana fırsat verilmedi diyerek yaratıcıya kafa tutmak, tabiri caizse çamur atmak...
Yok böyle bir anlayış dostlar, biz özgür yaratılmışız. Bunu en iyi bilenler, biyolojik engellerine rağmen özgürlüğün peşinden koşan kardeşlerimizdir.
Kuyunun içine atılan Yusuf bile bizden daha özgürdü. Gazze'de bir tutam yeryüzü parçasına mahkum edilen müslüman yürekler özgürce kimlik savaşı vermenin gururunu yaşarken, tarihe imza atmaya devam ediyorlar. Buyrun size yakın tarih. Onlar için kısır döngü diye bir anlayış yok. Çemberlerini kırma davası var.
Öte yanda bizim için, yakın tarih hiç de iç açıcı olamıyor, maalesef... Medeniyet oyuncaklari ile örülmüş kısır dünyamızda aklımıza prangalar vuran yeni nesil bir şiddet uygulamasına tâbiyiz çünkü. Her yanımızdan saldıran ama gözle görünmeyen düşmanlarımız var. Lakin dostlar zannediyoruz. Haz duygusu ile sırıtarak yanımıza yaklaşıp, huzurumuzu çalıp gidiyorlar,,, gık bile demiyoruz.
İşte bugün, adına KADINLAR GÜNÜ deyip teselli olunduğumuz günün adını değiştirip, ÖZGÜRLEŞME. GÜNÜ ilan edelim. Edelim ki, kadınlar da rahat etsin, erkeklerde...
O vakit ne anneler gününe, ne kadınlar gününe, ne çocuk bayramına ne gençlik bayramına gereksinim olmazdı. Dünya rahat bir nefes alır, her dünya günü bayram yerine dönerdi.
Dikkat !!!
Ne zaman ki, bir çılgını görüp, ne güzel birşey yapmışsın dediğiniz duyulur, ama ben yapamam ki, vaktim yok, imkânım yok diyerek kadere sitem ederken iç geçiriyorsanız, siz de kısır döngüye esir düştünüz demektir...
Neden olmasın, ben de yapabilirim demek yerine, rutine bağlanmış hayatı olmazsa olmaz ilan ederek nefsinize zulüm yapmakta olursunuz.
Hadi dostlar, kırın kısır döngü çemberini, kendinize üçüncü gözden bakın bu sefer. İhtiyaç duyduğunuz her ne ise, bulun çıkarın saklandığı yerden. Biz başardık, siz de başarabilirsiniz.
Gazanız mübarek, insanlık gününüz kutlu olsun.
KADINLARIN,,, başkalarının Lütfü üzere değer görmeye ihtiyaçları yoktur...
Kadınlar da, bütün yaratılmışlar kadar, YARATANDAN ötürü, değerlidir.
Yeter ki, biline...
Bize özgürlük gerek dostlar, hayat denen kısacık zamanımızı kendimizi tekrarlayarak heba etmeyelim. Çünkü bedensel olarak da, zihinsel olarak da kendimizi tekrara meyilli canlılar değiliz.
Biyolojik olarak hiç bir günümüz diğerine eş geçmiyor, doğumdan ölüme her an yenileniyoruz. Hatta Kur'an diliyle söylersek, yeniden yaratılıyoruz. Zihnimizin durduğu yerde durmadığına bizzat tanıklar oluyoruz.
Gerçekten de, bize özgürlük yakışır. Yoksa siz, çemberin içinde kalıp, yapmaktan çok hoşlandığınız şeyleri, canınız istediğinde yine ve yeniden, engellenmeden yapmayı özgürlük mü sanıyorsunuz ? Yoksa sizi esir almayı başarmış CANINIZIN İSTEDİKLERİ mi özgürlüğün keyfini sürmekte ?
Bunu bir düşünelim isterseniz...
Sigara içmek mi özgürlüktür, sigaranın sizi yönetmesi, parmağında oynatması mı ? Bir daha düşünelim. Diğer alışkanlıklardan söz etmeye gerek var mı bilmem ama, adı alışkanlık olan her musibetin aslında insanı esir tuttuğunu kimse inkâr edemez.
Bal gibi de kısır döngü bu...
Kısır işte, adı gibi bir belâ. Aynı yerde dönüp dururken insanı hayata bağladığı kandırmacası ile gururlanıp durur, ama biz göremeyiz. Kendimizi bile göremeyiz dışarıdan. Kısır döngümüz izin vermez. Dışımızda üçüncü bir göz olup fikriyatımızı özgür bırakamıyorsak kısır döngüden çıkamıyoruz demektir.
Esaretin içinde özgür, daima hareket halinde olan evrenin içinde yok hükmündeyiz demektir. Ne acı bir var oluş biçimidir bu... Varlık ile yokluk arası arafta olup, bana fırsat verilmedi diyerek yaratıcıya kafa tutmak, tabiri caizse çamur atmak...
Yok böyle bir anlayış dostlar, biz özgür yaratılmışız. Bunu en iyi bilenler, biyolojik engellerine rağmen özgürlüğün peşinden koşan kardeşlerimizdir.
Kuyunun içine atılan Yusuf bile bizden daha özgürdü. Gazze'de bir tutam yeryüzü parçasına mahkum edilen müslüman yürekler özgürce kimlik savaşı vermenin gururunu yaşarken, tarihe imza atmaya devam ediyorlar. Buyrun size yakın tarih. Onlar için kısır döngü diye bir anlayış yok. Çemberlerini kırma davası var.
Öte yanda bizim için, yakın tarih hiç de iç açıcı olamıyor, maalesef... Medeniyet oyuncaklari ile örülmüş kısır dünyamızda aklımıza prangalar vuran yeni nesil bir şiddet uygulamasına tâbiyiz çünkü. Her yanımızdan saldıran ama gözle görünmeyen düşmanlarımız var. Lakin dostlar zannediyoruz. Haz duygusu ile sırıtarak yanımıza yaklaşıp, huzurumuzu çalıp gidiyorlar,,, gık bile demiyoruz.
İşte bugün, adına KADINLAR GÜNÜ deyip teselli olunduğumuz günün adını değiştirip, ÖZGÜRLEŞME. GÜNÜ ilan edelim. Edelim ki, kadınlar da rahat etsin, erkeklerde...
O vakit ne anneler gününe, ne kadınlar gününe, ne çocuk bayramına ne gençlik bayramına gereksinim olmazdı. Dünya rahat bir nefes alır, her dünya günü bayram yerine dönerdi.
Dikkat !!!
Ne zaman ki, bir çılgını görüp, ne güzel birşey yapmışsın dediğiniz duyulur, ama ben yapamam ki, vaktim yok, imkânım yok diyerek kadere sitem ederken iç geçiriyorsanız, siz de kısır döngüye esir düştünüz demektir...
Neden olmasın, ben de yapabilirim demek yerine, rutine bağlanmış hayatı olmazsa olmaz ilan ederek nefsinize zulüm yapmakta olursunuz.
Hadi dostlar, kırın kısır döngü çemberini, kendinize üçüncü gözden bakın bu sefer. İhtiyaç duyduğunuz her ne ise, bulun çıkarın saklandığı yerden. Biz başardık, siz de başarabilirsiniz.
Gazanız mübarek, insanlık gününüz kutlu olsun.
KADINLARIN,,, başkalarının Lütfü üzere değer görmeye ihtiyaçları yoktur...
Kadınlar da, bütün yaratılmışlar kadar, YARATANDAN ötürü, değerlidir.
Yeter ki, biline...
6 Mart 2019 Çarşamba
İYİLİK YAPTIK, OLDU MU ?
Yazar: İsmail Ezgü
Bazen övünürüz yaptığımız iyiliklerle...
Acaba bizim iyilik diye yolladıklarımız karşıya aynen düşündüğümüz gibi varıyor mu?
İşte size örnekler;
Meşhur 2001 krizinden çok kısa bir süre önce.
Ekonomik kriz ucunu göstermiş, Demirbank krizi piyasayı vurmuş, gecelik faizler binlerle ifade ediliyor. Gençlere nasıl anlatalım gecelik faizin yüzde 7 bin olduğu günleri...
En iyisi
"Hürriyet gazetesinden o güne ait bir haber başlığı vereyim de durumun vehametini anlayalım :
" Merkez Bankası'nın faiz oranı yıllık bileşik faiz olarak yüzde 19 bin 523' e denk gelerek bir rekora imza attı."
................
Bu zor günlerde işçilerimin maaşlarını ödeyebilmek için arabamı satmaya karar vermiştim. Yakın arkadaşıma bu sıkıntımı anlattım.
Arabanı satma, ne kadar lazımsa vereyim dedi. Bu kriz ortamında kimse kimseye selam vermezken arkadaşım gerçek arkadaşlığın ne demek olduğunu ispatlamıştı.
O zamanlar avro yok, mark var. Arkadaşım bana bir miktar mark verdi ve ben o günkü sıkıntımı atlattım. Tabi ki mark ile borçlandım. Mark olarak geri vereceğim.
Bir iki ay geçti şubat 2001 krizi geldi. Meğer öncekiler kriz değilmiş. Bu kriz sildi süpürdü bizi. Özellikle bizim gibi imalatçı kesim mahvoldu. Baktık durum ümitsiz; arabayı satalım artık çare yok dedik.
Piyasa berbat olmuş.
Geçen sefer arabamı satsaydım 25 bin mark ediyordu. Şimdi sattım 13 bin mark etti.
Geçen sefer satsaydım hem arkadaşıma borçlanmayacaktım hem de elime geçecek 25 bin markın yaklaşık yarısı o anki ihtiyacımı giderecekti elimde de 12 bin mark kalacaktı.
Arkadaşa olan döviz borcum duruyor, araba da gitti, sorunlar ise bitmedi.
Can dostum en samimi duygularla bana yardım etti ama kısmet olmayınca olmuyor işte. .. sonuçta arabayı satmakta geç kaldığım için problemler daha da büyüdü.
Kısmet böyleymiş.
O bana iyilik yaptı ama sonuç istediğimiz gibi olmadı maalesef. .
.............
Aşağıdaki de bir başka kriz örneği:
Aynı dönemde bir akrabam Avcılar'daki evini sattı. O kadar ısrar ettim satmasın diye...
Yaşadığımız büyük 1999 depreminden sonra bir türlü rahat edemedi Avcılar'da. Evi hasar görmemişti ama bir türlü rahat uyuyamadı
Ne kadar beklemesini tavsiye etsek de işe yaramadı. Bir miktar borcu da varmış.
Kelepir sayılacak bir fiyata sattı. Parasını aldı ama tapuda sorun çıkmış. Tapuyu devredemedi. Noterde sözleşme yapıp tapuyu sonraya bıraktılar.
Bu sefer yine bana geldi; bu sefer de ben bu parayı nasıl değerlendireyim diye soruyor.
Borcunu ödemiş ama artan para yine ciddi bir rakam
2001 ocak ayında aklıma gelen tek yatırım döviz oldu.
Git dedim döviz al, yatır bankaya.
Bu sefer dediğimi yaptı.
Bir ay oldu olmadı bizim meşhur 2001 subat krizi patladı.
Bizim akraba zevkten dörtköşe.
Döviz fiyatı üç katına çıkmış.
Bu kadarla da kalmadı.
Avcılar'daki dairenin tapu işinde sorun giderilememiş, İstanbul un çoğunda olduğu gibi imarsız bina; iskân, kat mülkiyeti vs.hepsi sorun...
Alan kişi parasını geri istiyor, bizim akraba parayı iade ediyor, tabi ki tl olarak kaç para aldıysa aynen geri veriyor.
Bana geldiğinde hem çok mutlu hem de çok şaşkın idi.
Borcunu ödedi, ev yerinde duruyor, cepte de hâlâ önemli miktarda döviz var. Nasıl olduğunu pek anlamamış gibi ama tüm sorunlar halloldu.
Bizi batıran kriz onun şansı olmuştu.
Allah ın takdiri..
Bu işler biraz da kısmet ve nasip işi.
Kimini eksilterek kimini artırarak imtihan ederiz demişti Allah.
Ondan gelen başım üzre.. Bizden razı olsun yeter.
23 Şubat 2019 Cumartesi
ŞANS MI FELAKET Mİ ? (gerçek bir hikaye)
Yazar: İsmail Ezgü
Alışveriş yaptığınız hiper market yaptığı çekilişle size Avrupa malı bir otomobil hediye etse havalara uçmaz mıydınız?
