Yazar: Sema Ezgü
Sorgulama eksikliği sosyal medya ile sınırlı kalsaydı eğer, bir nebze işi kurtarırdık belki. Sanal aleme güvenilmez der geçer giderdik kolayından. Ama o iş öyle kolay olmuyor. Emin olmadan konuşmak, kötü bir alışkanlık denilip köşede durduğu gibi, uslu uslu durmuyor. Kınayan, "emin misin ?" diyerek kişiyi araştımaya yöneltmeden, sırf karşıtlık olsun diye kınamaya devam ettiği sürece, onaylayan ise sırtını sıvazlayıp " aferin, ben de aynı senin gibi düşünüyorum" dediği sürece EMİN olamayız.
Bakınız, görünüz;
Bilen bilmeyen, duyan duymayan hepimiz, bol keseden hükümler vermeye devam ediyoruz.
Hoşumuza gitmeyen her şeye yanlış diyebiliyoruz mesela. Hoşumuza gidene ise evladımız gibi yapışıp elimizden kaçmasın diye mesai harcıyoruz.
Bugüne dek öğrendiğimiz doğruların doğru olmadığını duymaya tahammül edemiyoruz. Hatta o fikri araştırmak gerektiğini farketmek yerine, karşıt görüşleri sahipleriyle birlikte çöpe atmayı tercih ediyoruz.
Hiç de bilimsel olmayan ön yargılarımızı sabitleyip sıkı sıkı sarılmayı marifet sayıyoruz.
Başkasına sormayı akıl edemiyorsak eğer, en isabetlisi bu soruyu kendimize sormaktır.
Emin misin ? Diyerek kendi nefsimizi sorguya çekmektir işin aslı
Hüküm vermek, aslında bir gerçeğe ulaşmak için çok ciddi emek harcadıktan sonra ulaşılması gereken son nokta olması gerekirken, o noktaya ulaşabilen insanlardan olmayı başarsak bile o soruyu yeniden ve yeniden kendimize sormaktan çekinmemektir.
Hayat felsefemizin adı olmalı EMİN MİSİN sorusu. Biz, tepeden tırnağa EMİN insanlar olmak istiyorsak öncelikle kendi dışımızdaki her şeyden emin olmaya emek harcamalıyız. İşte biz ancak o zaman, kendisinden, fikirlerinden, eylemlerinde EMİN olunan, güvenilir insanlar olmayı becerebiliriz. Ancak o zaman kendi ailemizle başlayan güvenilirlik çemberini dalga dalga genişleterek çevremize yaymayı başarabiliriz.
İşte o zaman "bu eğitim sistemi nereye koşuyor ?" diye bir anlamsız sorunumuz olmaz.
Kendi çağında EL EMİN denilen, düşmanlarının bile takdirini kazanmış Allah Rasulunu, en güzel ahlaklı insanı, HZ Muhammedi örnek almayı beceremiyeceksek, peygamber sünneti diyerek neyin peşinden koşsak nafile olacaktır. Emin olunuz...
27 Aralık 2017 Çarşamba
EMİN MİSİN ? 1
Yazar: Sema Ezgü
Son zamanlarda en çok kullandığım sözcükler oldu bunlar..
Emin misin ? Diyorum.
Bir fikri, alıntı bir bilgiyi, yazarı belli olmayan güncel eleştiri yazılarını sosyal medyadan derleyip toparlayıp ortaya getiren, sonra da kazara üstüme kalır endişesiyle " bir arkadaşımdan geldi, paylaşayım dedim " diyen kişilere karşı ilk tepkim de aynı oluyor.
Emin misin ? Diyorum.
Sonra da tepkimin dozunu arttırıp veryansın ediyorum adeta..
Emin değilsen, neden paylaşıyorsun?
Araştırdın mı? Kaynağı ne ? Gerçekliği ne ? Biraz zaman ayırıp inceleseydin önce, olmaz mıydı? Benden ne bekliyorsun ? Başımı sallayıp onaylamamı, sonra da paylaşımını yayarak etki alanını arttırmamı mı, ya da senin yapmadığını yapıp araştırmamı mı ?
Tabii olarak, bir cevap beklemeden sonuncusunu yapıyorum. İstisnasız her zaman araştırmaya girişiyorum. Sosyal medya saldırganları sayesinde entelektüel yanım gelişiyor çok şükür... Ama sonuçta ne oluyor ? Doğrusunu ben, yanlış olanı herkes öğrenmiş oluyor.
İnsanların hazıra konma alışkanlığından, üşengeçlik zaafından çok iyi faydalanan bir kesim doğurdu sosyal medya. Maalesef acı ve gerçek bir olgu bu günümüzde. Neredeyse hiç kimse "Emin misin ?" diye bir soru ile sorgulama başlatmayı sevmiyor. İlk duyduğuna, her okuduğuna inanmayı tercih ediyor.
Sebep ?
Kendi anlayışına veya ruh haline hitap ediyor ya, öyleyse doğrudur..
Emin misin ? demiyor.
Yapanlar da var elbet. Bilginin o kadar kolay elde edilmediğini bilen azınlık. Ortaya saçılmış yalan yanlış ne varsa düzeltmeye çalışanlar var. Ama yetersiz kalıyor. Çamuru ortaya atanlar her zaman karlı çıkıyorlar. Doğrusu kitlelere ulaşana kadar atı alan Üsküdar'ı geçmiş oluyor.
Son zamanlarda en çok kullandığım sözcükler oldu bunlar..
Emin misin ? Diyorum.
Bir fikri, alıntı bir bilgiyi, yazarı belli olmayan güncel eleştiri yazılarını sosyal medyadan derleyip toparlayıp ortaya getiren, sonra da kazara üstüme kalır endişesiyle " bir arkadaşımdan geldi, paylaşayım dedim " diyen kişilere karşı ilk tepkim de aynı oluyor.
Emin misin ? Diyorum.
Sonra da tepkimin dozunu arttırıp veryansın ediyorum adeta..
Emin değilsen, neden paylaşıyorsun?
Araştırdın mı? Kaynağı ne ? Gerçekliği ne ? Biraz zaman ayırıp inceleseydin önce, olmaz mıydı? Benden ne bekliyorsun ? Başımı sallayıp onaylamamı, sonra da paylaşımını yayarak etki alanını arttırmamı mı, ya da senin yapmadığını yapıp araştırmamı mı ?
Tabii olarak, bir cevap beklemeden sonuncusunu yapıyorum. İstisnasız her zaman araştırmaya girişiyorum. Sosyal medya saldırganları sayesinde entelektüel yanım gelişiyor çok şükür... Ama sonuçta ne oluyor ? Doğrusunu ben, yanlış olanı herkes öğrenmiş oluyor.
İnsanların hazıra konma alışkanlığından, üşengeçlik zaafından çok iyi faydalanan bir kesim doğurdu sosyal medya. Maalesef acı ve gerçek bir olgu bu günümüzde. Neredeyse hiç kimse "Emin misin ?" diye bir soru ile sorgulama başlatmayı sevmiyor. İlk duyduğuna, her okuduğuna inanmayı tercih ediyor.
Sebep ?
Kendi anlayışına veya ruh haline hitap ediyor ya, öyleyse doğrudur..
Emin misin ? demiyor.
Yapanlar da var elbet. Bilginin o kadar kolay elde edilmediğini bilen azınlık. Ortaya saçılmış yalan yanlış ne varsa düzeltmeye çalışanlar var. Ama yetersiz kalıyor. Çamuru ortaya atanlar her zaman karlı çıkıyorlar. Doğrusu kitlelere ulaşana kadar atı alan Üsküdar'ı geçmiş oluyor.
10 Ekim 2017 Salı
ZAMANDA YOLCULUK MÜMKÜN MÜ?
Yazar: Sema Ezgü
Bir zamanlar, yani benim yirmili yaşlarımda, ve sonraki yıllarda en moda gündem konusuydu zamanda yolculuk. İnsanlar bu enteresan fikre saplanmış, hayal güçlerini zamanda yolculuk ihtimalinin başlarına açacağı sürpriz sorunlara odaklamıştı. Filmler, diziler yapılıyordu iştahla. Bu teknolojik olayın insanın başına açacağı olası sorunlar senaryolaştırılıyor, bazen eğlenceli bazen korkutucu sanat ürünleri üretiliyordu.
Şu sıralar demode kalmış zamanda yolculuk meselesiyle ilgilenen pek kalmamış görünüyor nedense?
Mümkün mü, değil mi diyerek ağız dolusu tartışanlar da yok ekranlarda.
Kıyamet senaryoları daha cazip görünüyor futuristlere. Bu futurist konusu da ayrı bir hengame.
Biraz aklını çalıştırıp gelecek için cok sayıda senaryo tahminleri yapabilenleri kahin ilân ederek halt üstüne halt işliyor insanlar. İhtimallerden biri gerçekleşince tahmin yürüteni ilâh edinmeye varan tutkulu teslimiyetler yaşanıyor dünyada. Gayb denen yaşanmamış zamanı görür gibi bilmek sanki mümkünmüş gibi gerçek ile dışı arasında mekik dokuyor akıllar.
Bir programında Allah'ın ayetlerini esas alan bir konuk ile program yaparak göz yaşları içinde imanını sergileyen popüler bir sunucu, ertesi akşam kahinlik taslayan bir aklı evveli programında ağırlayarak acaip çelişkiyi gündeme kendi elleriyle yerleştirebiliyor. Reyting asıl meselesi oluveriyor süratle. Kendi imanı ise arka planda fon perdesi pozisyonunda kalıveriyor. Kendisinde barındırdığı ve Allah'ın dini ile çelişkili görünen pozisyonunu da bir program konusu yapması gerektiğini bilmiyor sunucu. Ya da bilmezden geliyor. Reytingler her şeyden önemlidir misali...
Zamanda yolculuk ile çelişkilerin ne alakası var derseniz?
Alaka tercih farkında gizlenmiş. Zamanda yolculuk ihtimainin üzerini çizerek umudunu yitiren insanoğlu gaybı bilme çabasından vaz geçemediği için şimdi umudunu futurist sisteme bağlamış. Başımıza açtığı belâları saymazsak, bu da pek yeni bir tutku değil aslında. Sevgili büyüklerimizin dillerinden düşürmediği ahir zaman bilgilerini hâlâ duyabiliyoruz etrafımızda. Kıyamete ramak kala şöyle olacakmış, böyle olacakmış hikayeleri eskilerin dinî literatüründe de varmış. Başarıyla günümüze kadar gelmiş gelmesine de, gelene kadar kaç yol kazasına uğradığı kestirilemiyor bir türlü.