Belki de sabaha kadar uyku uyuyamazdınız sevinçten.
Bu müthiş bir şans !
Hayatınızı değiştirecek bir olay bu?
Tam bir piyango. .. Büyük ikramiye.
Günlerce tüm ailenin ayakları yere basmadı...
Çok sevinmiştik...
.........
Birkaç ay sonra ;
Babanız memlekete gidecek; arabası da çok eski.
Dediniz ki: al bizim yeni arabayı, rahat rahat gidin.
Çok güzel bir teklif...
Atladılar bu şans arabasına sabah erkenden; düştüler yollara.
Baba kullanıyor arabayı, yanında hanımı, arkada kızı ve torunları. ..
Bolu dağını tırmandılar eski yoldan...
O zamanlar henüz tünel açılmamış.
Tırmanma bitecek, tepeyi aşacaksın ondan sonra otoyola gireceksin...
Otoyol kavşağına birkaç yüz metre kalmış.
O katil kamyon çıkıyor sapanca kavşağından ve hançer gibi kesiyor yolu...
Tecrübeli baba elinden geleni yapıyor ama çarpışma kaçınılmaz ...
Herkes hastaneye ulaştı. Görünürde çok büyük bir sıkıntı yok. Ufak tefek çizikler var ama Allah'a şükür kırık çıkık yok...
Ama bir iki saat sonra annemiz fenalaştı, ne olduğunu anlayamadan yoğun bakıma aldılar.
Atladık arabalara çıktık İstanbul'dan yola...
Gebzeye varamadık , trafik felç..
Hatırlamıyorum sebebini ama korkunç bir trafik.
Tek çare feribotla Yalova ya geçtik ve Gölcük'ten doğru Bolu'ya ulaştık.
Hastaneye vardığımızda acı haber gecenin soğuğunu kora çevirdi. İçimizi yaktı..
Bu anne tam 100 gün önce aslan gibi iki evladını toprağa vermişti yine trafik canavarı yüzünden.
Onların hasretiyle her gün dua etmişti; " beni onlara kavuştur Rabbim " diye...
Allah duasını kabul etti.
Onu da aldı. ..
İçimiz yanıyor.
........
Şimdi sorsam mı sizlere;
Hâlâ bu piyangonun müthiş bir şans olduğunu düşünüyor musunuz?
Yoksa şunu demek mi geçiyor içinizden ;
" Lanet olsun bu arabayı kazandığımız güne "
..........
Her zaman olduğu gibi "O" haklı çıktı;
(Bakara 216) : hoşunuza gitmeyen şey sizin için hayırlı olabilir, hoşunuza giden bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir , siz bilemezsiniz.
.......
15 Şubat 2019 Cuma
DIŞ SESİM DİYOR Kİ:
Yazar: İsmail Ezgü
Dış ses"im diyor ki;
Okumamak çok kârlı imiş ??
......
Gözlük gerekmiyor
Kitap parası diye bir masraf yok
Vakitden de kârdayız.
Masa lambası gerekmiyor
Elektrik faturası da düştü böylece...
Kitap yoksa ağaçları kesmeye de gerek yok.. doğayı da kurtardık işte...
............
Komşum geldi birgün
"OKU" dedi.
Meğerse o dememiş. Bir "Kitab"tan araklamış.
Altüst oldu hayatım !
Huzurum kaçtı!
Eskiden her yöne giderdim.
360 dereceydi hayatım.
Şimdi tek yönüm kaldı.
.......
Meselâ bu akşam yılbaşı.
Ne güzel kafayı bulup dağıtacaktım!
İnsanlıktan çıkacaktım!
Önce tıkınıp sonra çıkaracaktım ne varsa .
Kafayı buldum deyip ayık iken söyleyemediklerimi kusacaktım.
Sarhoş olup kendimi arkadaşlara taşıtacaktım ne güzel.
Onlara küfretsem ses çıkarmazlar...
Adam öldürsem mazeretim hazır, sarhoşluk indirimi var nasılsa...
.......
Ya şimdi?
Onu yapma, bunu yapma!..
Kaçamak yok, uyanıklık yok , köşe dönmek yok, hep bana hep bana yok..
Ben yok...
...........
Yollar kapandı,
.........
Çok şükür.
Allah razı olsun komşumdan...
Allah razı olsun "ALLAH"tan...??
Bu son cümlem hatalı mı oldu ne ?
Takıldı kafama.
Hemen başucu kitabıma sorayım bakalım
......
89/28 de şöyle demiş "O" güzel sözlerin sahibi:
"Dön Rabbine; SEN ONDAN RAZI , O SENDEN RAZI olarak.
Gir kullarımın arasına.
Gir cennetime. "
........
Daha ne isteyebilirim ki?
İyi ki varsın be "KİTAB"
Dış ses"im diyor ki;
Okumamak çok kârlı imiş ??
......
Gözlük gerekmiyor
Kitap parası diye bir masraf yok
Vakitden de kârdayız.
Masa lambası gerekmiyor
Elektrik faturası da düştü böylece...
Kitap yoksa ağaçları kesmeye de gerek yok.. doğayı da kurtardık işte...
............
Komşum geldi birgün
"OKU" dedi.
Meğerse o dememiş. Bir "Kitab"tan araklamış.
Altüst oldu hayatım !
Huzurum kaçtı!
Eskiden her yöne giderdim.
360 dereceydi hayatım.
Şimdi tek yönüm kaldı.
.......
Meselâ bu akşam yılbaşı.
Ne güzel kafayı bulup dağıtacaktım!
İnsanlıktan çıkacaktım!
Önce tıkınıp sonra çıkaracaktım ne varsa .
Kafayı buldum deyip ayık iken söyleyemediklerimi kusacaktım.
Sarhoş olup kendimi arkadaşlara taşıtacaktım ne güzel.
Onlara küfretsem ses çıkarmazlar...
Adam öldürsem mazeretim hazır, sarhoşluk indirimi var nasılsa...
.......
Ya şimdi?
Onu yapma, bunu yapma!..
Kaçamak yok, uyanıklık yok , köşe dönmek yok, hep bana hep bana yok..
Ben yok...
...........
Yollar kapandı,
.........
Çok şükür.
Allah razı olsun komşumdan...
Allah razı olsun "ALLAH"tan...??
Bu son cümlem hatalı mı oldu ne ?
Takıldı kafama.
Hemen başucu kitabıma sorayım bakalım
......
89/28 de şöyle demiş "O" güzel sözlerin sahibi:
"Dön Rabbine; SEN ONDAN RAZI , O SENDEN RAZI olarak.
Gir kullarımın arasına.
Gir cennetime. "
........
Daha ne isteyebilirim ki?
İyi ki varsın be "KİTAB"
30 Ocak 2019 Çarşamba
NEDEN EVLENDİNİZ ?
Yazar: İsmail Ezgü
Sık sık olduğu gibi; sabah 4 civarı uyandım. Kasım başı olduğu için daha sabaha 3 saat var.
Büyük ayı kutup yıldızının sağına geçmiş, ama alt çizgisi yine kutup yıldızını gösteriyor. Ateşe aşık kelebek gibi, dönüp duruyor ama gözünü sevdiğinden hiç ayırmadan...
Ay hilal olmuş, hava ılık buralarda.
Dalgaların sesi hafiften geliyor, deniz de çok sakin. Halbuki bir hafta evvel fırtına yıkıyordu ortalığı. Şimdilerde pastırma yazı hakim. Deniz sütliman. Balıkçılar her akşam denizde...
Balık bedava, semizotu bedava, domates bedava.. bazen patates, biber de bedava oluyor.
Buralarda para geçmiyormuş. Komşu tarlalarda ne ekiliyorsa bize de biraz düşüyor. Almazsak kızıyorlar bir de...
Horozumuz da ötmeye başladı şimdi; fon müziğim de var artık. Şahane.
.....
Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar ya da Orhan Pamuk zannettim galiba..
Bir sabah manzarasını nasıl da uzattım.
Herhalde ben de onlar kadar (bana göre) sıkıcı olmuşumdur.
.......
Buralarda çok huzurluyum, mutluyum.
Halbuki canım çıkıyor.
Yorgunluktan ölü gibi erkenden yatıyorum.
Ellerimizle yaptığımız kulübemizde yaşıyoruz ve iki odalı bu harika evde televizyon yok. Olmayacak da...
Bu benim dayatmam; kestim attım "burada tv olmayacak" o kadar !?
Söz ağızdan çıkar di mi?
Sanırım benden başka herkes tv istiyor ama patron benim, ben ne dersem o !
Delilik bazen işe yarıyor.
TV yok..
Ohhh beee..
Hayat varmış.
Dünya varmış demedim farkındaysanız; "hayat varmış " dedim.
Şu "ekran bağımlılığı" dediğim şey hayatımızı mahvediyor farkında değiliz.
Yaşını doldurmamış bebenin elinde bir ekran. İki yaşına gelmekte olan torunum çişini söyleyemezken telefondan istediği videoyu bulup açıyor.
Allah aşkına nereye gidiyoruz biz?
Ben korkudan titriyorum ama bakıyorum benden başka bunu dert edinen yok gibi.
Allah sonumuzu hayr etsin.
Gelelim yine sabahın dingin ferahlığına;
Ne işim var benim bu ıssız yerde?
.......
Ne kadar ıssız bir yerde olduğumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vereyim.
Ekmek alabileceğim en yakın bakkal 25 km uzakta.
Hanımla istediğim kadar yüksek sesle kavga edebilirim; sesimizin duyulabileceği mesafede hiç bir insan evladı yok.
Hanımla kavga etmek mi dedim?
Lafın gelişi söyledim; ara sıra sesimi yükseltsem de ona kavga denmez. Zaten sadece benim sesim yükseliyor nadiren.
Hanımın sesi pek yükselmez.
Kuyuya düşse sesi çıkar mı bilmiyorum.
.....
Peki bu ıssız yerde yapayalnız ne işim var.
Ne "işimiz" var demeliydim değil mi?
.........
İşte bizim sırrımız bu"işimiz" kelimesinde gizli...
" biz" deyince yalnızlık bitiveriyor, ıssızlık sona eriyor, her taraf dopdolu oluveriyor.
İşin sırrı "biz" olmakta.
"Ben" iken yapayalnızım, "biz" olunca dopdoluyuz.
İyi ki varsın.
Rabbimin nimeti.
........
Biz çok huzurluyuz da çevremiz hiç öyle değil.
Kavga gürültü kıyamet kopuyor evlerde.
Hani o "yuva" olamamış lüks konutlardan bahsediyorum.
Evlenmeyi de boşanmayı da öğrenemedik gitti...
Bazen düşünüyorum da katolikler boşanmayı yasaklamakla fena etmemişler sanki..
Tövbe...
Allah' ın verdiği izin başım üzre ama her aile parçalanması bizi mahvediyor.
Sevdiklerimiz , gözümüzün önünde birbirlerini rezil ediyorlar da elimizden hiç bir şey gelmiyor.
Çocuklar perişan; akrabalar, dostlar mahzun.
Toplum adım adım uçuruma gidiyor ve kimse bir şey yapmıyor , yapamıyor.
Halbuki size düğün pastanızı keserken ne güzel tarif etmişlerdi...
Sen eşine yedireceksin o da sana..
Ama siz ne yaptınız?
Daha imzaların mürekkebi kurumadan gelin hanım damadın ayağına basmaya çalıştı adeta yerdeki böceği ezer gibi. Damat da ayağı kaptırmamak için komik hareketler yaptı. Masanın üzeri başka alem , altı bambaşka. ..
Geçenlerde gittiğimiz bir nikahta gelin kızımız evlilik cüzdanını alınca havaya kaldırdı ve başarısını kutlarcasına arkadaşlarına doğru uzun uzun salladı.
Acaba ne demek istedi bu hareketiyle?
Bende uyandırdığı intibaya bakarsak sanki dedi ki:
" kızlar; ben birisini kafese soktum, siz de hâlâ tık yok. Solladım sizi, başardım, ben başardım, becerikliyim ben , talihinize küsün"
Belki de şöyle demek istemiştir;
" Artık her şey benim elimde, bakın tapusunu aldım elime. Bundan sonra kuralları ben koyarım, işine gelirse..."