Oysa hiç yol kazasına uğramamış Kur'an daki kıyamet zamanı bilgisinin asla bilinemeyeceğini bildiren ayetler bu rivayetler kadar ilgi görmemiş. İlginçtir...
Asıl ilginç olan ise, zamanda yolculuk yapmanın mümkün olduğunun bilinmemesi.
Sebep: Kur'ana hak ettiği ilginin gösterilmemesi.
Hz. Adem'den bu yana, hatta evrenin kuruluşundan bu yana, yani üç boyutlu madde dünyasının kuruluşundan bu yana, akıl yoluyla zamanda yolculuk yapmak mümkün oluyor. Sadece Allah'ın bilmemize izin verdiği kadarını, yani bize gerektiği kadarını kafa gözlerimizle değil, basiret gözlerimizle rahatlıkla görebiliyoruz.
Uzun zamandır tutkuyla sarıldığım Kur'andan daha güzel, daha doğru bir zamanda yolculuk projesi düşünemiyorum artık. Bütün gerçekleri ilk ve tek dosdoğru kaynaktan alıp kendi gözümüzle görürmüş gibi canlandırabiliyoruz. Parçalı değil, bütüncül okumak şartıyla elbette. İlgili konunun bütün ayetlerini bir araya getirip pazılı tamamlayınca yolculuk zihnimizde başlıyor. Hepimizi çok heyecan verici bir zamanda yolculuk projesi asırlardır bekliyor. Hem de herkesin kendi evinde, kendi kitap rafında öylece durup yeni yolcusunu bekliyor.
Bu fikir aklına nereden geldi ? derseniz...
Bu yaz da, iki farklı tür yolculuğu aynı anda yaşamamdan ve bundan dolayı inanılmaz keyif almamdan kaynaklanan fikrimi paylaşmak istedim.
Asıl amacımız, nasıl mutlu olduğumuzu anlatmak ya, bundan daha açık ve net nasıl anlatabilim ki dedim kendime. Solar teknemizle hiç yakıt kullanmadan, çevreye zarar vermeden gezip dolaşırken zihnimiz de Kur'an ayetleri arasında dolaşıyordu.
Ege'nin lacivert sularında, bazen turkuaza bazen yeşile dönen el değmemiş kıyılarında, her anında Allah'ın nimetlerini anmaya çalşarak gezdiğimiz ve suyuna keyifle dokunduğumuz koylarında aklıma geldi. Zaten hiç aklımdan çıkmıyordu zamanda yolculuk. Bulduğumuz her fırsatta manzaranın tadını çıkarmanın yanı sıra ayetlerle hemhâl olmanın hazzını da yaşadık. Güzel mi güzel denizlerimizde yolculuk yaparken zamanda yolculuk da yaptık kısaca. Mutlu olduk.
Bir zamanlar, yani benim yirmili yaşlarımda, ve sonraki yıllarda en moda gündem konusuydu zamanda yolculuk. İnsanlar bu enteresan fikre saplanmış, hayal güçlerini zamanda yolculuk ihtimalinin başlarına açacağı sürpriz sorunlara odaklamıştı. Filmler, diziler yapılıyordu iştahla. Bu teknolojik olayın insanın başına açacağı olası sorunlar senaryolaştırılıyor, bazen eğlenceli bazen korkutucu sanat ürünleri üretiliyordu.
Şu sıralar demode kalmış zamanda yolculuk meselesiyle ilgilenen pek kalmamış görünüyor nedense?
Mümkün mü, değil mi diyerek ağız dolusu tartışanlar da yok ekranlarda.
Kıyamet senaryoları daha cazip görünüyor futuristlere. Bu futurist konusu da ayrı bir hengame.
Biraz aklını çalıştırıp gelecek için cok sayıda senaryo tahminleri yapabilenleri kahin ilân ederek halt üstüne halt işliyor insanlar. İhtimallerden biri gerçekleşince tahmin yürüteni ilâh edinmeye varan tutkulu teslimiyetler yaşanıyor dünyada. Gayb denen yaşanmamış zamanı görür gibi bilmek sanki mümkünmüş gibi gerçek ile dışı arasında mekik dokuyor akıllar.
Bir programında Allah'ın ayetlerini esas alan bir konuk ile program yaparak göz yaşları içinde imanını sergileyen popüler bir sunucu, ertesi akşam kahinlik taslayan bir aklı evveli programında ağırlayarak acaip çelişkiyi gündeme kendi elleriyle yerleştirebiliyor. Reyting asıl meselesi oluveriyor süratle. Kendi imanı ise arka planda fon perdesi pozisyonunda kalıveriyor. Kendisinde barındırdığı ve Allah'ın dini ile çelişkili görünen pozisyonunu da bir program konusu yapması gerektiğini bilmiyor sunucu. Ya da bilmezden geliyor. Reytingler her şeyden önemlidir misali...
Zamanda yolculuk ile çelişkilerin ne alakası var derseniz?
Alaka tercih farkında gizlenmiş. Zamanda yolculuk ihtimainin üzerini çizerek umudunu yitiren insanoğlu gaybı bilme çabasından vaz geçemediği için şimdi umudunu futurist sisteme bağlamış. Başımıza açtığı belâları saymazsak, bu da pek yeni bir tutku değil aslında. Sevgili büyüklerimizin dillerinden düşürmediği ahir zaman bilgilerini hâlâ duyabiliyoruz etrafımızda. Kıyamete ramak kala şöyle olacakmış, böyle olacakmış hikayeleri eskilerin dinî literatüründe de varmış. Başarıyla günümüze kadar gelmiş gelmesine de, gelene kadar kaç yol kazasına uğradığı kestirilemiyor bir türlü.
Oysa hiç yol kazasına uğramamış Kur'an daki kıyamet zamanı bilgisinin asla bilinemeyeceğini bildiren ayetler bu rivayetler kadar ilgi görmemiş. İlginçtir...
Asıl ilginç olan ise, zamanda yolculuk yapmanın mümkün olduğunun bilinmemesi.
Sebep: Kur'ana hak ettiği ilginin gösterilmemesi.
Hz. Adem'den bu yana, hatta evrenin kuruluşundan bu yana, yani üç boyutlu madde dünyasının kuruluşundan bu yana, akıl yoluyla zamanda yolculuk yapmak mümkün oluyor. Sadece Allah'ın bilmemize izin verdiği kadarını, yani bize gerektiği kadarını kafa gözlerimizle değil, basiret gözlerimizle rahatlıkla görebiliyoruz.
Uzun zamandır tutkuyla sarıldığım Kur'andan daha güzel, daha doğru bir zamanda yolculuk projesi düşünemiyorum artık. Bütün gerçekleri ilk ve tek dosdoğru kaynaktan alıp kendi gözümüzle görürmüş gibi canlandırabiliyoruz. Parçalı değil, bütüncül okumak şartıyla elbette. İlgili konunun bütün ayetlerini bir araya getirip pazılı tamamlayınca yolculuk zihnimizde başlıyor. Hepimizi çok heyecan verici bir zamanda yolculuk projesi asırlardır bekliyor. Hem de herkesin kendi evinde, kendi kitap rafında öylece durup yeni yolcusunu bekliyor.
Bu fikir aklına nereden geldi ? derseniz...
Bu yaz da, iki farklı tür yolculuğu aynı anda yaşamamdan ve bundan dolayı inanılmaz keyif almamdan kaynaklanan fikrimi paylaşmak istedim.
Asıl amacımız, nasıl mutlu olduğumuzu anlatmak ya, bundan daha açık ve net nasıl anlatabilim ki dedim kendime. Solar teknemizle hiç yakıt kullanmadan, çevreye zarar vermeden gezip dolaşırken zihnimiz de Kur'an ayetleri arasında dolaşıyordu.
Ege'nin lacivert sularında, bazen turkuaza bazen yeşile dönen el değmemiş kıyılarında, her anında Allah'ın nimetlerini anmaya çalşarak gezdiğimiz ve suyuna keyifle dokunduğumuz koylarında aklıma geldi. Zaten hiç aklımdan çıkmıyordu zamanda yolculuk. Bulduğumuz her fırsatta manzaranın tadını çıkarmanın yanı sıra ayetlerle hemhâl olmanın hazzını da yaşadık. Güzel mi güzel denizlerimizde yolculuk yaparken zamanda yolculuk da yaptık kısaca. Mutlu olduk.
9 Ekim 2017 Pazartesi
MERAK ETMEK MECBURİ
Yazar: Sema Ezgü
Bu, ne güzel bir insanı dizayn etme projesidir ki,
Allah yeryüzüne halife seçtiği insanı merak etmek üzere tasarlamış. İnsan beyni gerçekten de merak etmek üzere çalışıyor. Ve insan, bütün hayatını merak ettiği soruların cevaplarını bulmak için yaşıyor.
Bu sadece benim fikrim mi acaba diye merak eden varsa, yeni doğmuş bir bebeği gözlemleyerek merakını giderebilir. O bebeğin günler geçtikçe nasıl da meraklı bir yavru insana dönüştüğünü görebilir zaman içinde. Anne babalar mucizenin aslında en yakın tanıkları oluyorlar, ama kendi telaşlarından mucizeyi fark etme şanslarını kaçırıyorlar çoğu zaman. Bu mucize yaratıklar ise, bir türlü iflâh edilemeyen eğitim sisteminin öğütücü ağına düşünceye kadar doğal olanı, yaratılıştan geleni merak etmeye devam ediyorlar.
Günün birinde yapay zekânın insanlığı ele geçireceğinden korkuluyor ya şu sıralar, korkmasınlar bence. Onlara merak etmeyi öğretecek bir teknoloji asla bulunamayacak. Yapay zekâlar her daim insanoğluna mahkum kalacak. Çünkü merak etmek yaratıcının sanatından gelen, insana emanet bir özellik.
Öyleyse merak etmek mecburi...
Keşke merak etme özelliğini hiç yanlış kullanmasa insan. Kendi şahsiyetini geliştirmek istikametinden hiç şaşmasa ömür boyu.
Mesela, merakı zaman içinde yetenek diye adlandırılan faydasız ilimlere kaymasa,
Magazine konu olan insanların hayatlarını didik didik öğrenmeye kalkışmasa,
Dikkat ve enerjisini komşunun kızına veya üst kattakinin oğluna, falancanın malına, mülküne, yaşam tarzına odaklayınca, kontrolsüz merakı zihnini esir almasa,
Merak etmek mecburi ya,
Merak edilecek ne çok şey var bizde, kendimizde, içimizde, nefsimizde, bir bilseydi insan...
Kendisini merak etmek gerektiğini bilseydi insan, otomatikman yaratıcısını merak etmesi gerektiğini de bilirdi. Nefsini merak ederdi...