Görüntü beni o kadar rahatsız etti ki o an düşündüğüm şey ; " bu kızımız eş olmak için değil eş almak için evlenmiş, adeta galeriden araba alır gibi."
Temel böyle çürük olunca bina lüks olsa ne yazar. İlk sallantıda çatlaklar başlayacak, ondan sonraki olaylar magazin sayfalarına benzeyecek.
Daha fazla anlatmaya gerek yok sanırım.
......
Halbuki formül pastayı keserken verilmişti;
Sen onu doyur , o da seni doyursun.
Sen onu yücelt ,o da seni yüceltsin.
İkiniz de zirveye doğru yol alırsınız.
Çukurun dibinde olduktan sonra hanginizin üstte olduğu çok mu önemli?
......
"Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? "
.......
Ben 40 yıl sonra dahi uyurken üşümesin diye eşimin üzerini örtmekteyim; sizler 40 gün içinde yorgan kavgasına başlarsınız, yatakları ayırırsınız. Hemen diğer odaya....
Kiraladığınız 3+1 , 140 m2 evin odaları başka ne işe yarayacak ki?
40 m2 neyinize yetmez?
Misafir de sevmezsiniz.
........
Ne olur anlayın artık ; vermeyi öğrenmeden huzur bulamayacaksınız.
Ama siz zaten huzur aramıyorsunuz ki.
Hepiniz rant peşindesiniz.
Ne diyeyim; Allah aklınızı kullanabilmeyi nasip etsin.
Sık sık olduğu gibi; sabah 4 civarı uyandım. Kasım başı olduğu için daha sabaha 3 saat var.
Büyük ayı kutup yıldızının sağına geçmiş, ama alt çizgisi yine kutup yıldızını gösteriyor. Ateşe aşık kelebek gibi, dönüp duruyor ama gözünü sevdiğinden hiç ayırmadan...
Ay hilal olmuş, hava ılık buralarda.
Dalgaların sesi hafiften geliyor, deniz de çok sakin. Halbuki bir hafta evvel fırtına yıkıyordu ortalığı. Şimdilerde pastırma yazı hakim. Deniz sütliman. Balıkçılar her akşam denizde...
Balık bedava, semizotu bedava, domates bedava.. bazen patates, biber de bedava oluyor.
Buralarda para geçmiyormuş. Komşu tarlalarda ne ekiliyorsa bize de biraz düşüyor. Almazsak kızıyorlar bir de...
Horozumuz da ötmeye başladı şimdi; fon müziğim de var artık. Şahane.
.....
Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar ya da Orhan Pamuk zannettim galiba..
Bir sabah manzarasını nasıl da uzattım.
Herhalde ben de onlar kadar (bana göre) sıkıcı olmuşumdur.
.......
Buralarda çok huzurluyum, mutluyum.
Halbuki canım çıkıyor.
Yorgunluktan ölü gibi erkenden yatıyorum.
Ellerimizle yaptığımız kulübemizde yaşıyoruz ve iki odalı bu harika evde televizyon yok. Olmayacak da...
Bu benim dayatmam; kestim attım "burada tv olmayacak" o kadar !?
Söz ağızdan çıkar di mi?
Sanırım benden başka herkes tv istiyor ama patron benim, ben ne dersem o !
Delilik bazen işe yarıyor.
TV yok..
Ohhh beee..
Hayat varmış.
Dünya varmış demedim farkındaysanız; "hayat varmış " dedim.
Şu "ekran bağımlılığı" dediğim şey hayatımızı mahvediyor farkında değiliz.
Yaşını doldurmamış bebenin elinde bir ekran. İki yaşına gelmekte olan torunum çişini söyleyemezken telefondan istediği videoyu bulup açıyor.
Allah aşkına nereye gidiyoruz biz?
Ben korkudan titriyorum ama bakıyorum benden başka bunu dert edinen yok gibi.
Allah sonumuzu hayr etsin.
Gelelim yine sabahın dingin ferahlığına;
Ne işim var benim bu ıssız yerde?
.......
Ne kadar ıssız bir yerde olduğumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vereyim.
Ekmek alabileceğim en yakın bakkal 25 km uzakta.
Hanımla istediğim kadar yüksek sesle kavga edebilirim; sesimizin duyulabileceği mesafede hiç bir insan evladı yok.
Hanımla kavga etmek mi dedim?
Lafın gelişi söyledim; ara sıra sesimi yükseltsem de ona kavga denmez. Zaten sadece benim sesim yükseliyor nadiren.
Hanımın sesi pek yükselmez.
Kuyuya düşse sesi çıkar mı bilmiyorum.
.....
Peki bu ıssız yerde yapayalnız ne işim var.
Ne "işimiz" var demeliydim değil mi?
.........
İşte bizim sırrımız bu"işimiz" kelimesinde gizli...
" biz" deyince yalnızlık bitiveriyor, ıssızlık sona eriyor, her taraf dopdolu oluveriyor.
İşin sırrı "biz" olmakta.
"Ben" iken yapayalnızım, "biz" olunca dopdoluyuz.
İyi ki varsın.
Rabbimin nimeti.
........
Biz çok huzurluyuz da çevremiz hiç öyle değil.
Kavga gürültü kıyamet kopuyor evlerde.
Hani o "yuva" olamamış lüks konutlardan bahsediyorum.
Evlenmeyi de boşanmayı da öğrenemedik gitti...
Bazen düşünüyorum da katolikler boşanmayı yasaklamakla fena etmemişler sanki..
Tövbe...
Allah' ın verdiği izin başım üzre ama her aile parçalanması bizi mahvediyor.
Sevdiklerimiz , gözümüzün önünde birbirlerini rezil ediyorlar da elimizden hiç bir şey gelmiyor.
Çocuklar perişan; akrabalar, dostlar mahzun.
Toplum adım adım uçuruma gidiyor ve kimse bir şey yapmıyor , yapamıyor.
Halbuki size düğün pastanızı keserken ne güzel tarif etmişlerdi...
Sen eşine yedireceksin o da sana..
Ama siz ne yaptınız?
Daha imzaların mürekkebi kurumadan gelin hanım damadın ayağına basmaya çalıştı adeta yerdeki böceği ezer gibi. Damat da ayağı kaptırmamak için komik hareketler yaptı. Masanın üzeri başka alem , altı bambaşka. ..
Geçenlerde gittiğimiz bir nikahta gelin kızımız evlilik cüzdanını alınca havaya kaldırdı ve başarısını kutlarcasına arkadaşlarına doğru uzun uzun salladı.
Acaba ne demek istedi bu hareketiyle?
Bende uyandırdığı intibaya bakarsak sanki dedi ki:
" kızlar; ben birisini kafese soktum, siz de hâlâ tık yok. Solladım sizi, başardım, ben başardım, becerikliyim ben , talihinize küsün"
Belki de şöyle demek istemiştir;
" Artık her şey benim elimde, bakın tapusunu aldım elime. Bundan sonra kuralları ben koyarım, işine gelirse..."
Görüntü beni o kadar rahatsız etti ki o an düşündüğüm şey ; " bu kızımız eş olmak için değil eş almak için evlenmiş, adeta galeriden araba alır gibi."
Temel böyle çürük olunca bina lüks olsa ne yazar. İlk sallantıda çatlaklar başlayacak, ondan sonraki olaylar magazin sayfalarına benzeyecek.
Daha fazla anlatmaya gerek yok sanırım.
......
Halbuki formül pastayı keserken verilmişti;
Sen onu doyur , o da seni doyursun.
Sen onu yücelt ,o da seni yüceltsin.
İkiniz de zirveye doğru yol alırsınız.
Çukurun dibinde olduktan sonra hanginizin üstte olduğu çok mu önemli?
......
"Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? "
.......
Ben 40 yıl sonra dahi uyurken üşümesin diye eşimin üzerini örtmekteyim; sizler 40 gün içinde yorgan kavgasına başlarsınız, yatakları ayırırsınız. Hemen diğer odaya....
Kiraladığınız 3+1 , 140 m2 evin odaları başka ne işe yarayacak ki?
40 m2 neyinize yetmez?
Misafir de sevmezsiniz.
........
Ne olur anlayın artık ; vermeyi öğrenmeden huzur bulamayacaksınız.
Ama siz zaten huzur aramıyorsunuz ki.
Hepiniz rant peşindesiniz.
Ne diyeyim; Allah aklınızı kullanabilmeyi nasip etsin.
26 Ocak 2019 Cumartesi
BİRAZ DA MATEMATİK
Yazar: Sema Ezgü
Biz iki ihtiyarın yazılarını takip edenler muhtemelen soruyorlardır;
Buradaki yazı konularında kadın, erkek ilişkilerine dair hiçbir emare yokken, bu yazılardan yola çıkıp, nasıl mutlu olacağımıza dair ipuçlarını nasıl bulacağız?
Bizim asıl merakımız mutluluk formülleri değil mi ki, alakasız konulara yönlendiriliyoruz ??? Mutluluk bu konuların neresinde???
Dediklerini duyar gibiyim.
İşte zurnanın zırt dediği yer de, tam burası...
MUTLULUK, KENDİNİ BİLMEKTİR.
Kendini bilen, kendi dışındaki her şeyi de öğrenme potansiyeli ile donanmış demektir.
Bizim yazılarımızın her biri, fikir üretmeyi kafa yormayı, analizler yolu ile doğru sonuçlara ulaşmayı hedefliyor gibi görünüyorken, aslında kendimizi keşfetme çabalarıdır. Böylece iki ayrı birey olarak birbirimizi de keşfetme çabalarıdır.
Karışık mı oldu?
Kendimizi fikir alemi içinde tanımlamaya çalışıyoruz yani. Çalışıyoruz ki, birbirimizi daha doğru anlayalım. Malumunuz, beyin bu, durduğu yerde durmuyor. Hangimiz yıllar öncesindeki düşünceleri aynen taşıyoruz?
Hiçbirimiz evlendiğimiz yaştaki biz değiliz madem, bugün nereden nereye gelmişiz diye merak etmeyelim mi?
Edelim tabi ki, önce kendimizi, sonra eşimizi...
Edelim ki, mutlu muyuz, mutsuz muyuz, bir anlayalım önce.
Farklı yönlere giden trenlere binmiş olup, aynı yere gittigimizi zannetmeyelim. Kabusu uyanıkken yaşamayalım.
Sözün özü, hayat yolculuğumuzu boş yere yapmayalım.
Her insan bir amaç için yolculuk yapar kuşkusuz. Biz de hedefe mutlu yaşayıp mutlu ölmeyi koyalım. Koyalım ki, bu dünyaya gönderiliş amacımızı bulalım. Uzun bir zincirin halkaları gibi yani bu yolculuk serüveni. Zaman geçip giderken, kendimizi tanımaktan yoksun kalıp, zayıf halkalar sahibi olmayalım, zinziri koparmayalım.
Hedef koyarken hiçbir seküler hedeften bahsetmedim. Fark ettiniz kuşkusuz.
Eskiden sıkı bir disiplinle koyup takip ettiğimiz seküler hedeflerin çoğunu terk ettik ikimiz de. Ulaştığımız ya da ulaşamadığımız ne varsa bilincine vardık, hamd ettik, şükür ettik. Vermiyorsa yaratanın bir bildiği vardır dedik, iman ettik. Silkindik, kendimize geldik. Bize yüklenen misyonu keşfe koyulduk. Yani bizim yaşımıza gelen pek çok insanın hedeflediği gibi artık kazancı değil, kazandırmayı hedefliyoruz.
Kazandırmak bize de kazandırıyor, fark ettik ... İnsan başkasının kazandıkları ile mutlu oluyormuş meğer. Öğrendik.
Bizi hayatta tutacak gelirimizle, maddi manevi bütün edinimlerimizi hayata tutunmayı öğretecek biçimde harcamayı farkında olmadan şiar edinmişiz.
Saçma mı geldi? Doğrudur, yadırgamam. Henüz yolun başındaki insanlara yolun sonunu göstermek kolay olmuyor. Hadi öyleyse zamanda yolculuk yapıp yolun başına gidelim.
1. Kendimizi tanıyalım:
Matematik tabiriyle kendi ismimizle anılan bir küme olduğumuzu, bu kümenin bir sınırı olduğunu, içinin de boş olmadığını bilelim. Matematik te genellikle daire olarak şematize edilen kümenin içini kendimiz dolduralım. Dış güçlere, her türlü zorbalıklara dur diyelim ve kendi nefsimizle tanışalım. Değerler sisteminden bize uygun olanları kümenin içine alırken uygunsuzları dışarıda bırakalım. Bluğ çağımıza geldiğimizde bu kümeyi tamamlamış olduğumuzu varsayalım. Aksi halde, açık bıraktığımız her kapıdan, zayıf buldukları her noktadan saldırıya uğrarız. Vatan savunması yapmaktan, ülke sınırlarını korumaktan hiçbir farkı yok bu tavrın. Vatanımız da, nefsimiz de bize emanet çünkü. Nefsimizin kırmızı çizgilerine ve vatanımızın sınır çizgilerine aynı anda sahip çıkabiliyorsak eğer, hem şahsi hem de milli şahsiyetlerimizin farkında olan ben ler olduk demektir. O halde hayat arkadaşımızı, öteki yarımızı bulmak zamanı da gelmiş demektir.
( Vatan ve nefs gibi farklı görünen iki kavramı ayrı ayrı telaffuz edip, birbirinden kopuk olarak sahiplenmenin, bir İslâm aklı sahibi olarak mümkün olmadığını düşünüyorum. Birine karşı hassasiyet yoksa kişide, diğerine de karşı yoktur diye inanıyorum.)
2. Yeni bir küme arıyoruz şimdi, umutla.
Mutlu olmak istiyoruz, amacımız bu. Ben olduğumuzdan emin olduktan sonra biz olmaya karar veriyoruz. Bu olgunluğa ulaşmanın yaşa değil, kişiliğe bağlı olduğunu da hemen hatırlatalım.
Aman dikkat,,,
Kendi kümenizin tıpkısının aynısını, bu benim ruh ikizim diyerek bulmaya çalışmayın sakın... Bu ancak kendisini çok seven, narsist bakışlı insanların merakıdır. İki küme matematikte tek küme kabul edilir. Başka bir isimden, başka bir şahsiyetten söz edilemez o vakit. Pratikte de zaten hiçbir birey kendisini hatalarıyla birlikte aynaya bakar gibi görmekten hoşlanmaz. İnsanoğlu yenilikçidir. Farklı olanı farkeder, arzu eder.
Çünkü yeni bir küme ile yaşamı paylaşmak, kişinin kendisi için kırmızı çizgilerle tanımladığı daireyi, yani özgürlük alanını genişletmek anlamına gelir. İçini doldurduğunuz değerlerin çeşitlenmesi, çoğalması anlamına gelir.
Bizi bir arada tutmaya yetecek kadar ortak değerin yanısıra, farklı şahsiyetlerimizi koruyup gözetecek kadar da bize ait alana ihtiyacımız olacak hayatta. İkili ilişkide mutluluğu yakalamanın sırrı işte budur. İç içe geçmiş iki küme dairesinin dengeli beraberliği. ( Bu kesişim, sadece evlilik için değil, dostluk adını verdiğimiz tüm ikili ilişkiler için de geçerlidir.)
Zamanla bu iki küme dairesi birbirine uyum sağlamak için belki de şeklini kaybecek, ama ortak değerler bölgesini asla kaybetmeyecek. Yani, ideal olan budur...
İki küme kesişirken ne büyüklükte bir ortak alana ihtiyaç var diye sorarsanız,,,
İşin bu kısmı size kalıyor elbet. Şahsiyetinizi ve eşinizin sahsiyetini ilgilendiren bir konudur. İfrat ile tefrit arasında en doğru yeri bulmak meselesidir.
İki kümenin hiç içiçe geçmeden, sadece temas halinde durmasına ifrat dersek, iki kümeden birinin diğerini tümüyle içine alıp kuşatmasına, yok hükmüne getirmesine de tefrit demek lâzım gelir. Bu iki aşırı uç ne insanî, ne de ahlâkî değildir. Zaten mutlu olmayı da sağlamaz. Haz almakta obezlik göstergesidir aslında. Sağlıklı da değildir.
Söylemesi kolay tabi, günümüz insanı kendisini gizlemekte bu kadar ustalaşmışken, olmadığı gibi görünmeyi bu kadar benimsemişken, nasıl olacak da, mutlu etmek için can atacağım öteki yarımı bulacağım? Diyordur herkes, şüphem yok bundan.
İşte tam burada, matematik bilgimize ilaveten biyoloji ve mantık, yanı sıra sosyoloji ve felsefe giriyor devreye. Garip mi geldi? Anlatayım...
Burnumuzun farkinda bile olmadığımiz özelliğini hafife almayalım. Uzaktan bile kokusunu alıp beyine sinyal gönderen burnumuz aslında doğru eşi seçmekte çok marifetlidir. Yeter ki siz parfüme karışmamış arı duru kendi kokunuzla ortalıkta dolanmayı tercih edin. Bunu ben demiyorum, biyoloji alanındaki uzmanlar diyor.
Sonrası gözlerin maharetine kalıyor. Tabi ki kafa gözlerimiz gerekli ama benim favorim basiret gözleriyle bakmak dünyaya. Kafa gözlerinizle karşı cinse bakarak ancak kümenin fiziksel yapısını görürsünüz. İşte budur,,, dediğiniz anda basiret ( akıl ve gönül birlikteliği) gözleriniz devreye girmezse, ona yapışıp kalırsınız. Kimyasal yapısını tanımadan zanlarınızın etkisinde kalır, gerçek zannedersiniz.
Sadece fizik yapısına yapışıp kaldığınız, kırmızı çizgilerini merak etmediğiniz bir küme, yani tanımadığınız, yani kümenin içindeki her bir elemanı kontrol gişenizden geçirmediginiz bir şahsiyet, zannettiğiniz kişi değilse sizi mutlu edemeyecektir kuşkusuz. Şansa inanmak gibi bir alışkanlığınız varsa, o zaman başka. ( Mantık ve felsefeden sınıfta kaldınız, haberiniz olsun )
Evlilik sürecine havale ettiğiniz tanıma çabaları ise, sizi mutsuzluğa sevk edebilir. Hayal kırıklığı, en büyük derdiniz olabilir. Sıkça yaşıyoruz. Başımıza gelince ise çabalamaktan vazgeçiyoruz. Nedeni çok basit. Hayat arkadaşımız bizi mutlu etsin, beni anlasın, beni sevsin istiyoruz. Benlik kümemizin içinde bencillik de mutlaka vardır. İnsanoğlunun en sevdiği belâsıdır bencillik.
İkinci belâsı ise mutlu edilmeyi beklemek, ummak hatta dayatmak olarak içimize işlenmiş, hak diye öğretilmiş yanlış eğitim sistemidir. El bebek gül bebek misali baş üstünde tutulan çocukluğumuzun büyütülme tarzlarıdır. ( Ana babalarımız da matematikten sınıfta kalmış demektir. Bizim ayrı birer küme olduğumuzu ögretememiş demektir. )
Erişkin bireyler olduğumuz zaman kendi çabamızla bu iki belâdan da kurtulmak zorundayız. Çünkü mutlu olmak istiyoruz.
3. Daima ve her zaman nefsimizin kalesinde nöbette olmak:
İyi güzel de, bir gün gelir, ortak zannettiğimiz değerlerin artık ortak olmadığını, bizi bir arada tutan şeylerin aşınıp köreldiğini fark edince ne olacak.
Çoğunlukla orta yaşın önümüze çıkarttığı beklenmedik bir mönüdür bu durum. Ama nedense çok arttı günümüzde, çok sıklaştı. Sebebi daha çok, ekonomik düzeylerin eşitlenmesi, ve eşlere yeni özgürlük fırsatlarının doğması gibi görünse de, yine de bencillik içeriyor. Eskiden kaybetmeyi göze alamadığımız şeyleri kaybetmeyi daha kolay göze alabiliyoruz belki de. Fedakârlık yapmaktan sıkılmış da olabiliriz. Ya da hayatın ellerimizden uçup gittiği hissine kapılmış olabiliriz. Dışımızda yaşanan hayatlardan feyz alıp bugüne kadar neleri kaçırdığımızı meraka da dalabiliriz. Ya da şahsi kümemizle baş başa kalıp geçmişe dair öz eleştiri yapmayı huzuru bulmak adına çok istemiş de olabiliriz, hepsi mümkün.
Sebep ne olursa olsun mutlu olmak için başkalarını mutlu etmeye ihtiyacımız bakidir. Yalnız ve mutlu olmak mümkün değil yani. Yalnız ve huzurlu olmak, yalnız ve filozof olmak mümkün ama... Maneviyatımızın başarısına kalmış bu süreç. Ama bu da bizi mutlu etmez. Nefsimizi onarıp tamir etmekten, kendinizi gözden geçirmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü mutluluk toplumda yaşanır, faaliyet gerektirir. Üç boyutludur. Kalıcı ve gözle görülür eserler bırakır ardında. Bazen de ahiret gününe kadar hanemize yazılacak sevaplar bırakır. Etki, tepki meselesidir mutluluk. Hem fizik, hem kimya meselesidir aynı zamanda. Ayak izlerini takip ederek mutluluğa ulaşmayı mümkün kılar.
Kendini mutlu et sloganı kapitalist bir aldatmacadan başka birşey değildir bana göre. Kalıcı olmayan haz duygusunu kalıcı hale getirmeyi ısrarla dayatır insanlara. Bu dış sese kapılıp hazzımız kalıcı olsun istersek, kendi benliğimizi kaybederiz. Arapça bir kelime olan Haz = almak, demektir zaten. Haz duygusu biriktirmeyi umarak kümemizin içine değer diye yerleştirirsek, obez oluruz. Haz merkezli bir insan olup karadelik misali yuttukça yutarız da yine doymayız. Kümemizin sınırlarını koruyamaz oluruz. Bedenimizin de... Nefsimize zulmetmiş mutsuz bir fani oluruz. Kötü bir mutsuzluk senaryosu bu, Allah korusun...
Mutluluk yolu başkalarını mutlu etmekten geçiyor kısacası, başka yolu yok bunun. Zahmetli gibi gözüken bu yolu talim etmenin en kolayı, yine eşimizle ve uygulamalı olarak faaliyetlerimizle ( amellerimizle ) yaşamaktır, yaşatmaktır.
Başarabilirsek eğer, çoğaltırız mutluluğu. Önce çocuklarımızda yansımasını görürüz, mutlu oluruz. Sonra çevremize dağıtırız. Daha çok mutlu oluruz.
En mutlu günümüzde, düğünümüzde, düğün pastamızdan bir çatal alıp neden eşimize ikram ettiğimizi, bu ritüelin neyi işaret ettiğini öğrenmeli ve hiç unutmamalıyız.
Mutluluk vermeyi bilenindir, bu böyle biline...
Biz iki ihtiyarın yazılarını takip edenler muhtemelen soruyorlardır;
Buradaki yazı konularında kadın, erkek ilişkilerine dair hiçbir emare yokken, bu yazılardan yola çıkıp, nasıl mutlu olacağımıza dair ipuçlarını nasıl bulacağız?
Bizim asıl merakımız mutluluk formülleri değil mi ki, alakasız konulara yönlendiriliyoruz ??? Mutluluk bu konuların neresinde???
Dediklerini duyar gibiyim.
İşte zurnanın zırt dediği yer de, tam burası...
MUTLULUK, KENDİNİ BİLMEKTİR.
Kendini bilen, kendi dışındaki her şeyi de öğrenme potansiyeli ile donanmış demektir.
Bizim yazılarımızın her biri, fikir üretmeyi kafa yormayı, analizler yolu ile doğru sonuçlara ulaşmayı hedefliyor gibi görünüyorken, aslında kendimizi keşfetme çabalarıdır. Böylece iki ayrı birey olarak birbirimizi de keşfetme çabalarıdır.
Karışık mı oldu?
Kendimizi fikir alemi içinde tanımlamaya çalışıyoruz yani. Çalışıyoruz ki, birbirimizi daha doğru anlayalım. Malumunuz, beyin bu, durduğu yerde durmuyor. Hangimiz yıllar öncesindeki düşünceleri aynen taşıyoruz?
Hiçbirimiz evlendiğimiz yaştaki biz değiliz madem, bugün nereden nereye gelmişiz diye merak etmeyelim mi?
Edelim tabi ki, önce kendimizi, sonra eşimizi...