Yaşıyorken, hâlâ şansı varken, kendisini başkalarının merakından görebilse insan meselâ,,,
Azı hayırda, çoğu hüsranda olan insanlar için ne ifade ettiğini merak etse uzun uzun,
Kendi hatalarına dokunabilse fikren veya cismen,
Hatta, alternatif kendim ler üretebilse seveceği, saygı duyacağı kendim ler...
Ben diye söze başlarken n harfinin üzerine bastırıp ayrıcalıklıyım mesajı vermeye gerek duymasa,
Sükuneti içinden, ta derinlerden filizlenip çıkarken dışarı, yüzünde gülümsemeye dönüşse, çiçek açsa,
Ne güzel insan olurdu o insan.
Doya doya merak etse o zaman.
Kirletilen denizleri, sınırsız görünen gökleri, talan edilmiş yer küreyi merak etse, sonra talan edeni,,, Sadece gözünün gördüğünü değil, göremediklerini de merak etse,
Geçmişinden ders çıkarıp, geleceğinin sonsuz olup olmadığını merak etse.
Merak etmek mecburiyetinin kaynağını merak etse, ürperse,,,
Büyüklüğün yanındaki küçüklüğünü fark etse.
Merak etmek mecburi ya...
Bu, ne güzel bir insanı dizayn etme projesidir ki,
Allah yeryüzüne halife seçtiği insanı merak etmek üzere tasarlamış. İnsan beyni gerçekten de merak etmek üzere çalışıyor. Ve insan, bütün hayatını merak ettiği soruların cevaplarını bulmak için yaşıyor.
Bu sadece benim fikrim mi acaba diye merak eden varsa, yeni doğmuş bir bebeği gözlemleyerek merakını giderebilir. O bebeğin günler geçtikçe nasıl da meraklı bir yavru insana dönüştüğünü görebilir zaman içinde. Anne babalar mucizenin aslında en yakın tanıkları oluyorlar, ama kendi telaşlarından mucizeyi fark etme şanslarını kaçırıyorlar çoğu zaman. Bu mucize yaratıklar ise, bir türlü iflâh edilemeyen eğitim sisteminin öğütücü ağına düşünceye kadar doğal olanı, yaratılıştan geleni merak etmeye devam ediyorlar.
Günün birinde yapay zekânın insanlığı ele geçireceğinden korkuluyor ya şu sıralar, korkmasınlar bence. Onlara merak etmeyi öğretecek bir teknoloji asla bulunamayacak. Yapay zekâlar her daim insanoğluna mahkum kalacak. Çünkü merak etmek yaratıcının sanatından gelen, insana emanet bir özellik.
Öyleyse merak etmek mecburi...
Keşke merak etme özelliğini hiç yanlış kullanmasa insan. Kendi şahsiyetini geliştirmek istikametinden hiç şaşmasa ömür boyu.
Mesela, merakı zaman içinde yetenek diye adlandırılan faydasız ilimlere kaymasa,
Magazine konu olan insanların hayatlarını didik didik öğrenmeye kalkışmasa,
Dikkat ve enerjisini komşunun kızına veya üst kattakinin oğluna, falancanın malına, mülküne, yaşam tarzına odaklayınca, kontrolsüz merakı zihnini esir almasa,
Merak etmek mecburi ya,
Merak edilecek ne çok şey var bizde, kendimizde, içimizde, nefsimizde, bir bilseydi insan...
Kendisini merak etmek gerektiğini bilseydi insan, otomatikman yaratıcısını merak etmesi gerektiğini de bilirdi. Nefsini merak ederdi...
Yaşıyorken, hâlâ şansı varken, kendisini başkalarının merakından görebilse insan meselâ,,,
Azı hayırda, çoğu hüsranda olan insanlar için ne ifade ettiğini merak etse uzun uzun,
Kendi hatalarına dokunabilse fikren veya cismen,
Hatta, alternatif kendim ler üretebilse seveceği, saygı duyacağı kendim ler...
Ben diye söze başlarken n harfinin üzerine bastırıp ayrıcalıklıyım mesajı vermeye gerek duymasa,
Sükuneti içinden, ta derinlerden filizlenip çıkarken dışarı, yüzünde gülümsemeye dönüşse, çiçek açsa,
Ne güzel insan olurdu o insan.
Doya doya merak etse o zaman.
Kirletilen denizleri, sınırsız görünen gökleri, talan edilmiş yer küreyi merak etse, sonra talan edeni,,, Sadece gözünün gördüğünü değil, göremediklerini de merak etse,
Geçmişinden ders çıkarıp, geleceğinin sonsuz olup olmadığını merak etse.
Merak etmek mecburiyetinin kaynağını merak etse, ürperse,,,
Büyüklüğün yanındaki küçüklüğünü fark etse.
Merak etmek mecburi ya...
28 Eylül 2017 Perşembe
MUTLU OLAMAYACAKSINIZ !
Yazar: İsmail Ezgü
Mutlu olmayı hangi hakla hayâl edebiliyorsunuz?
Mutlu olmak için ne yaptınız ki?
.......
Boşuna didinmeyin.
Mutluluğu, huzuru bulamayacaksınız.
Neden mi?
Çünkü hepiniz "ARTİST" siniz, rol yapıyorsunuz.
Çok sert geldi değil mi sözlerim?
Ne yapayım, normal dozda söylediklerim hiç bir işe yaramıyor.
Alışmışsınız ; sadece " ŞOK ŞOK ŞOK ..." diye başlayan haberlere bakıyorsunuz.
İllaki önce bir tokat gerekiyor ki kulak veresiniz.
Anlamadınız di mi?
Şöyle izah edeyim;
Kimimiz usta kimimiz acemi ama hepimiz su katılmamış "ARTİST" iz, çünkü hayatımız boyunca rol kesiyoruz.
Mesela; örnek ailemizin konuşmalarından iki kesiti kaydetsem;
ilki evde , baş başa iken, ikincisi misafirlikte dostlarla sohbet ederken.
Evden bir bölüm:
" İki saattir kapı dibinde bekletiyorsun , hâlâ hazırlanamadın, sen ne uyuşuk şeysin be... Hep aynı hep aynı . Bir kere de vaktinde hazır oluversen...."
Cevap: "Tabiii beyefendi, saatlerdir senin hazırlanmanı bekledim, senin giyeceklerini hazırladım, bir çorabını bile bensiz bulamazsın, Sonra da bana laf edersin..."
Şimdi gelelim aynı çiftimizin bir saat sonra misafirlikteki diyaloğuna;
" Hayatım, tuzluğu uzatır mısın?"
"Tabi canım, buyur. Aman fazla tuz kullanma. Biliyorsun sana dokunuyor"
"Ah canım; hep benim sağlığımı düşünür. Sağol bitanem. İyi ki varsın."
" Ne demek hayatım, sen olmasan ben ne yaparım."
vs. vs.
......
Bunlar size abartılı mı geldi? Öyleyse önerimi yerine getirin, kendi diyaloglarınızı kaydedin ve dinleyin.
Ama lütfen samimi olun. Kendi hayatınıza bir an için dışarıdan bakın.
Ne olur; iki yüzlülüğü bırakalım, dışarıda da içeride de samimi ,tatlı dilli, saygılı olalım.
Kaybetmeden önce elimizdekilerin kıymetini bilelim.
Gelin size kaybettikten sonraki diyaloglarımızdan bir kesit sunayım;
Mezarlıkta , kalabalık içindeyiz;
" Ahh ahhh , bizi bırakıp nerelere gittiiiin. Doyamadık sanaaa... Biz bu acıya nasıl dayanırız."
Aynı günün akşamı evdeyiz;
"
Muzur adam ; yaşarken de böyleydi, tam zamanını buldu ölecek; bütün işleri yarım yamalak başımıza bırakıp gitti, evin 10 yıllık taksitleri devam ediyor, bodrumdaki yazlığın inşaat işlerini de bitiremedi, atsan atılmaz satsan satılmaz, hemen banka hesaplarını transfer edelim , veraset vergisine bi ton para vermeyelim"
vs. vs.
Abartılı buldunuz değil mi?
Emin olun babaları öldüğü günün akşamında miras yüzünden saç saça, baş başa kavga eden aileler gördüm.
Kız kardeşi mirastan yoksun bırakmak için cenazeden sonra laiklikten dindarlığa transfer olanlar gördüm.
Gariban annenin payını içetmek için dolaplar çeviren evlatlar gördüm...
İnsan yaşadıkça neler görüyor ...
İhtiyarladıkça kötü hatıralarım artıyor, iyi hatıralar ise denizdeki lüfer gibi...Günden güne azalıyor.. ara ki bulasın.
..............
Mutlu olmak istiyor musunuz?
O zaman "ARTİZ" liği bırakacaksınız.
Lamı cimi yok, başka yol da yok..
Aksi halde; sirkte milleti güldürüp eve gidince ağlayan PALYAÇO dan bir farkınız olmayacak.
Rol yapmaya devam edin , huzur , muzur da aramayın.
Çünkü haketmediniz.
Ne kadar ekmek, o kadar köfte...
Diyor ya;
" Başınıza ne gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir"
Başka söze gerek var mı?
Mutlu olmayı hangi hakla hayâl edebiliyorsunuz?
Mutlu olmak için ne yaptınız ki?
.......
Boşuna didinmeyin.
Mutluluğu, huzuru bulamayacaksınız.
Neden mi?
Çünkü hepiniz "ARTİST" siniz, rol yapıyorsunuz.
Çok sert geldi değil mi sözlerim?
Ne yapayım, normal dozda söylediklerim hiç bir işe yaramıyor.
Alışmışsınız ; sadece " ŞOK ŞOK ŞOK ..." diye başlayan haberlere bakıyorsunuz.
İllaki önce bir tokat gerekiyor ki kulak veresiniz.
Anlamadınız di mi?
Şöyle izah edeyim;
Kimimiz usta kimimiz acemi ama hepimiz su katılmamış "ARTİST" iz, çünkü hayatımız boyunca rol kesiyoruz.
Mesela; örnek ailemizin konuşmalarından iki kesiti kaydetsem;
ilki evde , baş başa iken, ikincisi misafirlikte dostlarla sohbet ederken.
Evden bir bölüm:
" İki saattir kapı dibinde bekletiyorsun , hâlâ hazırlanamadın, sen ne uyuşuk şeysin be... Hep aynı hep aynı . Bir kere de vaktinde hazır oluversen...."
Cevap: "Tabiii beyefendi, saatlerdir senin hazırlanmanı bekledim, senin giyeceklerini hazırladım, bir çorabını bile bensiz bulamazsın, Sonra da bana laf edersin..."