Edelim ki, mutlu muyuz, mutsuz muyuz, bir anlayalım önce.
Farklı yönlere giden trenlere binmiş olup, aynı yere gittigimizi zannetmeyelim. Kabusu uyanıkken yaşamayalım.
Sözün özü, hayat yolculuğumuzu boş yere yapmayalım.
Her insan bir amaç için yolculuk yapar kuşkusuz. Biz de hedefe mutlu yaşayıp mutlu ölmeyi koyalım. Koyalım ki, bu dünyaya gönderiliş amacımızı bulalım. Uzun bir zincirin halkaları gibi yani bu yolculuk serüveni. Zaman geçip giderken, kendimizi tanımaktan yoksun kalıp, zayıf halkalar sahibi olmayalım, zinziri koparmayalım.
Hedef koyarken hiçbir seküler hedeften bahsetmedim. Fark ettiniz kuşkusuz.
Eskiden sıkı bir disiplinle koyup takip ettiğimiz seküler hedeflerin çoğunu terk ettik ikimiz de. Ulaştığımız ya da ulaşamadığımız ne varsa bilincine vardık, hamd ettik, şükür ettik. Vermiyorsa yaratanın bir bildiği vardır dedik, iman ettik. Silkindik, kendimize geldik. Bize yüklenen misyonu keşfe koyulduk. Yani bizim yaşımıza gelen pek çok insanın hedeflediği gibi artık kazancı değil, kazandırmayı hedefliyoruz.
Kazandırmak bize de kazandırıyor, fark ettik ... İnsan başkasının kazandıkları ile mutlu oluyormuş meğer. Öğrendik.
Bizi hayatta tutacak gelirimizle, maddi manevi bütün edinimlerimizi hayata tutunmayı öğretecek biçimde harcamayı farkında olmadan şiar edinmişiz.
Saçma mı geldi? Doğrudur, yadırgamam. Henüz yolun başındaki insanlara yolun sonunu göstermek kolay olmuyor. Hadi öyleyse zamanda yolculuk yapıp yolun başına gidelim.
1. Kendimizi tanıyalım:
Matematik tabiriyle kendi ismimizle anılan bir küme olduğumuzu, bu kümenin bir sınırı olduğunu, içinin de boş olmadığını bilelim. Matematik te genellikle daire olarak şematize edilen kümenin içini kendimiz dolduralım. Dış güçlere, her türlü zorbalıklara dur diyelim ve kendi nefsimizle tanışalım. Değerler sisteminden bize uygun olanları kümenin içine alırken uygunsuzları dışarıda bırakalım. Bluğ çağımıza geldiğimizde bu kümeyi tamamlamış olduğumuzu varsayalım. Aksi halde, açık bıraktığımız her kapıdan, zayıf buldukları her noktadan saldırıya uğrarız. Vatan savunması yapmaktan, ülke sınırlarını korumaktan hiçbir farkı yok bu tavrın. Vatanımız da, nefsimiz de bize emanet çünkü. Nefsimizin kırmızı çizgilerine ve vatanımızın sınır çizgilerine aynı anda sahip çıkabiliyorsak eğer, hem şahsi hem de milli şahsiyetlerimizin farkında olan ben ler olduk demektir. O halde hayat arkadaşımızı, öteki yarımızı bulmak zamanı da gelmiş demektir.
( Vatan ve nefs gibi farklı görünen iki kavramı ayrı ayrı telaffuz edip, birbirinden kopuk olarak sahiplenmenin, bir İslâm aklı sahibi olarak mümkün olmadığını düşünüyorum. Birine karşı hassasiyet yoksa kişide, diğerine de karşı yoktur diye inanıyorum.)
2. Yeni bir küme arıyoruz şimdi, umutla.
Mutlu olmak istiyoruz, amacımız bu. Ben olduğumuzdan emin olduktan sonra biz olmaya karar veriyoruz. Bu olgunluğa ulaşmanın yaşa değil, kişiliğe bağlı olduğunu da hemen hatırlatalım.
Aman dikkat,,,
Kendi kümenizin tıpkısının aynısını, bu benim ruh ikizim diyerek bulmaya çalışmayın sakın... Bu ancak kendisini çok seven, narsist bakışlı insanların merakıdır. İki küme matematikte tek küme kabul edilir. Başka bir isimden, başka bir şahsiyetten söz edilemez o vakit. Pratikte de zaten hiçbir birey kendisini hatalarıyla birlikte aynaya bakar gibi görmekten hoşlanmaz. İnsanoğlu yenilikçidir. Farklı olanı farkeder, arzu eder.
Çünkü yeni bir küme ile yaşamı paylaşmak, kişinin kendisi için kırmızı çizgilerle tanımladığı daireyi, yani özgürlük alanını genişletmek anlamına gelir. İçini doldurduğunuz değerlerin çeşitlenmesi, çoğalması anlamına gelir.
Bizi bir arada tutmaya yetecek kadar ortak değerin yanısıra, farklı şahsiyetlerimizi koruyup gözetecek kadar da bize ait alana ihtiyacımız olacak hayatta. İkili ilişkide mutluluğu yakalamanın sırrı işte budur. İç içe geçmiş iki küme dairesinin dengeli beraberliği. ( Bu kesişim, sadece evlilik için değil, dostluk adını verdiğimiz tüm ikili ilişkiler için de geçerlidir.)
Zamanla bu iki küme dairesi birbirine uyum sağlamak için belki de şeklini kaybecek, ama ortak değerler bölgesini asla kaybetmeyecek. Yani, ideal olan budur...
İki küme kesişirken ne büyüklükte bir ortak alana ihtiyaç var diye sorarsanız,,,
İşin bu kısmı size kalıyor elbet. Şahsiyetinizi ve eşinizin sahsiyetini ilgilendiren bir konudur. İfrat ile tefrit arasında en doğru yeri bulmak meselesidir.
İki kümenin hiç içiçe geçmeden, sadece temas halinde durmasına ifrat dersek, iki kümeden birinin diğerini tümüyle içine alıp kuşatmasına, yok hükmüne getirmesine de tefrit demek lâzım gelir. Bu iki aşırı uç ne insanî, ne de ahlâkî değildir. Zaten mutlu olmayı da sağlamaz. Haz almakta obezlik göstergesidir aslında. Sağlıklı da değildir.
Söylemesi kolay tabi, günümüz insanı kendisini gizlemekte bu kadar ustalaşmışken, olmadığı gibi görünmeyi bu kadar benimsemişken, nasıl olacak da, mutlu etmek için can atacağım öteki yarımı bulacağım? Diyordur herkes, şüphem yok bundan.
İşte tam burada, matematik bilgimize ilaveten biyoloji ve mantık, yanı sıra sosyoloji ve felsefe giriyor devreye. Garip mi geldi? Anlatayım...
Burnumuzun farkinda bile olmadığımiz özelliğini hafife almayalım. Uzaktan bile kokusunu alıp beyine sinyal gönderen burnumuz aslında doğru eşi seçmekte çok marifetlidir. Yeter ki siz parfüme karışmamış arı duru kendi kokunuzla ortalıkta dolanmayı tercih edin. Bunu ben demiyorum, biyoloji alanındaki uzmanlar diyor.
Sonrası gözlerin maharetine kalıyor. Tabi ki kafa gözlerimiz gerekli ama benim favorim basiret gözleriyle bakmak dünyaya. Kafa gözlerinizle karşı cinse bakarak ancak kümenin fiziksel yapısını görürsünüz. İşte budur,,, dediğiniz anda basiret ( akıl ve gönül birlikteliği) gözleriniz devreye girmezse, ona yapışıp kalırsınız. Kimyasal yapısını tanımadan zanlarınızın etkisinde kalır, gerçek zannedersiniz.
Sadece fizik yapısına yapışıp kaldığınız, kırmızı çizgilerini merak etmediğiniz bir küme, yani tanımadığınız, yani kümenin içindeki her bir elemanı kontrol gişenizden geçirmediginiz bir şahsiyet, zannettiğiniz kişi değilse sizi mutlu edemeyecektir kuşkusuz. Şansa inanmak gibi bir alışkanlığınız varsa, o zaman başka. ( Mantık ve felsefeden sınıfta kaldınız, haberiniz olsun )
Evlilik sürecine havale ettiğiniz tanıma çabaları ise, sizi mutsuzluğa sevk edebilir. Hayal kırıklığı, en büyük derdiniz olabilir. Sıkça yaşıyoruz. Başımıza gelince ise çabalamaktan vazgeçiyoruz. Nedeni çok basit. Hayat arkadaşımız bizi mutlu etsin, beni anlasın, beni sevsin istiyoruz. Benlik kümemizin içinde bencillik de mutlaka vardır. İnsanoğlunun en sevdiği belâsıdır bencillik.
İkinci belâsı ise mutlu edilmeyi beklemek, ummak hatta dayatmak olarak içimize işlenmiş, hak diye öğretilmiş yanlış eğitim sistemidir. El bebek gül bebek misali baş üstünde tutulan çocukluğumuzun büyütülme tarzlarıdır. ( Ana babalarımız da matematikten sınıfta kalmış demektir. Bizim ayrı birer küme olduğumuzu ögretememiş demektir. )
Erişkin bireyler olduğumuz zaman kendi çabamızla bu iki belâdan da kurtulmak zorundayız. Çünkü mutlu olmak istiyoruz.
3. Daima ve her zaman nefsimizin kalesinde nöbette olmak:
İyi güzel de, bir gün gelir, ortak zannettiğimiz değerlerin artık ortak olmadığını, bizi bir arada tutan şeylerin aşınıp köreldiğini fark edince ne olacak.
Çoğunlukla orta yaşın önümüze çıkarttığı beklenmedik bir mönüdür bu durum. Ama nedense çok arttı günümüzde, çok sıklaştı. Sebebi daha çok, ekonomik düzeylerin eşitlenmesi, ve eşlere yeni özgürlük fırsatlarının doğması gibi görünse de, yine de bencillik içeriyor. Eskiden kaybetmeyi göze alamadığımız şeyleri kaybetmeyi daha kolay göze alabiliyoruz belki de. Fedakârlık yapmaktan sıkılmış da olabiliriz. Ya da hayatın ellerimizden uçup gittiği hissine kapılmış olabiliriz. Dışımızda yaşanan hayatlardan feyz alıp bugüne kadar neleri kaçırdığımızı meraka da dalabiliriz. Ya da şahsi kümemizle baş başa kalıp geçmişe dair öz eleştiri yapmayı huzuru bulmak adına çok istemiş de olabiliriz, hepsi mümkün.
Sebep ne olursa olsun mutlu olmak için başkalarını mutlu etmeye ihtiyacımız bakidir. Yalnız ve mutlu olmak mümkün değil yani. Yalnız ve huzurlu olmak, yalnız ve filozof olmak mümkün ama... Maneviyatımızın başarısına kalmış bu süreç. Ama bu da bizi mutlu etmez. Nefsimizi onarıp tamir etmekten, kendinizi gözden geçirmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü mutluluk toplumda yaşanır, faaliyet gerektirir. Üç boyutludur. Kalıcı ve gözle görülür eserler bırakır ardında. Bazen de ahiret gününe kadar hanemize yazılacak sevaplar bırakır. Etki, tepki meselesidir mutluluk. Hem fizik, hem kimya meselesidir aynı zamanda. Ayak izlerini takip ederek mutluluğa ulaşmayı mümkün kılar.
Kendini mutlu et sloganı kapitalist bir aldatmacadan başka birşey değildir bana göre. Kalıcı olmayan haz duygusunu kalıcı hale getirmeyi ısrarla dayatır insanlara. Bu dış sese kapılıp hazzımız kalıcı olsun istersek, kendi benliğimizi kaybederiz. Arapça bir kelime olan Haz = almak, demektir zaten. Haz duygusu biriktirmeyi umarak kümemizin içine değer diye yerleştirirsek, obez oluruz. Haz merkezli bir insan olup karadelik misali yuttukça yutarız da yine doymayız. Kümemizin sınırlarını koruyamaz oluruz. Bedenimizin de... Nefsimize zulmetmiş mutsuz bir fani oluruz. Kötü bir mutsuzluk senaryosu bu, Allah korusun...
Mutluluk yolu başkalarını mutlu etmekten geçiyor kısacası, başka yolu yok bunun. Zahmetli gibi gözüken bu yolu talim etmenin en kolayı, yine eşimizle ve uygulamalı olarak faaliyetlerimizle ( amellerimizle ) yaşamaktır, yaşatmaktır.
Başarabilirsek eğer, çoğaltırız mutluluğu. Önce çocuklarımızda yansımasını görürüz, mutlu oluruz. Sonra çevremize dağıtırız. Daha çok mutlu oluruz.
En mutlu günümüzde, düğünümüzde, düğün pastamızdan bir çatal alıp neden eşimize ikram ettiğimizi, bu ritüelin neyi işaret ettiğini öğrenmeli ve hiç unutmamalıyız.
Mutluluk vermeyi bilenindir, bu böyle biline...
20 Ocak 2019 Pazar
MUTLULUK KAYNAĞI KÜÇÜK ŞEYLER
Yazar: İsmail Ezgü
Mutsuzluğumuzun önemli sebeplerinden birisi de yerden yükselmemiz.
Gökdelenler göğü deldikçe bizler kan kaybediyoruz.
Yükseldikçe yalnızlaşıyoruz.
Ağrı dağının tepesinde kaç kişi var ki?
Yani kısaca diyorum ki; mutluluğumuz dairemizin yüksekliği ile ters orantılı.
.. .....
Benim tavsiyem ne yapıp edin, toprakla buluşun.
Siz toprağa inemiyorsanız toprak size gelsin.
Gökdelenin en üst katında olsanız bile evinizde hiç olmazsa bir tanecik saksınız olsun.
İster çiçek dikin isterseniz maydanoz...
Ama mutlaka toprakla irtibatınız olsun.
Çillenmiş soğanları,patatesleri dikin o saksıya..
Çocuklarınız çileğin ağaçta yetiştiğini zannediyor.
..........
Ben deliymişim demek ki; 600 km yoldan ellerimle söküp defne fidanları getirmişim.
Şimdi onlar kocaman ağaçlar oldular.
Ben artık o apartmanda oturmuyorum ama bazen ziyarete gittiğimde minik ormanımı seyretmek beni bir havalara sokuyor ki sormayın...
Defnenin ne kadar kıymetli olduğunu çoğunluk hâlâ bilmez. Ama yapraklarını Avrupa'ya ihraç eder.
Buna benzer birkaç minik ormanım daha var.
Her oturduğum evin civarında mutlaka yeşillendirme yaparım.
İnanıyorum ki ben öldükten sonra bu ağaçlar bana dua edecekler.
Küçük saksılara çilek fideleri diktim.
Dostlarımızın çocuklarına hediye ediyorum.
Biliyorum çileklerin çoğu susuzluktan ölecek.
Olsun.. Bendekiler hızla çoğalıyorlar nasılsa...
Bir sonraki buluşmalarda soruyorum çileklerin akıbetini ..
Sonucu tahmin edersiniz ..
Büyükler bilmiyor ki can kıymetini, evlatlar bilsin.
Kısaca şunu demek istiyorum;
Toprağa kavuşmadan toprakla tanışın.
Son buluşmanızda siz toprakla oynayamayacaksınız.
O sizinle oynayacak.
Hadi kımıldayın...
Zararın neresinden dönsek kârdır.
Mutsuzluğumuzun önemli sebeplerinden birisi de yerden yükselmemiz.
Gökdelenler göğü deldikçe bizler kan kaybediyoruz.
Yükseldikçe yalnızlaşıyoruz.
Ağrı dağının tepesinde kaç kişi var ki?
Yani kısaca diyorum ki; mutluluğumuz dairemizin yüksekliği ile ters orantılı.
.. .....
Benim tavsiyem ne yapıp edin, toprakla buluşun.
Siz toprağa inemiyorsanız toprak size gelsin.
Gökdelenin en üst katında olsanız bile evinizde hiç olmazsa bir tanecik saksınız olsun.
İster çiçek dikin isterseniz maydanoz...
Ama mutlaka toprakla irtibatınız olsun.
Çillenmiş soğanları,patatesleri dikin o saksıya..
Çocuklarınız çileğin ağaçta yetiştiğini zannediyor.
..........
Ben deliymişim demek ki; 600 km yoldan ellerimle söküp defne fidanları getirmişim.
Şimdi onlar kocaman ağaçlar oldular.
Ben artık o apartmanda oturmuyorum ama bazen ziyarete gittiğimde minik ormanımı seyretmek beni bir havalara sokuyor ki sormayın...
Defnenin ne kadar kıymetli olduğunu çoğunluk hâlâ bilmez. Ama yapraklarını Avrupa'ya ihraç eder.
Buna benzer birkaç minik ormanım daha var.
Her oturduğum evin civarında mutlaka yeşillendirme yaparım.
İnanıyorum ki ben öldükten sonra bu ağaçlar bana dua edecekler.
Küçük saksılara çilek fideleri diktim.
Dostlarımızın çocuklarına hediye ediyorum.
Biliyorum çileklerin çoğu susuzluktan ölecek.
Olsun.. Bendekiler hızla çoğalıyorlar nasılsa...
Bir sonraki buluşmalarda soruyorum çileklerin akıbetini ..
Sonucu tahmin edersiniz ..
Büyükler bilmiyor ki can kıymetini, evlatlar bilsin.
Kısaca şunu demek istiyorum;
Toprağa kavuşmadan toprakla tanışın.
Son buluşmanızda siz toprakla oynayamayacaksınız.
O sizinle oynayacak.
Hadi kımıldayın...
Zararın neresinden dönsek kârdır.
12 Ocak 2019 Cumartesi
KÖPEKLER DOST MU?
Yazar: İsmail Ezgü
Yine pek anlayamadığım konulara giriyorum.
.........
Herkes ekonomik şartlardan şikayetçi.
Ayda 2 bin TL kazanan da, 20 bin TL kazanan da para sıkıntısı çekiyor? ??
Ama bu garibanlar yaz başında çocuklarına karne hediyesi olarak kedi , köpek alıp yaz sonunda o zavallıları bizim mahalleye bırakıp gidiyorlar.
......
Birkaç gün önce; Eskişehir de bir lise öğrencisi delikanlı köpekler tarafından parçalandı. Benim de içim parçalandı.
Aynı gün bizim mahallenin köpekleri de bana saldırdı.
Yemek verdiğim, başını okşadığım köpekler beni parçalayacaktı neredeyse.
Biliyorum karınları aç..
Bu kadar çok sayıdaki köpeği nasıl doyurabilirim, mümkün değil.
Komşuların çoğu kışlık evlerine gittiler.
Biz iki kişilik mütevazi ailenin mutfağından artanlar anca bir iki kediye yeter.
Ucuz ekmek alıp biraz süte batırıp köpekleri doyurmaya çalışıyoruz ama ne mümkün. ..
Marketin önünde en az on tane köpek bekliyor.
Çıkışta elimizdeki poşetleri zorla alıp kaçmaya başlıyorlar.
Hepsi birer mafya elemanı gibi.Sıkıysa verme...
Köpek sayıları hergeçen gün artıyor.
Terkedilen köpekler içinde çok zarif ev köpekleri olduğu gibi bembeyaz aslan gibi Anadolu Çoban köpekleri dahi var.
Bana göre bu köpek altın gibi kıymetli. Ama adam getirip bırakmış.
Bir sabah hanım heyecanla beni çağırıyor;
"Kalk kalk , kapının önünde kutup ayısı var"
Hanım "ayı" desen tamam da "kutup ayısı" ne ya??
Gittim baktım koskoca anadolu aslanı yani beyaz Çoban köpeği kapının önünde yatıyor.
Kapının önünü tamamen kapatmış, o kadar iri yarı...
Her tarafı yara bere içinde.
Muhtemelen birisi bunu bizim mahalleye bırakmış gitmiş. Mahallenin köpek çetesi de bu yeni gelen arkadaşı hep birlikte mahvetmişler.
Bizim hanım üç ay bu garibanı normale çevirmek için uğraştı.
Bu aslan parçası öyle muhteşem bir hale dönüştü ki pek çok kişi onu alıp götürmeye çalıştı ama beceremediler.
Bizimki kuvvetlenip mahalleyi de tanıyınca tüm köpeklerin teker teker ifadesini aldı ve onların lideri oldu.
Bir gün pahalı jipten inen bir adam gelip köpeği almayı denedi. Hemen tüm komşularla birlikte itiraz ettik tabi...
Ama adam bize durumu izah etmeye çalıştı.
Yakınlarda geniş bahçeli bir evi varmış. Bahçesinde bizim köpeğin dişisini besliyormuş.
Bu erkeği de alayım, çok iyi bakarız falan diye epey dil döktü. İnanmiyorsanız sizi evime götüreyim dedi.
Üşenmedik atladık arabasına gittik.
Tahminimizden de büyük bir arazi içinde tam bir malikâne.. İkna olduk tabi...
Dönüşte biz de yardım ettik, gitti bizim kutup ayısı...
Kurtuldu bizim varoştan..
........
Gelelim tekrar bizim mahalleye ve benim duruma...
Uzun yıllar çok sayıda köpeğim oldu. Tam bir köpekseverim. Bu sayede biliyorum ki köpeklerden kaçmak akıllıca değildir. Pek mümkün de değildir.
Bana saldıran köpeklerle nefesim bitene kadar yumruk yumruğa boğuştum. Başını okşadığım köpekler aslına rücu etmiş , vahşi birer kurt olmuştu.
50 - 60 mt geri geri boğuşarak gitmek meğer ne kadar zormuş.
Karşımda korkunç iki surat, muhteşem dişler,
Yumruklarımdan sadece 10 cm uzaktalar...
Son anlarda nefesim neredeyse bitti.. Bir yandan bağırıyor bir yandan da yumruk sallıyordum.
İnanılmaz birşey; insan bazen en zor anlarında acaip şeyler düşünebiliyor.
Ben de enerjimin bittiği son anlarda Allah'a yalvarıyordum;
" Ne olur Allah'ım ; geri geri giderken beni yere düşürme !"
Düşersem kurtulma şansım yok denecek kadar azalırdı çünkü. ..
Eve döndüğümde hanıma anlatamadım bile...
Bir müddet nefesim düzelmedi.
Allah yardım etti, kurtuldum. Ama ölen delikanlının acısı hâlâ içimde... Ben iki köpekle başa çıkamadım. Zavallı çocuk 25 köpeğe nasıl karşı koyabilsin ki?
Aslında köpekler büyük bir sorun değil.
Ama bir tarafta "zehirleyin hepsini" diyenler; karşı tarafta da köpekleri insanlardan daha çok sevenler.
Esas sorun bizim aklımızı kullanmamakta ısrar etmemiz.
Allah daha ne desin:
(Yunus100) Allah aklını kullanmayanların üzerine pisliği boca eder..
Halimiz tam da bu...
Daha ne desin?
Yine pek anlayamadığım konulara giriyorum.
.........
Herkes ekonomik şartlardan şikayetçi.
Ayda 2 bin TL kazanan da, 20 bin TL kazanan da para sıkıntısı çekiyor? ??
Ama bu garibanlar yaz başında çocuklarına karne hediyesi olarak kedi , köpek alıp yaz sonunda o zavallıları bizim mahalleye bırakıp gidiyorlar.
......
Birkaç gün önce; Eskişehir de bir lise öğrencisi delikanlı köpekler tarafından parçalandı. Benim de içim parçalandı.
Aynı gün bizim mahallenin köpekleri de bana saldırdı.
Yemek verdiğim, başını okşadığım köpekler beni parçalayacaktı neredeyse.
Biliyorum karınları aç..
Bu kadar çok sayıdaki köpeği nasıl doyurabilirim, mümkün değil.
Komşuların çoğu kışlık evlerine gittiler.
Biz iki kişilik mütevazi ailenin mutfağından artanlar anca bir iki kediye yeter.
Ucuz ekmek alıp biraz süte batırıp köpekleri doyurmaya çalışıyoruz ama ne mümkün. ..
Marketin önünde en az on tane köpek bekliyor.
Çıkışta elimizdeki poşetleri zorla alıp kaçmaya başlıyorlar.
Hepsi birer mafya elemanı gibi.Sıkıysa verme...
Köpek sayıları hergeçen gün artıyor.
Terkedilen köpekler içinde çok zarif ev köpekleri olduğu gibi bembeyaz aslan gibi Anadolu Çoban köpekleri dahi var.