Şimdi gelelim aynı çiftimizin bir saat sonra misafirlikteki diyaloğuna;
" Hayatım, tuzluğu uzatır mısın?"
"Tabi canım, buyur. Aman fazla tuz kullanma. Biliyorsun sana dokunuyor"
"Ah canım; hep benim sağlığımı düşünür. Sağol bitanem. İyi ki varsın."
" Ne demek hayatım, sen olmasan ben ne yaparım."
vs. vs.
......
Bunlar size abartılı mı geldi? Öyleyse önerimi yerine getirin, kendi diyaloglarınızı kaydedin ve dinleyin.
Ama lütfen samimi olun. Kendi hayatınıza bir an için dışarıdan bakın.
Ne olur; iki yüzlülüğü bırakalım, dışarıda da içeride de samimi ,tatlı dilli, saygılı olalım.
Kaybetmeden önce elimizdekilerin kıymetini bilelim.
Gelin size kaybettikten sonraki diyaloglarımızdan bir kesit sunayım;
Mezarlıkta , kalabalık içindeyiz;
" Ahh ahhh , bizi bırakıp nerelere gittiiiin. Doyamadık sanaaa... Biz bu acıya nasıl dayanırız."
Aynı günün akşamı evdeyiz;
"
Muzur adam ; yaşarken de böyleydi, tam zamanını buldu ölecek; bütün işleri yarım yamalak başımıza bırakıp gitti, evin 10 yıllık taksitleri devam ediyor, bodrumdaki yazlığın inşaat işlerini de bitiremedi, atsan atılmaz satsan satılmaz, hemen banka hesaplarını transfer edelim , veraset vergisine bi ton para vermeyelim"
vs. vs.
Abartılı buldunuz değil mi?
Emin olun babaları öldüğü günün akşamında miras yüzünden saç saça, baş başa kavga eden aileler gördüm.
Kız kardeşi mirastan yoksun bırakmak için cenazeden sonra laiklikten dindarlığa transfer olanlar gördüm.
Gariban annenin payını içetmek için dolaplar çeviren evlatlar gördüm...
İnsan yaşadıkça neler görüyor ...
İhtiyarladıkça kötü hatıralarım artıyor, iyi hatıralar ise denizdeki lüfer gibi...Günden güne azalıyor.. ara ki bulasın.
..............
Mutlu olmak istiyor musunuz?
O zaman "ARTİZ" liği bırakacaksınız.
Lamı cimi yok, başka yol da yok..
Aksi halde; sirkte milleti güldürüp eve gidince ağlayan PALYAÇO dan bir farkınız olmayacak.
Rol yapmaya devam edin , huzur , muzur da aramayın.
Çünkü haketmediniz.
Ne kadar ekmek, o kadar köfte...
Diyor ya;
" Başınıza ne gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir"
Başka söze gerek var mı?
MAVİDEN YEŞİLE ÜLKE MANZARALARI - 2017
26 Eylül 2017 Salı
KISA KISA
Yazar: İsmail Ezgü
Bazı arabaların arkasında yazar;
"HUZUR İSLAM'DA"
Gerçekten "huzur islam'da"
Ama :
"HUZUR GERÇEK İSLAM'DA"
-------------------------
Yeni bir VİRÜS keşfettim
Adı : EKRAN
Çaresi yok.
Müebbet...
23.4.2017
------------------------
Dağları delen
Ferhat'ın aşkı değil...
sabrıdır.
21.4.2017
------------------------------------
İyi arabanın arkasında;
Kötü arabanın önünde;
Gitme.
----------------------------------------
Dün bir gazete yazarı demiş ki;
"Gençliği lisede kurtaralım; üniversite çok geç"
Bir baba olarak ben de diyorum ki;
Çocuklarımızı okuldan önce kurtaralım; okula başladıktan sonra çok geç"
8.4.2017
--------------------------------
Dünyayı ileriye götürenler "deli"lerdir.
"Akıllı"lar " deli"lerin arkasından rantını toplar.
--------------------------
Cendereden kurtulmak için farklı şeyler yapmalısın.
Seni bu hale getiren zaten eskiden yaptıklarındır.
Sıkıntıların bitsin istiyorsan ;
"artık yeni şeyler söylemek lazım"
--------------------------
Sağlıklıyım , çünkü üşenmiyorum.
--------------------------
Korkmak iyidir,
Korkaklık kötü...
----------------------------------------------------
Sen işini "ciddi" yap !
O işini ciddi yapsın.
Herkes işini ciddi yapsın ki ;
Bizi ciddiye alsınlar.
Ülkemizi ciddiye alsınlar...
------------------------------------------------------------------------
Biz İki çeşitiz;
"Ben yaparım"cılar = lokomotif
"Ben yapamam"cılar = vagon
Lokomotif biriciktir. En önde , tek başına...
Vagonlar çok sayıda ,ama arkada, hep arkada.
Bir lokomotif daha destek olursa dağlar aşılır.
Vagonlar çoğalırsa ovada bile bu yük çekilmez.
Bir düşün bakalım;
Lokomotif misin, vagon mu?
-------------------------------------------------
Aralık 2016
Tarihe tanıklık ediyoruz; farkında mıyız?
Bizim bir yılda yaşadıklarımız başka ülkelerin yüz yılda yaşadıklarından daha yoğun, daha derin.
Bugünümüz hemen yarın tarih oluyor sanki...Adeta tarihin içinde yaşıyoruz.
Evet; tarihe tanıklık ediyoruz.
"Şahit" oluyoruz.
---------------------------------------------------
Kasım 2016
Trump başkan seçildi.
Kendi kafasına göre işler yapmaya kalkarsa ;
Ya Clinton gibi kafasına çorap örülür;
Ya da Lincoln gibi , Kennedy gibi öldürülür.
Tek çaresi etrafındakilerin dediğini yapmak.
O zaman da gelsin Obama 2
--------------------------------------
Genç iken çok üşenirdim,
İhtiyarladım, artık hiç üşenmiyorum.
Şimdiki parolam;
Yap gitsin,
Yap bitsin.
------------------------------
(14.12.2017)
Şu türden bürokratlara oldum olası kuşku ile yaklaşırım;
Yurt dışında okumuş;
Yabancı finans kurumlarında veya benzer kurumlarda 5-10 yıl çalışmış;
Ya da yabancı üniversitelerde 3-5 yıl ders vermiş, vb. vb...
Hükümette bakan dahi olsalar kuşkularım azalmaz, daha da korkarım.
Bugüne kadar beni pek de yanıltmadılar hani ...
Sanki bunlar yurt dışında iken kuklacı iplerini sırtlarına güzelce monte ediyor.
Memlekete dönünce artık bize çalışmıyorlar sanki...
İp kimin elindeyse .......
--------------------------------------
İki tür insan var ;
Birisi borcunu unutur , diğeri alacağını.
Bu yüzden;
Birisi zengindir, diğeri mutlu.
---------------------------------------------------------
KURAN insanı çarpar mı?
-Hem de nasıl...
Niye çarpar?
-Anlamadan okuduğumuz için !
Bir örnek versene .
-Müslümanımların haline baksana.
Doğru mu söylüyorsun?
-Kuran çarpsın doğru söylüyorum.
------------------------------
Doğru yolu bulanlar,doğruyu söyleyenlerdir.
--------------------------------
Medya'n kadar konuş !
---------------------------
En çok şikayet edenler en az kımıldayanlar...
--------------------------------------------------
Rekabet Köleliktir
--------------------------------------------------------------------
Anlamadan okunan Kuran ; ancak plasebo ilaçtır.
Anlayarak okunan Kuran ise ; en iyi doktorun yazdığı en doğru ilaçtır.
---------------------------------------------------------
Soldaki sıfırların değersiz olduğunu öğretmişlerdi,
Sağdaki sıfırlar da değersizmiş...
Bunu kimse öğretmedi.
-------------------------
Allah'ım; sana en yakın olduğum anda canımı al.
-----------------
Hayatta yaptığım en önemli iş "araba kullanmak"
Ben böyle adaletsiz mahkeme görmedim.
Bir saniyenin karşılığı bir ömür...
----------------------------------------------------------
"Pazartesi sendromu"ndan kurtulmak istiyorsan;
Pazar günü erken kalk...
-----------------------------------------
(Şubat 2016)
Birinci Cenevre görüşmeleri yapılırken Suriye'de ölü sayısı 10 bin kişi, sığınmacı sayısı 112 bin.
İkinci Cenevre görüşmelerinde;
Ölü sayısı 142 bin , sığınmacı sayısı 3 milyon.
Birkaç gün sonra üçüncü Cenevre görüşmeleri başlıyor;
Ölü sayısı 250 bin, sığınmacı sayısı 7 milyon.
Allah dördüncü Cenevre'den korusun!
-----------------------------
Keyifli bir anda ;
" benim bir saatim kaç para" diye bir soru aklına gelirse;
İşte o bittiğin andır.
-------------------------------------------------
İlk adım zordur.
------------------------------------------
Tüm iflaslar ilk kredi ile başlar.
-------------------------------
Yapacağım şey
Bana 1 lira kaybettirir
Sana 10 lira kazandırırsa
Yaparım...
Memleket 9 lira kârda.....
----------------------------------------------
Acemi kaptanlara uyarı: Motorlar en kötü havada bozulur!
----------------------------------
Tüm ilişkiler sobaya benzer; çok yaklaşırsan yanarsın, çok uzaklaşırsan donarsın.
-----------------------------------
Başınızın 1 santim uzağından geçen bir mermiyi farketmeyebilirsiniz, ama; başınıza değen mermiyi hiç unutamazsınız.
-----------------------------------
Ticareti duygu ile yaparsan "mutlu fakir" olursun
Ticareti duygusuz yaparsan "mutsuz zengin"...
----------------------------------
Mekke'yi terk edemeyen Medine'ye kavuşamaz.
----------------------------------
Arkadaşlar benim babamı takdir etti...
Ben de onların babalarını takdir ettim.
Kendi babamızı hiiiç takdir etmedik?
Öldükten sonra ise çoook takdir ettik.
-----------------------------------------------
İş yerinde iş yapılır.
-------------------------------------
Mutlu ve umutlu...
Ne kadar güzel iki kelime..
Birisi varsa diğeri zaten var...Zaten birisi diğerinin içinde...
----------------------------------
31.7.2014
İsrail Gazze ile çok ilgileniyor, ama sadece GAZze nin GAZ ı ile ilgileniyor.
---------------------------
29.2.2016
Söz veriyorum. Kuran'ı bitirdiğimde hadislerle ilgileneceğim.
-------------------------------
Bazı arabaların arkasında yazar;
"HUZUR İSLAM'DA"
Gerçekten "huzur islam'da"
Ama :
"HUZUR GERÇEK İSLAM'DA"
-------------------------
Yeni bir VİRÜS keşfettim
Adı : EKRAN
Çaresi yok.
Müebbet...
23.4.2017
------------------------
Dağları delen
Ferhat'ın aşkı değil...
sabrıdır.
21.4.2017
------------------------------------
İyi arabanın arkasında;
Kötü arabanın önünde;
Gitme.
----------------------------------------
Dün bir gazete yazarı demiş ki;
"Gençliği lisede kurtaralım; üniversite çok geç"
Bir baba olarak ben de diyorum ki;
Çocuklarımızı okuldan önce kurtaralım; okula başladıktan sonra çok geç"
8.4.2017
--------------------------------
Dünyayı ileriye götürenler "deli"lerdir.
"Akıllı"lar " deli"lerin arkasından rantını toplar.
--------------------------
Cendereden kurtulmak için farklı şeyler yapmalısın.
Seni bu hale getiren zaten eskiden yaptıklarındır.
Sıkıntıların bitsin istiyorsan ;
"artık yeni şeyler söylemek lazım"
--------------------------
Sağlıklıyım , çünkü üşenmiyorum.
--------------------------
Korkmak iyidir,
Korkaklık kötü...
----------------------------------------------------
Sen işini "ciddi" yap !
O işini ciddi yapsın.
Herkes işini ciddi yapsın ki ;
Bizi ciddiye alsınlar.
Ülkemizi ciddiye alsınlar...
------------------------------------------------------------------------
Biz İki çeşitiz;
"Ben yaparım"cılar = lokomotif
"Ben yapamam"cılar = vagon
Lokomotif biriciktir. En önde , tek başına...
Vagonlar çok sayıda ,ama arkada, hep arkada.
Bir lokomotif daha destek olursa dağlar aşılır.
Vagonlar çoğalırsa ovada bile bu yük çekilmez.
Bir düşün bakalım;
Lokomotif misin, vagon mu?
-------------------------------------------------
Aralık 2016
Tarihe tanıklık ediyoruz; farkında mıyız?
Bizim bir yılda yaşadıklarımız başka ülkelerin yüz yılda yaşadıklarından daha yoğun, daha derin.
Bugünümüz hemen yarın tarih oluyor sanki...Adeta tarihin içinde yaşıyoruz.
Evet; tarihe tanıklık ediyoruz.
"Şahit" oluyoruz.
---------------------------------------------------
Kasım 2016
Trump başkan seçildi.
Kendi kafasına göre işler yapmaya kalkarsa ;
Ya Clinton gibi kafasına çorap örülür;
Ya da Lincoln gibi , Kennedy gibi öldürülür.
Tek çaresi etrafındakilerin dediğini yapmak.
O zaman da gelsin Obama 2
--------------------------------------
Genç iken çok üşenirdim,
İhtiyarladım, artık hiç üşenmiyorum.
Şimdiki parolam;
Yap gitsin,
Yap bitsin.
------------------------------
(14.12.2017)
Şu türden bürokratlara oldum olası kuşku ile yaklaşırım;
Yurt dışında okumuş;
Yabancı finans kurumlarında veya benzer kurumlarda 5-10 yıl çalışmış;
Ya da yabancı üniversitelerde 3-5 yıl ders vermiş, vb. vb...
Hükümette bakan dahi olsalar kuşkularım azalmaz, daha da korkarım.
Bugüne kadar beni pek de yanıltmadılar hani ...
Sanki bunlar yurt dışında iken kuklacı iplerini sırtlarına güzelce monte ediyor.
Memlekete dönünce artık bize çalışmıyorlar sanki...
İp kimin elindeyse .......
--------------------------------------
İki tür insan var ;
Birisi borcunu unutur , diğeri alacağını.
Bu yüzden;
Birisi zengindir, diğeri mutlu.
---------------------------------------------------------
KURAN insanı çarpar mı?
-Hem de nasıl...
Niye çarpar?
-Anlamadan okuduğumuz için !
Bir örnek versene .
-Müslümanımların haline baksana.
Doğru mu söylüyorsun?
-Kuran çarpsın doğru söylüyorum.
------------------------------
Doğru yolu bulanlar,doğruyu söyleyenlerdir.
--------------------------------
Medya'n kadar konuş !
---------------------------
En çok şikayet edenler en az kımıldayanlar...
--------------------------------------------------
Rekabet Köleliktir
--------------------------------------------------------------------
Anlamadan okunan Kuran ; ancak plasebo ilaçtır.
Anlayarak okunan Kuran ise ; en iyi doktorun yazdığı en doğru ilaçtır.
---------------------------------------------------------
Soldaki sıfırların değersiz olduğunu öğretmişlerdi,
Sağdaki sıfırlar da değersizmiş...
Bunu kimse öğretmedi.
-------------------------
Allah'ım; sana en yakın olduğum anda canımı al.
-----------------
Hayatta yaptığım en önemli iş "araba kullanmak"
Ben böyle adaletsiz mahkeme görmedim.
Bir saniyenin karşılığı bir ömür...
----------------------------------------------------------
"Pazartesi sendromu"ndan kurtulmak istiyorsan;
Pazar günü erken kalk...
-----------------------------------------
(Şubat 2016)
Birinci Cenevre görüşmeleri yapılırken Suriye'de ölü sayısı 10 bin kişi, sığınmacı sayısı 112 bin.
İkinci Cenevre görüşmelerinde;
Ölü sayısı 142 bin , sığınmacı sayısı 3 milyon.
Birkaç gün sonra üçüncü Cenevre görüşmeleri başlıyor;
Ölü sayısı 250 bin, sığınmacı sayısı 7 milyon.
Allah dördüncü Cenevre'den korusun!
-----------------------------
Keyifli bir anda ;
" benim bir saatim kaç para" diye bir soru aklına gelirse;
İşte o bittiğin andır.
-------------------------------------------------
İlk adım zordur.
------------------------------------------
Tüm iflaslar ilk kredi ile başlar.
-------------------------------
Yapacağım şey
Bana 1 lira kaybettirir
Sana 10 lira kazandırırsa
Yaparım...
Memleket 9 lira kârda.....
----------------------------------------------
Acemi kaptanlara uyarı: Motorlar en kötü havada bozulur!
----------------------------------
Tüm ilişkiler sobaya benzer; çok yaklaşırsan yanarsın, çok uzaklaşırsan donarsın.
-----------------------------------
Başınızın 1 santim uzağından geçen bir mermiyi farketmeyebilirsiniz, ama; başınıza değen mermiyi hiç unutamazsınız.
-----------------------------------
Ticareti duygu ile yaparsan "mutlu fakir" olursun
Ticareti duygusuz yaparsan "mutsuz zengin"...
----------------------------------
Mekke'yi terk edemeyen Medine'ye kavuşamaz.
----------------------------------
Arkadaşlar benim babamı takdir etti...
Ben de onların babalarını takdir ettim.
Kendi babamızı hiiiç takdir etmedik?
Öldükten sonra ise çoook takdir ettik.
-----------------------------------------------
İş yerinde iş yapılır.
-------------------------------------
Mutlu ve umutlu...
Ne kadar güzel iki kelime..
Birisi varsa diğeri zaten var...Zaten birisi diğerinin içinde...
----------------------------------
31.7.2014
İsrail Gazze ile çok ilgileniyor, ama sadece GAZze nin GAZ ı ile ilgileniyor.
---------------------------
29.2.2016
Söz veriyorum. Kuran'ı bitirdiğimde hadislerle ilgileneceğim.
-------------------------------
29 Ağustos 2017 Salı
SAVAŞIN ÇOCUKLARI - 2016
Yazar: Sema Ezgü
Bu kurgu roman, 15 Temmuz 2016 tarihini, dünya tarihinin içinde çok özel bir yere oturtan, kahramanlık destanı yazarak, tarihin akışını değiştiren aziz Türk milletine atfedilmiştir. Türk milletinin o geceyi tarihselleştiren kahraman şehitlerini rahmet ve minnetle, onurlu gazilerini saygıyla ve minnetle anıyoruz. İnsanlık dersini bütün dünyaya öğreten, ülkenin her karış toprağında nöbete duran, nöbette kalmaya halen devam eden, bütün güzel yürekli insanlarına, iki dünyada da Selam olsun...
https://play.google.com/store/books/details/Sema_Ezg%C3%BC_Sava%C5%9F%C4%B1n_%C3%87ocuklar%C4%B1_2016?id=qkMsDwAAQBAJ
Bu kurgu roman, 15 Temmuz 2016 tarihini, dünya tarihinin içinde çok özel bir yere oturtan, kahramanlık destanı yazarak, tarihin akışını değiştiren aziz Türk milletine atfedilmiştir. Türk milletinin o geceyi tarihselleştiren kahraman şehitlerini rahmet ve minnetle, onurlu gazilerini saygıyla ve minnetle anıyoruz. İnsanlık dersini bütün dünyaya öğreten, ülkenin her karış toprağında nöbete duran, nöbette kalmaya halen devam eden, bütün güzel yürekli insanlarına, iki dünyada da Selam olsun...
https://play.google.com/store/books/details/Sema_Ezg%C3%BC_Sava%C5%9F%C4%B1n_%C3%87ocuklar%C4%B1_2016?id=qkMsDwAAQBAJ
15 Temmuz 2017 Cumartesi
15 TEMMUZ 2016 NEDİR ? NE DEĞİLDİR ?
Yazar: Sema Ezgü
Bugün, gerçekten özel bir gün.
15 Temmuz 2016 tarihinde, yani bundan tam bir yıl önce eşi, benzeri yaşanmamış bir olay yaşandı dünyamızda.
Eşi, benzeri olmayan dediğim bu vahim olaya dünya insanları ne kadar tanık olabildi bilinmez ama, gerçekti. Gününe, saatine, dakikasına, saniyesine kadar gerçekti, yaşandı. Türk halkının çoğunluğunun bilincinde, kalbinde, ruhunda böyle algılandı kuşkusuz.
Çoğunluk demek yerini % 100 demeyi ben de tercih ederdim, ama olmadı.
Bazı akılların terazisi bu sikleti çekmedi, çekemedi. Zihin yapılanmaları da, yerinde olmayan basiret gözleri de buna yetmedi.