Bana göre bu köpek altın gibi kıymetli. Ama adam getirip bırakmış.
Bir sabah hanım heyecanla beni çağırıyor;
"Kalk kalk , kapının önünde kutup ayısı var"
Hanım "ayı" desen tamam da "kutup ayısı" ne ya??
Gittim baktım koskoca anadolu aslanı yani beyaz Çoban köpeği kapının önünde yatıyor.
Kapının önünü tamamen kapatmış, o kadar iri yarı...
Her tarafı yara bere içinde.
Muhtemelen birisi bunu bizim mahalleye bırakmış gitmiş. Mahallenin köpek çetesi de bu yeni gelen arkadaşı hep birlikte mahvetmişler.
Bizim hanım üç ay bu garibanı normale çevirmek için uğraştı.
Bu aslan parçası öyle muhteşem bir hale dönüştü ki pek çok kişi onu alıp götürmeye çalıştı ama beceremediler.
Bizimki kuvvetlenip mahalleyi de tanıyınca tüm köpeklerin teker teker ifadesini aldı ve onların lideri oldu.
Bir gün pahalı jipten inen bir adam gelip köpeği almayı denedi. Hemen tüm komşularla birlikte itiraz ettik tabi...
Ama adam bize durumu izah etmeye çalıştı.
Yakınlarda geniş bahçeli bir evi varmış. Bahçesinde bizim köpeğin dişisini besliyormuş.
Bu erkeği de alayım, çok iyi bakarız falan diye epey dil döktü. İnanmiyorsanız sizi evime götüreyim dedi.
Üşenmedik atladık arabasına gittik.
Tahminimizden de büyük bir arazi içinde tam bir malikâne.. İkna olduk tabi...
Dönüşte biz de yardım ettik, gitti bizim kutup ayısı...
Kurtuldu bizim varoştan..
........
Gelelim tekrar bizim mahalleye ve benim duruma...
Uzun yıllar çok sayıda köpeğim oldu. Tam bir köpekseverim. Bu sayede biliyorum ki köpeklerden kaçmak akıllıca değildir. Pek mümkün de değildir.
Bana saldıran köpeklerle nefesim bitene kadar yumruk yumruğa boğuştum. Başını okşadığım köpekler aslına rücu etmiş , vahşi birer kurt olmuştu.
50 - 60 mt geri geri boğuşarak gitmek meğer ne kadar zormuş.
Karşımda korkunç iki surat, muhteşem dişler,
Yumruklarımdan sadece 10 cm uzaktalar...
Son anlarda nefesim neredeyse bitti.. Bir yandan bağırıyor bir yandan da yumruk sallıyordum.
İnanılmaz birşey; insan bazen en zor anlarında acaip şeyler düşünebiliyor.
Ben de enerjimin bittiği son anlarda Allah'a yalvarıyordum;
" Ne olur Allah'ım ; geri geri giderken beni yere düşürme !"
Düşersem kurtulma şansım yok denecek kadar azalırdı çünkü. ..
Eve döndüğümde hanıma anlatamadım bile...
Bir müddet nefesim düzelmedi.
Allah yardım etti, kurtuldum. Ama ölen delikanlının acısı hâlâ içimde... Ben iki köpekle başa çıkamadım. Zavallı çocuk 25 köpeğe nasıl karşı koyabilsin ki?
Aslında köpekler büyük bir sorun değil.
Ama bir tarafta "zehirleyin hepsini" diyenler; karşı tarafta da köpekleri insanlardan daha çok sevenler.
Esas sorun bizim aklımızı kullanmamakta ısrar etmemiz.
Allah daha ne desin:
(Yunus100) Allah aklını kullanmayanların üzerine pisliği boca eder..
Halimiz tam da bu...
Daha ne desin?
10 Ocak 2019 Perşembe
ŞİKAYETİM VAR
Yazar: Sema Ezgü
Bu sözler Orhan Gencebay'ın bir şarkısını hatırlatmış olabilir ilk anda. "Şikayetim yaratana " diyordu büyük usta. Tabii ki naz makamında sesleniyordu yaratanına. Tövbe, haşa,,, bizim haddimize düşer mi yaratana şikayette bulunmak. O muhteşem bir yaratılışla büyüklüğünü kanıtlamadı mı? Estetikle donanmış varlık alemini hizmetimize sunmadı mı? Ki, şikayetçi olayım Rahman ve Rahim olandan?
Benim şikayetim yaratanın kullarından...
Herkes gibi, hepimiz gibi, doğal olarak şikayetçiyim onlardan. Zaman geçiyor, tarih kendi hanesine ardı ardına ibretler yazıyor, akıllanmıyor bu kullar, bir türlü iflah olmuyorlar.
Soğuk kış günlerini yaşıyoruz ya, sosyal faaliyetlerimiz azaldı, fiziksel aktivitelerimiz daraldı diyerek, eli mecbur... Biz de doğal olarak akşamları televizyona sardırdık nicedir. Ama gündüzler bizim.
Her ne kadar ağaçlarla, börtü böcekle ilgilenmekten uzak kalsak da, yanımızda dört elle sarılmakta olduğumuz güzel bir meşgalemiz var. Okumaya, anlamaya çalışmaya, evrensel ayetleri ile günümüz dünyasına çözüm aramaya doyamadığımız bir kitap var ki, yanısıra başka kitaplar okumaktan haz alamaz olduğumuz o kitaptan bahsediyorum.
Kur'an'ı Kerim'den... Neyse ki gündüzlerimiz Kur'an ile aydınlanırken, akşamlarımızın tv ile kararmasına da uyum sağladık.
Dört gözle sıcak günlerin gelmesini beklerken, televizyon kumandasından uzakta duramayışımızı da bir tür hayra bağladık sonunda. Eleştiride uzmanlaştık... Aynı oranda da mutsuzlaştık tabi ki ...
Eleştiri gözüyle bakınca, malum, TV ile bir muhabbet kurmak gerekiyor ya, ısrarla arıyoruz akşamları.
Neyi mi?...
Ruhumuzu ısıtacak, gelecek umutlarımızı, baharı müjdeler gibi yeşertecek, belki bir sıcaklık yakalarız diyoruz bir yerde, bir kanalda. Gönül sıcaklığına tav olduk çoktan... Ama ne mümkün!!! Yine hayal kırıklığı...
Programlar sığ ve yararsız. Bir iki istisna haricinde insana zerre katkı sağlamiyor. Zaplayıp geçiyoruz. Sürekli zaplamaktan parmaklarım yoruluyor adeta. Sadece ve sadece haber programlarına, belgesellere yapışıyoruz, insanca diye, tabii güzellikleri var diye. Huzuru tabiatın görüntüsünde arıyoruz ne yazık. Tabii güzellikleri sahibini anmak için bir vesile kılıyoruz.
Ya, o diziler yok mu? Her biri ayrı koldan çıldırtıyor insanı. Reyting uğruna, paketlenmiş ardı ardına gelen uğursuzluğu, kötülük yapmanın yol yordamını, küfür ile yaşamanın olmazsa olmazlığını ruhumuza ince ince işlemeyi şiar edinmiş yapımcılara selâm olsun... Bari, kötülüğü öğrettikleri kadar, iyiliğe ulaşmanın yollarını da öğretselerdi...
Eski Yeşilçam filmlerindeki gibi sonuç güzele varsaydı. İnsanlar yastığa başını koyarken stresten arınmış olsaydı, gülümseyerek uyusaydı. Fena mı olurdu?
Uykusu kaçan insanlardan bile yarar umanlara da, selam olsun ..
Artık alıştık. Seçmeyi, ayırt etmeyi dizilerin en başında ve birkaç dakikada beceriyoruz. Yararsız bu, izlenmez diyerek uzaklaşıyoruz kanaldan.
Yararsız nedir? Onu anlatmaya gerek var mı, bilmem. Yararsız ise bir mesaj, büyük ihtimalle zararlıdır. Asıl tehlike de burada işte. Zararlı duygular aşılayıp, bunları normalleştirenlere de selâm olsun. Eğri ile doğrunun yerini değiştirerek, genç zihinleri değersizlik çukuruna fırlatıp atanlara, oradan nasıl çıkılacağını öğretmeyenlere de selâm olsun. Neye ve kime hizmet ettiklerinin bilincinde olmayıp, yapımcıyız diye geçinenlere de selâm olsun.
Devlet kanallarının değerlere önem verdiğini varsayarak, oraya yöneliyoruz. TRT , malum, ardı ardına diziler yaparak, izleyiciyi kanala rapt etmeye, diziyi izlerken de kenarda köşede eskimiş duran milli değerleri hatırlatıp vicdanları temiz tutmayı amaç edinmiş. Çok güzel, işte yararlı dizi budur diyeceksiniz diye bekleyip onore edilip pohpohlanmak istiyorlar. Haklılar elbet, te, nereye kadar?
Bence onların da yapımcı sorunları var, farkındalar veya bilmiyorlar. Öğrendikleri zaman da geç kalıyorlar. İzleyiciye yazık oluyor.
TRT dizilerinde, komedi değilse eğer, bir tasavvuf öğretisi merakı doğdu epeydir. Birtakım gayb ( bilinmezlik ) konularını insanoğlu ile bağdaştırıp, sevimli ve yararlı olmayı planlamış olabilirler belki de. Esrarengiz olan iyidir diyerek bu konuma gelmiş olabilirler. Zararını görmedik diye gözümüze gözümüze sokulan İbn-i Arabi yi cahilliğe istinaden, çok seviyor da olabilirler. Ama bu zatın hiç mi hatası yok? Hiç mi yanlış söylemleri, gavslığa soyunmuşluğu yok?
Hayır hayır, tasavvuf kültürel formunu İslam dini budur diyerek dikte etmeye kalkmasınlar. Yoksa yeni nesil felaketler dizi dizi kapımıza dizilecekler.
Ya izleyenler, hiç mi kimmiş bu İbn-i Arabi demezler? Bu kadar mı cahillik, bu kadar mı sorgusuzluk?
İslâm inancımız gereği, gavslık sistemini, topyekûn inkâr etmemiz gerekmiyor mu dostlar? Bu hangi din? Hangi İslam? Demek zamanı gelmedi mi?
Eleştiri ahlakı ile bezenmiş, İslam'a gönül vermiş büyüklerimize, işi ehline verdiğini iddia edenlere de selâm olsun
Ama, lakin, büyük hata yapıyorlar. Biz bu uğursuz ihanet günlerine de sevimli ve yaralı evrensel etiketiyle ulaşmadık mı?
Güzel Türkiye'min, güzel insanlarina bu fenalığı yapmak mübah mıdır? İyi gavs, kötü gavs diye ayrımcılık yaparak İslâm inancımızı korumuş olacak mıyız? Neden insanları Kur'an ı okuyup anlamaya yönlendirmek yerine rivayetler kıskacına hapsetmeyi reva görüyoruz?
Neden? Neden? Neden?
Sizden bir açıklama gelmezse, veya düzgün bir adım, veya bir iyi niyet göstergesi, işte o zaman
ŞİKAYETİM,,,. YARATANA ......
- De ki, ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim.
(A'RAF 188)
Diyerek, kendisine vahiy olunan ayetleri kendi toplumuna okurken ve yürekleri feth ederken hiçbir insanüstü güce sahip olmadığını ifade eden O GÜZEL RESULE de. SELAM OLSUN..
Bu sözler Orhan Gencebay'ın bir şarkısını hatırlatmış olabilir ilk anda. "Şikayetim yaratana " diyordu büyük usta. Tabii ki naz makamında sesleniyordu yaratanına. Tövbe, haşa,,, bizim haddimize düşer mi yaratana şikayette bulunmak. O muhteşem bir yaratılışla büyüklüğünü kanıtlamadı mı? Estetikle donanmış varlık alemini hizmetimize sunmadı mı? Ki, şikayetçi olayım Rahman ve Rahim olandan?
Benim şikayetim yaratanın kullarından...
Herkes gibi, hepimiz gibi, doğal olarak şikayetçiyim onlardan. Zaman geçiyor, tarih kendi hanesine ardı ardına ibretler yazıyor, akıllanmıyor bu kullar, bir türlü iflah olmuyorlar.