Kasıtlı ve proje elemanları olanları bir kenara ayırarak, onlar için üzülüp yas tutmaktayım hâlâ. O gün kaybettiğimiz şehitlerimiz kadar onlar için de yas tutmalı bu millet. Çünkü yaşarken öldüler. Ne şehit, ne şahit olabilmeyi de beceremediler üstelik. Gerçekten yazık oldu.
15 TEMMUZ vakasının gelecek kuşaklara nasıl aktarılacağını, tarihin ayar düğmeleriyle her daim oynayan birileri çıkacağından sebeple, doğrusu merak etmekteyim. 15 Temmuz Destanı diyerek bugün kayda alınan benzersiz olayın istikbalin Türkiye'sinde, daha fazlası yeni dünya halklarında nasıl yer bulacağına ancak gelecek nesiller görüp şahit olacaklar. Ülkeler diyemedim, çünkü ülkelerin sınırları da satranç oyununa benzer bir tarzda keyfiyet dahilinde her an değiştirilmekte .
Bugünlerde herkes kendi penceresinden bakışla bu olayı tarif ve tasnif ederek zihnine oturtma çabasında. Ben de aynı sebeple kendi sonuçlarımı çıkardım bugün. Bir yıl içinde kuşkulu, bulanık ne varsa hepsi duruldu, gerçek manzara olduğu gibi ortaya çıkmış oldu.
15 TEMMUZ tarihinin bir çağı bitirip yeni bir çağın başlangıcı olacağını düşünüyorum bugün. Dünya insanları, insanlığını kaybetmiş güçlerin kötü dünya yönetimine daha fazla dayanamayacaktır. Dünya iyilerin işbirliğine, mevcut kapitalist düzeni değiştirme çabalarına tanık olurken, kötülerin çöküşüne de tanık olacaktır. Diliyorum, istiyorum. Dünyada açlık ve sefalete, haksız sömürüye son verildiği o kutlu gün gerçek olunca insanlık dirilmiş olacak. Hayal gibi görünen o diriliş tam bir yıl önce bu topraklarda başladı bile. Söylemedi demeyin. Yol uzun, meşakkatli. Allah'ın yardımına her an muhtacız.
İtiraf etmeliyim ki, dünyanın gidişatından hiç mutlu değilim. Karanlığın en koyu olduğu günleri yaşıyor gibiyiz. Bu demektir ki, aydınlığa en yakın günlerdeyiz. Seksen milyon savaştayız. Hem de ne savaş. Ahlâk, kültür, sağlık, sanat, eğitim... Her yönden saldırı altındayız.
Kötülerin ürettiği pislikleri temizlemek, mecburen iyilere düşüyor ve bu çabalar iyileri çok yoruyor. Kötüler de yorgun düşmüş iyileri tercih ediyor maalesef. Dünya döndükçe iyilerin ve kötülerin savaşı yer yüzünden asla yok olmayacak. Öyle diyor Rabbimiz. Bize iman etmek ve mücadele etmek düşüyor elbet.
15 Temmuz günü yaşananlar, işte bu imanlı mücadelenin eseriydi. Başka hiçbir akıl bu kadar insanı silahsız sokağa döküp ölümü göze alarak kötülerin karşısına dikemezdi. Zira bozguncular en basitinden taş, sopa, bıçak vs olmadan yollara düşmezlerdi.
Sadece bu masumiyet bile, bu halk hareketinin gerçek vicdanların hareketi olduğunu kanıtlar. Anlamak isteyene kanıt sunar.
Sahnelenmiş bir oyun olsaydı eğer, ateş açılıp şehit olanları gördükten sonra, biz oynamıyoruz diyerek geri kaçardı insanlar. Tam da bu sebeple gerçek bir darbe girişimi olduğunu anlayarak daha yürekli davranmayı seçtiler. Şehit oldular, gazi oldular, ama asla pişman olmadılar.
Onlar vatanlarına, devletlerine, iradelerine, özgürlüklerine, gelecek hayallerine sahip çıkmak için sokağa koştular. Sorun çıkaranların karşısına en gerçek niyetlerle çıktılar.
O gece oyun sahneleyenler de vardı elbette. Ama onlar halk değildi, zaten bu halktan da değillerdi.
Bugün hâlâ, 15 Temmuz diye bir şey yok, hepsi tiyatro diyenler çıkıyor ya hani,,,
Sözün bittiği yer diyorum. Selâm ve dua ile kendilerini uğurlayıp oradan uzaklaşıyorum.
Allah'ım, sen bütün kullarına basiret gözü ile görmeyi nasip et... En azından umut vaad edenlere... Amin.
Bugün, gerçekten özel bir gün.
15 Temmuz 2016 tarihinde, yani bundan tam bir yıl önce eşi, benzeri yaşanmamış bir olay yaşandı dünyamızda.
Eşi, benzeri olmayan dediğim bu vahim olaya dünya insanları ne kadar tanık olabildi bilinmez ama, gerçekti. Gününe, saatine, dakikasına, saniyesine kadar gerçekti, yaşandı. Türk halkının çoğunluğunun bilincinde, kalbinde, ruhunda böyle algılandı kuşkusuz.
Çoğunluk demek yerini % 100 demeyi ben de tercih ederdim, ama olmadı.
Bazı akılların terazisi bu sikleti çekmedi, çekemedi. Zihin yapılanmaları da, yerinde olmayan basiret gözleri de buna yetmedi.
Kasıtlı ve proje elemanları olanları bir kenara ayırarak, onlar için üzülüp yas tutmaktayım hâlâ. O gün kaybettiğimiz şehitlerimiz kadar onlar için de yas tutmalı bu millet. Çünkü yaşarken öldüler. Ne şehit, ne şahit olabilmeyi de beceremediler üstelik. Gerçekten yazık oldu.
15 TEMMUZ vakasının gelecek kuşaklara nasıl aktarılacağını, tarihin ayar düğmeleriyle her daim oynayan birileri çıkacağından sebeple, doğrusu merak etmekteyim. 15 Temmuz Destanı diyerek bugün kayda alınan benzersiz olayın istikbalin Türkiye'sinde, daha fazlası yeni dünya halklarında nasıl yer bulacağına ancak gelecek nesiller görüp şahit olacaklar. Ülkeler diyemedim, çünkü ülkelerin sınırları da satranç oyununa benzer bir tarzda keyfiyet dahilinde her an değiştirilmekte .
Bugünlerde herkes kendi penceresinden bakışla bu olayı tarif ve tasnif ederek zihnine oturtma çabasında. Ben de aynı sebeple kendi sonuçlarımı çıkardım bugün. Bir yıl içinde kuşkulu, bulanık ne varsa hepsi duruldu, gerçek manzara olduğu gibi ortaya çıkmış oldu.
15 TEMMUZ tarihinin bir çağı bitirip yeni bir çağın başlangıcı olacağını düşünüyorum bugün. Dünya insanları, insanlığını kaybetmiş güçlerin kötü dünya yönetimine daha fazla dayanamayacaktır. Dünya iyilerin işbirliğine, mevcut kapitalist düzeni değiştirme çabalarına tanık olurken, kötülerin çöküşüne de tanık olacaktır. Diliyorum, istiyorum. Dünyada açlık ve sefalete, haksız sömürüye son verildiği o kutlu gün gerçek olunca insanlık dirilmiş olacak. Hayal gibi görünen o diriliş tam bir yıl önce bu topraklarda başladı bile. Söylemedi demeyin. Yol uzun, meşakkatli. Allah'ın yardımına her an muhtacız.
İtiraf etmeliyim ki, dünyanın gidişatından hiç mutlu değilim. Karanlığın en koyu olduğu günleri yaşıyor gibiyiz. Bu demektir ki, aydınlığa en yakın günlerdeyiz. Seksen milyon savaştayız. Hem de ne savaş. Ahlâk, kültür, sağlık, sanat, eğitim... Her yönden saldırı altındayız.
Kötülerin ürettiği pislikleri temizlemek, mecburen iyilere düşüyor ve bu çabalar iyileri çok yoruyor. Kötüler de yorgun düşmüş iyileri tercih ediyor maalesef. Dünya döndükçe iyilerin ve kötülerin savaşı yer yüzünden asla yok olmayacak. Öyle diyor Rabbimiz. Bize iman etmek ve mücadele etmek düşüyor elbet.
15 Temmuz günü yaşananlar, işte bu imanlı mücadelenin eseriydi. Başka hiçbir akıl bu kadar insanı silahsız sokağa döküp ölümü göze alarak kötülerin karşısına dikemezdi. Zira bozguncular en basitinden taş, sopa, bıçak vs olmadan yollara düşmezlerdi.
Sadece bu masumiyet bile, bu halk hareketinin gerçek vicdanların hareketi olduğunu kanıtlar. Anlamak isteyene kanıt sunar.
Sahnelenmiş bir oyun olsaydı eğer, ateş açılıp şehit olanları gördükten sonra, biz oynamıyoruz diyerek geri kaçardı insanlar. Tam da bu sebeple gerçek bir darbe girişimi olduğunu anlayarak daha yürekli davranmayı seçtiler. Şehit oldular, gazi oldular, ama asla pişman olmadılar.
Onlar vatanlarına, devletlerine, iradelerine, özgürlüklerine, gelecek hayallerine sahip çıkmak için sokağa koştular. Sorun çıkaranların karşısına en gerçek niyetlerle çıktılar.
O gece oyun sahneleyenler de vardı elbette. Ama onlar halk değildi, zaten bu halktan da değillerdi.
Bugün hâlâ, 15 Temmuz diye bir şey yok, hepsi tiyatro diyenler çıkıyor ya hani,,,
Sözün bittiği yer diyorum. Selâm ve dua ile kendilerini uğurlayıp oradan uzaklaşıyorum.
Allah'ım, sen bütün kullarına basiret gözü ile görmeyi nasip et... En azından umut vaad edenlere... Amin.
14 Mayıs 2017 Pazar
40 YIL ÖNCE HOLLANDA KAPISINDA
Yazar: İsmail Ezgü
Şu an 2017 mart sonlarındayız.
16 nisanda önemli bir referandum yaşayacağız.
Son günlerde içimizi acıtan Hollanda haberleri oldu.
Bayan bakanımızı ve diğer insanlarımızı aşağılayan muameleye maruz kaldık. Tarihe kazınan bu olaylar benim de 40 yıl önceki Hollanda maceramı hatırlattı.
Üniversiteyi bitiririrken Hollanda'da yaşayan dayım ve yengem beni yanlarına davet ettiler.
Anarşi ortamında bin bir sıkıntı içinde bitirebildiğim İTÜ nün beni ne kadar zorladığını bildikleri için bana biraz nefes alma ve Avrupayı görme imkânı sağlamak istiyorlardı. Samimiyetlerinden hiç kuşku duymadığım için bu teklifi hemen kabul ettim.
Sağdan soldan toparlayabildiğim para ile bankadan 2 bin gulden(florin) satın alıp sirkeciden trene bindim. Bu tren seyahati benim için müthiş deneyimler sağlayacaktı.İlk defa yurt dışına çıkıyordum.
Komünist Bulgaristan'ı ve Yugoslavya'yı ancak trenin penceresinden izleyebildik. Yere ayak basmamız büyük suç imiş.
Avusturya'ya girince gerçek Avrupa ile tanışmış olduk.
Almanya ise daha bir Avrupa idi. Trenin sesi bile farklıydı, sanki uçak gibi gidiyordu.
Gece yarısı Köln'e vardığımızda seyahatimin ilk etabı sona ermişti.Burada tren değiştirecektik. Amsterdam'a gidecek tren sabah kalkacaktı. Köln garının soğuğu iliklerime kadar işledi. İstanbul yaz idi, burası ise neredeyse kış.
Trende aynı kompartımanda iki gün boyunca birlikte seyahat ettiğimiz Avustralyalı bir turist de Belçika'ya gidecek treni bekliyor. Üşüdüğümü görünce benimle uyku tulumunu paylaştı. Onun ayakları benim burnumda, benim ayaklarım onun burnunda.. Bu turistin insanlığını ömrüm oldukça unutmayacağım...
Sabah ayrı ayrı trenlerimize bindik ve bir kaç saat sürecek Amsterdam seyahatim başlamış oldu.
Çabucak Hollanda sınırını geçtik. Tabelâlar olmasa sınırı geçtiğimizi dahi anlamak imkânsız.
Yanımda yaşça benden büyük bir Türk abimiz oturuyor. Yanlış hatırlamıyorsam adı Hasan idi.
Bol bol sohbet ediyoruz. Yeni mühendis olduğumu ve dayımı ziyarete gittiğimi detaylarıyla anlattım. Amsterdam'da tekstil atölyesi varmış.
Yanında Türk ve Hollandalı işçiler çalışıyormuş.Gerçekten gurur duydum.
Tatlı tatlı sohbet ederken vakit çabucak geçmiş ve biz ilk istasyona ulaşmıştık.
Hasan abi bana aniden " cebinde kaç paran var" diye sordu. Bir an bir dolandırıcı ile karşı karşıya olabileceğim hissine kapıldım.Anlattığı her şey palavra olabilirdi. Ama anlamadığım bir şey vardı; beni soyacak adam kaç param olduğunu sorar mıydı?
Cevap vermem biraz gecikince bana açıklamak gereği duydu. Hollanda polisi son aylarda Türkiye'den gelenlere çok kötü davranmaya başlamış. Turist olarak gelip geri dönmeyerek Hollanda da kalanlara engel olmak için her türlü pisliği yapıyorlarmış. Biraz sonra tren ilk istasyonda duracak ve polisler pasaport kontrolu yapacakmış.
Şimdi tedirginliğim şekil değiştirdi. Cebimde 2 bin gulden (Hollanda florini) vardı. Bu para benim bugüne kadar gördüğüm en büyük para idi. Söylerken hafiften birazcık havaya da girmiştim. Bu para bizim gibi mütevazi bir ailenin bir senelik geçimini rahatlıkla karşılardı. Bu parayı görünce bana sorun çıkarmayacaklarını tahmin ediyordum.
Fakat abimizin suratı asıldı. Bu paranın onları tatmin etmiyeceğini , bana sorun çıkartabileceklerini söyledi.Muhtemelen bu istasyonda beni indirip sorguya alacaklarmış. Belki de beni geri gönderebilirlermiş. Tam bir şok halindeyim.
Bir yandan da işlerin bu kadar kötü olacağına ihtimal vermiyorum. Fakat Hasan abi çok tedirgin,
Biz bunları konuşurken polisler yanımızdaki kompartımana kadar gelmişlerdi.Konuşmaları duyuyorduk ama ben bir şey anlayamıyordum.
Hasan abi birden cebinden bir tomar para çıkardı ve elime verdi.Gözlerime inanamıyorum. Verdiği para avucuma zor sığan kocaman bir tomar. Hemen iç cebime sokmamı söyledi. Sorarlarsa bunları da göster dedi. Zengin olduğumu , para yemeye geldiğimi söylersem atlatabilirmişim.
Dayının adresini telefonunu yaz bir kağıda dedi. Alelacele yazmaya başladım. Sadece telefon numarasını yazmıştım ki polisler içeri girdi. İzbandut gibi suratsız adamlar. Konuşurken bizlere tavırlarını görünce moralim daha da bozuldu.
Polisler pasaportlara bakarken Hasan abi telefonu yazdığım kağıdı elimden aldı. Önce onun pasaportuna baktılar. Bir iki sorudan sonra onun pasaportunu geri verdiler. Diğer kişilerle aynı şekilde bir kaç cümle konuşup onların pasaportlarını da geri verdiler. Fakat benim pasaportumu vermediler. Benimle mecburen ingilizce konuşuyorlardı. Hollandaca hiç bir şey bilmiyorum.Bavulumu alıp onları takip etmemi söylediler. İnerken Hasan abi vedalaşıyormuş gibi konuşarak bana "okulu bitirdiğini söyleme, öğrenci olduğunu söyle" dedi. Bundan da bir şey anlamadım. Haydi hayırlısı..
Beni trenden indirip istasyondaki bir odaya soktular. Sürekli sorular soruyorlar. Adamlar ingilizceyi benden iyi ve hızlı konuşuyorlar, sorularını cevaplarken epeyce zorlanıyorum. Sorgu yaklaşık 3 saat sürdü. Aynı soruları tekrar tekrar sordular. Cebimdeki paraya taktılar resmen...
Bu kadar parayı neden üzerinde taşıyorsun, soyulmaktan korkmuyor musun?
Cevabım şu;
----Babam zengin, okul tatilinde gezip eğlenmek istedim.
Kredi kartın yok mu?
---- Kredi kartı bizde pek kullanılmaz. Henüz gerek duymadım.Herşeyi nakit alırım.
.....................
Buna benzer onlarca soruyu tekrar tekrar soruyorlardı.
Sorgu bittiğinde öğrencisini kılpayı geçiren huysuz öğretmen edasıyla beni serbest bıraktılar.
Tomarla param olmasa kesinlikle İstanbul'a postalanmıştım.
İstasyonda 2-3 saat bekledikten sonra bir sonraki Amsterdam trenine bindim ve oldukça gecikmeli olarak varabildim. Dayım saatlerce istasyonda beni beklemiş ve mecburen eve dönmüş.
İstasyondan taksiye binip eve vardığımda tüm ailenin yüzünde güller açtı. Başıma birşey geldiğini düşünüp çok telaşlanmışlar.
Tomarla paranın sahibi Hasan abi akşam telefonla bize ulaştı. Biz hemen buluşup parasını geri verelim diye telaş ederken Hasan abi " ben senin kazasız belasız kurtulduğunu öğrenebilmek için aradım, parayı bir ara uğrar alırım " dedi.
Ben yaşadıklarımdan dolayı zaten garip bir şok halindeyim. Bir de Hasan abinin insanlığı beni tamamen garipleştirdi. Ne düşüneceğimi, nasıl anlatacağımı bilemez durumdayım. Tanımadığım bir adam tanımadığı bir delikanlıya orta halli bir araba parasını hiç düşünmeden veriyor. Karşılığında bir tek telefon numarası var elinde. Bir rakam yanlış olsa bana ulaşamıyacak.
Daha da önemlisi; yaptığı şey onun için o kadar doğal ki sanki bana bir bardak su vermiş de ben haddinden fazla abartarak teşekkür ediyormuşum gibi davranıyor.
Bizler bir fakire 1 lira sadaka verdiğimizde bundan fazla havaya gireriz.
Bu nasıl bir insan ,
nasıl bir adam?
40 yıl sonra diyorum ki; o bir "insan", gerçek bir "adam" imiş.
Şimdiki zamanlarda böyle "adam"lar aramayın.
Muhtemelen kalmamıştır böyle bir "insan".
Dünya nüfusu artarken "insan"lar, "adam"lar azaldı, azaldı. Belki de bitti.
Son zamanlarda "insan" arar oldu aklım.
Gözlerim çok sayıda insan görüyor ama aklım "insan" göremiyor.
Gitikçe daha sık bu "bittim" duygusunu yaşıyorum.
Uzun zamandır kendime bir mağara bakıyorum.
Dağa çıkacağım.
Tekrar ovaya iner miyim, inebilir miyim bilmiyorum...
Şu an 2017 mart sonlarındayız.
16 nisanda önemli bir referandum yaşayacağız.
Son günlerde içimizi acıtan Hollanda haberleri oldu.
Bayan bakanımızı ve diğer insanlarımızı aşağılayan muameleye maruz kaldık. Tarihe kazınan bu olaylar benim de 40 yıl önceki Hollanda maceramı hatırlattı.
Üniversiteyi bitiririrken Hollanda'da yaşayan dayım ve yengem beni yanlarına davet ettiler.
Anarşi ortamında bin bir sıkıntı içinde bitirebildiğim İTÜ nün beni ne kadar zorladığını bildikleri için bana biraz nefes alma ve Avrupayı görme imkânı sağlamak istiyorlardı. Samimiyetlerinden hiç kuşku duymadığım için bu teklifi hemen kabul ettim.
Sağdan soldan toparlayabildiğim para ile bankadan 2 bin gulden(florin) satın alıp sirkeciden trene bindim. Bu tren seyahati benim için müthiş deneyimler sağlayacaktı.İlk defa yurt dışına çıkıyordum.
Komünist Bulgaristan'ı ve Yugoslavya'yı ancak trenin penceresinden izleyebildik. Yere ayak basmamız büyük suç imiş.
Avusturya'ya girince gerçek Avrupa ile tanışmış olduk.
Almanya ise daha bir Avrupa idi. Trenin sesi bile farklıydı, sanki uçak gibi gidiyordu.
Gece yarısı Köln'e vardığımızda seyahatimin ilk etabı sona ermişti.Burada tren değiştirecektik. Amsterdam'a gidecek tren sabah kalkacaktı. Köln garının soğuğu iliklerime kadar işledi. İstanbul yaz idi, burası ise neredeyse kış.
Trende aynı kompartımanda iki gün boyunca birlikte seyahat ettiğimiz Avustralyalı bir turist de Belçika'ya gidecek treni bekliyor. Üşüdüğümü görünce benimle uyku tulumunu paylaştı. Onun ayakları benim burnumda, benim ayaklarım onun burnunda.. Bu turistin insanlığını ömrüm oldukça unutmayacağım...