Soğuk kış günlerini yaşıyoruz ya, sosyal faaliyetlerimiz azaldı, fiziksel aktivitelerimiz daraldı diyerek, eli mecbur... Biz de doğal olarak akşamları televizyona sardırdık nicedir. Ama gündüzler bizim.
Her ne kadar ağaçlarla, börtü böcekle ilgilenmekten uzak kalsak da, yanımızda dört elle sarılmakta olduğumuz güzel bir meşgalemiz var. Okumaya, anlamaya çalışmaya, evrensel ayetleri ile günümüz dünyasına çözüm aramaya doyamadığımız bir kitap var ki, yanısıra başka kitaplar okumaktan haz alamaz olduğumuz o kitaptan bahsediyorum.
Kur'an'ı Kerim'den... Neyse ki gündüzlerimiz Kur'an ile aydınlanırken, akşamlarımızın tv ile kararmasına da uyum sağladık.
Dört gözle sıcak günlerin gelmesini beklerken, televizyon kumandasından uzakta duramayışımızı da bir tür hayra bağladık sonunda. Eleştiride uzmanlaştık... Aynı oranda da mutsuzlaştık tabi ki ...
Eleştiri gözüyle bakınca, malum, TV ile bir muhabbet kurmak gerekiyor ya, ısrarla arıyoruz akşamları.
Neyi mi?...
Ruhumuzu ısıtacak, gelecek umutlarımızı, baharı müjdeler gibi yeşertecek, belki bir sıcaklık yakalarız diyoruz bir yerde, bir kanalda. Gönül sıcaklığına tav olduk çoktan... Ama ne mümkün!!! Yine hayal kırıklığı...
Programlar sığ ve yararsız. Bir iki istisna haricinde insana zerre katkı sağlamiyor. Zaplayıp geçiyoruz. Sürekli zaplamaktan parmaklarım yoruluyor adeta. Sadece ve sadece haber programlarına, belgesellere yapışıyoruz, insanca diye, tabii güzellikleri var diye. Huzuru tabiatın görüntüsünde arıyoruz ne yazık. Tabii güzellikleri sahibini anmak için bir vesile kılıyoruz.
Ya, o diziler yok mu? Her biri ayrı koldan çıldırtıyor insanı. Reyting uğruna, paketlenmiş ardı ardına gelen uğursuzluğu, kötülük yapmanın yol yordamını, küfür ile yaşamanın olmazsa olmazlığını ruhumuza ince ince işlemeyi şiar edinmiş yapımcılara selâm olsun... Bari, kötülüğü öğrettikleri kadar, iyiliğe ulaşmanın yollarını da öğretselerdi...
Eski Yeşilçam filmlerindeki gibi sonuç güzele varsaydı. İnsanlar yastığa başını koyarken stresten arınmış olsaydı, gülümseyerek uyusaydı. Fena mı olurdu?
Uykusu kaçan insanlardan bile yarar umanlara da, selam olsun ..
Artık alıştık. Seçmeyi, ayırt etmeyi dizilerin en başında ve birkaç dakikada beceriyoruz. Yararsız bu, izlenmez diyerek uzaklaşıyoruz kanaldan.
Yararsız nedir? Onu anlatmaya gerek var mı, bilmem. Yararsız ise bir mesaj, büyük ihtimalle zararlıdır. Asıl tehlike de burada işte. Zararlı duygular aşılayıp, bunları normalleştirenlere de selâm olsun. Eğri ile doğrunun yerini değiştirerek, genç zihinleri değersizlik çukuruna fırlatıp atanlara, oradan nasıl çıkılacağını öğretmeyenlere de selâm olsun. Neye ve kime hizmet ettiklerinin bilincinde olmayıp, yapımcıyız diye geçinenlere de selâm olsun.
Devlet kanallarının değerlere önem verdiğini varsayarak, oraya yöneliyoruz. TRT , malum, ardı ardına diziler yaparak, izleyiciyi kanala rapt etmeye, diziyi izlerken de kenarda köşede eskimiş duran milli değerleri hatırlatıp vicdanları temiz tutmayı amaç edinmiş. Çok güzel, işte yararlı dizi budur diyeceksiniz diye bekleyip onore edilip pohpohlanmak istiyorlar. Haklılar elbet, te, nereye kadar?
Bence onların da yapımcı sorunları var, farkındalar veya bilmiyorlar. Öğrendikleri zaman da geç kalıyorlar. İzleyiciye yazık oluyor.
TRT dizilerinde, komedi değilse eğer, bir tasavvuf öğretisi merakı doğdu epeydir. Birtakım gayb ( bilinmezlik ) konularını insanoğlu ile bağdaştırıp, sevimli ve yararlı olmayı planlamış olabilirler belki de. Esrarengiz olan iyidir diyerek bu konuma gelmiş olabilirler. Zararını görmedik diye gözümüze gözümüze sokulan İbn-i Arabi yi cahilliğe istinaden, çok seviyor da olabilirler. Ama bu zatın hiç mi hatası yok? Hiç mi yanlış söylemleri, gavslığa soyunmuşluğu yok?
Hayır hayır, tasavvuf kültürel formunu İslam dini budur diyerek dikte etmeye kalkmasınlar. Yoksa yeni nesil felaketler dizi dizi kapımıza dizilecekler.
Ya izleyenler, hiç mi kimmiş bu İbn-i Arabi demezler? Bu kadar mı cahillik, bu kadar mı sorgusuzluk?
İslâm inancımız gereği, gavslık sistemini, topyekûn inkâr etmemiz gerekmiyor mu dostlar? Bu hangi din? Hangi İslam? Demek zamanı gelmedi mi?
Eleştiri ahlakı ile bezenmiş, İslam'a gönül vermiş büyüklerimize, işi ehline verdiğini iddia edenlere de selâm olsun
Ama, lakin, büyük hata yapıyorlar. Biz bu uğursuz ihanet günlerine de sevimli ve yaralı evrensel etiketiyle ulaşmadık mı?
Güzel Türkiye'min, güzel insanlarina bu fenalığı yapmak mübah mıdır? İyi gavs, kötü gavs diye ayrımcılık yaparak İslâm inancımızı korumuş olacak mıyız? Neden insanları Kur'an ı okuyup anlamaya yönlendirmek yerine rivayetler kıskacına hapsetmeyi reva görüyoruz?
Neden? Neden? Neden?
Sizden bir açıklama gelmezse, veya düzgün bir adım, veya bir iyi niyet göstergesi, işte o zaman
ŞİKAYETİM,,,. YARATANA ......
- De ki, ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim.
(A'RAF 188)
Diyerek, kendisine vahiy olunan ayetleri kendi toplumuna okurken ve yürekleri feth ederken hiçbir insanüstü güce sahip olmadığını ifade eden O GÜZEL RESULE de. SELAM OLSUN..
5 Ocak 2019 Cumartesi
BALON MU İĞNE Mİ?
Yazar: İsmail Ezgü
Balon bu akşam biraz eğlenmek istedi.
Çok gergindi , kötü giden işler yüzünden iyice gerilmişti.
Boğaz kıyısındaki o çok meşhur eğlence mekanına girdi.
İçerisi ana baba günü...
Herkes eğleniyor ya da eğlendiğini ispatlamak istercesine dağıtıyor.
İğne de biraz sonra aynı mekâna girdi. Onun derdi eğlenmek değil, daha fazlasını istiyor.
Bu gece yılbaşı. Gece yarısına az kaldı.
Heyecan gittikçe artıyor.
Bu arada iğne balona doğru yaklaşıyor. Kesin tavlayacak bu şişman pilici.
Birkaç saniye sonra iğne amacına ulaşıyor ve ihtirasla balona dokunuyor.
Balon zaten çok gergin idi, dayanamadı. Müthiş bir patlama sesi...
Korkunç bir izdiham.
Herkes birbirini eziyor. Balon sizlere ömür...
Kapı ağzında herkes birbirini ezerek katlediyor.
Sonuç facia...
Sadece iğne çok mutlu. Çok da akıllı. İzdiham denen telaşlı bencillerin birbirini ezmesini seyredip kapı ağzının açılmasını bekliyor bir iki dakika...
Sonra sinsice kapıdan sıvışıyor.
Ardına bile bakmadan yürümekte ama kulakları felaketin seslerini zevkle dinlemeye devam ediyor.
Görev tamam. Çok da kolay oldu.
Tertemiz bir iş.
Karşı kaldırıma geçti, zevkten dört köşe. Çekinmese keyfinden ıslık çalacak.
Salına salına uzaklaşıyor görev bölgesinden.
İşlem tamam.
İğne iğneliğini yapmaya devam etmeli di mi?
Herkes felâket bölgesine koşuşurken iğne yol kenarındaki arabaların lastiklerini deliyor .
Yaptığı işten o kadar zevk alıyor ki saten yorgan dikse bu kadar keyif almaz .
Şok şok şok
Büyük felâket
Tüm televizyonlar canlı yayında.
Herşeyi bilen yorumcu uzmanlar ahkam kesmeye başladı bile.
Bunların bilmediği bir şey yok mu acaba? Maşallah her konuda uzman bu zatı muhteremler...
Hemen başladılar suçluyu tarif etmeye
Şişman bir terörist kendini patlatmış.
Falanca örgütün elemanı olduğunu tahmin ediyorlar değerli uzmanlarımız.
Balon kesin suçlu.
Ölmüş de zaten.
Salla gitsin.
Balon canlanıp da tazminat davası açacak değil ya kanalımıza...
Suçlu bulundu, iş bitti
İğne ıslık çalarak salına salına yürümektedir sokağın sonuna doğru...
Yeni maceralarda yeni görevlerde yeni iğneliklerde buluşmak üzere..
Balon bu akşam biraz eğlenmek istedi.
Çok gergindi , kötü giden işler yüzünden iyice gerilmişti.
Boğaz kıyısındaki o çok meşhur eğlence mekanına girdi.
İçerisi ana baba günü...
Herkes eğleniyor ya da eğlendiğini ispatlamak istercesine dağıtıyor.
İğne de biraz sonra aynı mekâna girdi. Onun derdi eğlenmek değil, daha fazlasını istiyor.
Bu gece yılbaşı. Gece yarısına az kaldı.
Heyecan gittikçe artıyor.
Bu arada iğne balona doğru yaklaşıyor. Kesin tavlayacak bu şişman pilici.
Birkaç saniye sonra iğne amacına ulaşıyor ve ihtirasla balona dokunuyor.
Balon zaten çok gergin idi, dayanamadı. Müthiş bir patlama sesi...
Korkunç bir izdiham.
Herkes birbirini eziyor. Balon sizlere ömür...
Kapı ağzında herkes birbirini ezerek katlediyor.
Sonuç facia...
Sadece iğne çok mutlu. Çok da akıllı. İzdiham denen telaşlı bencillerin birbirini ezmesini seyredip kapı ağzının açılmasını bekliyor bir iki dakika...
Sonra sinsice kapıdan sıvışıyor.
Ardına bile bakmadan yürümekte ama kulakları felaketin seslerini zevkle dinlemeye devam ediyor.
Görev tamam. Çok da kolay oldu.
Tertemiz bir iş.
Karşı kaldırıma geçti, zevkten dört köşe. Çekinmese keyfinden ıslık çalacak.
Salına salına uzaklaşıyor görev bölgesinden.
İşlem tamam.
İğne iğneliğini yapmaya devam etmeli di mi?
Herkes felâket bölgesine koşuşurken iğne yol kenarındaki arabaların lastiklerini deliyor .
Yaptığı işten o kadar zevk alıyor ki saten yorgan dikse bu kadar keyif almaz .
Şok şok şok
Büyük felâket
Tüm televizyonlar canlı yayında.
Herşeyi bilen yorumcu uzmanlar ahkam kesmeye başladı bile.
Bunların bilmediği bir şey yok mu acaba? Maşallah her konuda uzman bu zatı muhteremler...
Hemen başladılar suçluyu tarif etmeye
Şişman bir terörist kendini patlatmış.
Falanca örgütün elemanı olduğunu tahmin ediyorlar değerli uzmanlarımız.
Balon kesin suçlu.
Ölmüş de zaten.
Salla gitsin.
Balon canlanıp da tazminat davası açacak değil ya kanalımıza...
Suçlu bulundu, iş bitti
İğne ıslık çalarak salına salına yürümektedir sokağın sonuna doğru...
Yeni maceralarda yeni görevlerde yeni iğneliklerde buluşmak üzere..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