Sabah ayrı ayrı trenlerimize bindik ve bir kaç saat sürecek Amsterdam seyahatim başlamış oldu.
Çabucak Hollanda sınırını geçtik. Tabelâlar olmasa sınırı geçtiğimizi dahi anlamak imkânsız.
Yanımda yaşça benden büyük bir Türk abimiz oturuyor. Yanlış hatırlamıyorsam adı Hasan idi.
Bol bol sohbet ediyoruz. Yeni mühendis olduğumu ve dayımı ziyarete gittiğimi detaylarıyla anlattım. Amsterdam'da tekstil atölyesi varmış.
Yanında Türk ve Hollandalı işçiler çalışıyormuş.Gerçekten gurur duydum.
Tatlı tatlı sohbet ederken vakit çabucak geçmiş ve biz ilk istasyona ulaşmıştık.
Hasan abi bana aniden " cebinde kaç paran var" diye sordu. Bir an bir dolandırıcı ile karşı karşıya olabileceğim hissine kapıldım.Anlattığı her şey palavra olabilirdi. Ama anlamadığım bir şey vardı; beni soyacak adam kaç param olduğunu sorar mıydı?
Cevap vermem biraz gecikince bana açıklamak gereği duydu. Hollanda polisi son aylarda Türkiye'den gelenlere çok kötü davranmaya başlamış. Turist olarak gelip geri dönmeyerek Hollanda da kalanlara engel olmak için her türlü pisliği yapıyorlarmış. Biraz sonra tren ilk istasyonda duracak ve polisler pasaport kontrolu yapacakmış.
Şimdi tedirginliğim şekil değiştirdi. Cebimde 2 bin gulden (Hollanda florini) vardı. Bu para benim bugüne kadar gördüğüm en büyük para idi. Söylerken hafiften birazcık havaya da girmiştim. Bu para bizim gibi mütevazi bir ailenin bir senelik geçimini rahatlıkla karşılardı. Bu parayı görünce bana sorun çıkarmayacaklarını tahmin ediyordum.
Fakat abimizin suratı asıldı. Bu paranın onları tatmin etmiyeceğini , bana sorun çıkartabileceklerini söyledi.Muhtemelen bu istasyonda beni indirip sorguya alacaklarmış. Belki de beni geri gönderebilirlermiş. Tam bir şok halindeyim.
Bir yandan da işlerin bu kadar kötü olacağına ihtimal vermiyorum. Fakat Hasan abi çok tedirgin,
Biz bunları konuşurken polisler yanımızdaki kompartımana kadar gelmişlerdi.Konuşmaları duyuyorduk ama ben bir şey anlayamıyordum.
Hasan abi birden cebinden bir tomar para çıkardı ve elime verdi.Gözlerime inanamıyorum. Verdiği para avucuma zor sığan kocaman bir tomar. Hemen iç cebime sokmamı söyledi. Sorarlarsa bunları da göster dedi. Zengin olduğumu , para yemeye geldiğimi söylersem atlatabilirmişim.
Dayının adresini telefonunu yaz bir kağıda dedi. Alelacele yazmaya başladım. Sadece telefon numarasını yazmıştım ki polisler içeri girdi. İzbandut gibi suratsız adamlar. Konuşurken bizlere tavırlarını görünce moralim daha da bozuldu.
Polisler pasaportlara bakarken Hasan abi telefonu yazdığım kağıdı elimden aldı. Önce onun pasaportuna baktılar. Bir iki sorudan sonra onun pasaportunu geri verdiler. Diğer kişilerle aynı şekilde bir kaç cümle konuşup onların pasaportlarını da geri verdiler. Fakat benim pasaportumu vermediler. Benimle mecburen ingilizce konuşuyorlardı. Hollandaca hiç bir şey bilmiyorum.Bavulumu alıp onları takip etmemi söylediler. İnerken Hasan abi vedalaşıyormuş gibi konuşarak bana "okulu bitirdiğini söyleme, öğrenci olduğunu söyle" dedi. Bundan da bir şey anlamadım. Haydi hayırlısı..
Beni trenden indirip istasyondaki bir odaya soktular. Sürekli sorular soruyorlar. Adamlar ingilizceyi benden iyi ve hızlı konuşuyorlar, sorularını cevaplarken epeyce zorlanıyorum. Sorgu yaklaşık 3 saat sürdü. Aynı soruları tekrar tekrar sordular. Cebimdeki paraya taktılar resmen...
Bu kadar parayı neden üzerinde taşıyorsun, soyulmaktan korkmuyor musun?
Cevabım şu;
----Babam zengin, okul tatilinde gezip eğlenmek istedim.
Kredi kartın yok mu?
---- Kredi kartı bizde pek kullanılmaz. Henüz gerek duymadım.Herşeyi nakit alırım.
.....................
Buna benzer onlarca soruyu tekrar tekrar soruyorlardı.
Sorgu bittiğinde öğrencisini kılpayı geçiren huysuz öğretmen edasıyla beni serbest bıraktılar.
Tomarla param olmasa kesinlikle İstanbul'a postalanmıştım.
İstasyonda 2-3 saat bekledikten sonra bir sonraki Amsterdam trenine bindim ve oldukça gecikmeli olarak varabildim. Dayım saatlerce istasyonda beni beklemiş ve mecburen eve dönmüş.
İstasyondan taksiye binip eve vardığımda tüm ailenin yüzünde güller açtı. Başıma birşey geldiğini düşünüp çok telaşlanmışlar.
Tomarla paranın sahibi Hasan abi akşam telefonla bize ulaştı. Biz hemen buluşup parasını geri verelim diye telaş ederken Hasan abi " ben senin kazasız belasız kurtulduğunu öğrenebilmek için aradım, parayı bir ara uğrar alırım " dedi.
Ben yaşadıklarımdan dolayı zaten garip bir şok halindeyim. Bir de Hasan abinin insanlığı beni tamamen garipleştirdi. Ne düşüneceğimi, nasıl anlatacağımı bilemez durumdayım. Tanımadığım bir adam tanımadığı bir delikanlıya orta halli bir araba parasını hiç düşünmeden veriyor. Karşılığında bir tek telefon numarası var elinde. Bir rakam yanlış olsa bana ulaşamıyacak.
Daha da önemlisi; yaptığı şey onun için o kadar doğal ki sanki bana bir bardak su vermiş de ben haddinden fazla abartarak teşekkür ediyormuşum gibi davranıyor.
Bizler bir fakire 1 lira sadaka verdiğimizde bundan fazla havaya gireriz.
Bu nasıl bir insan ,
nasıl bir adam?
40 yıl sonra diyorum ki; o bir "insan", gerçek bir "adam" imiş.
Şimdiki zamanlarda böyle "adam"lar aramayın.
Muhtemelen kalmamıştır böyle bir "insan".
Dünya nüfusu artarken "insan"lar, "adam"lar azaldı, azaldı. Belki de bitti.
Son zamanlarda "insan" arar oldu aklım.
Gözlerim çok sayıda insan görüyor ama aklım "insan" göremiyor.
Gitikçe daha sık bu "bittim" duygusunu yaşıyorum.
Uzun zamandır kendime bir mağara bakıyorum.
Dağa çıkacağım.
Tekrar ovaya iner miyim, inebilir miyim bilmiyorum...
28 Nisan 2017 Cuma
KONFORDAN VAZGEÇMEK
Yazar: Sema Ezgü
Uzun zamandır düşünmekteydim. Günümüzün insana dair en temel hastalığı ne ola ki, dünyanın gözümüze görünen malum hali vuku bulmakta... Beşeri gücünü sırtına yüklenmiş bir takım insanlar adeta evrim geçirip dinazorlaşmış, önüne geleni yıkmakta, veyahut hamm yapıp yutmakta. Kendine yol açmak için şuursuzca koşmakta, kendi cinsinden olana bile, deremi bulandırdın misali bahanelerle saldırıp yolunun üstünden kaldırmakta. Hâl böyleyken, yer yüzünde o emsalsiz İNSANLIK ŞARKISInı söylemek kime düşecek? Asıl soru bu olsa gerek. Yer yüzü henüz kadim yer yüzülüğünü kaybetmeden, kıyam günü gelip çatmadan, insanlar ateşe koşan kelebekler gibi yanıp kül olmadan, kimler insanoğlunun zihninde flash back yapıp özüne döndürecek. Varsa bir kurtuluş umudu, bulup getirecek? Kimler o halk kahramanları diye merak içindeydim nicedir.
Derken, olayın bugünümüze has olmadığını da farkettim nihayet. Tarih merakım, gerçeği arama tutkuma eklenince anladım ki, insanlık tarihi kadar eskiye uzanıyor bu çirkin haller. Meğer insanın asla kaybetmek istemediği tek hazinesi varmış hayatta. Bugün adına KONFOR dediğimiz, ne yenilir ne yutulur cinsten olan bir uyuşturucu türüymüş meğer müsebbib. Çağlara göre konfor vesileleri değişken olsa da, kaybedilmesine sıcak bakılmayan tek değer her devirde yine konfor olmaktaymış.
Dedim ya, uzun zamandır düşünmekteyim diye... Bu da benim vazgeçemediğim tek konforum. Huyum kurusun! Bir kere Allah'ın izniyle, Kur'anın bakış açısıyla ve kendi iflah olmaz çabamla dönmeye başladı ya çarklar, vallahi durduramıyorum. Birileri buna manyaklık falan diyor. Kafayı yemişsin diyor. Asosyallik diyenler de var. Umursamıyorum. Düşünmenin verdiği hazza alışan beynim bu konfordan vaz geçmiyor bir türlü.
Daha tuhaf olan nedir, söyleyeyim... Düşünme konforumdan vaz geçmemek için dünyevi konforları, bana göz kırpan baştan çıkarıcıları, insan eliyle üretilmiş ve gözüme sokulmaya çalışılan uyuşturucuları görmezden gelmeyi başarıyorum. Descartes'e göre rasyonelleşiyorum yani. Düşünüyorum, o halde varım diyorum.
Sonra fark ediyorum ki, dünyaya bir dikili ağaç bırakanlar, taş üstüne taş koyanlar, tarihe altın harflerle yazılanlar, çağlar kapatıp çağlar açanlar, kendi varlıklarını bilime adayanlar sadece ve sadece konforundan vaz geçen insanlarmış. Bereketli, yani üretken, yani mübarek insanlarmış.
Bizler her cuma birbirimize cumanız mübarek olsun derken konfordan vaz geçmeyi sağlık veriyormuşuz da haberimiz olmuyormuş. Hem de kendi konforumuzdan vaz geçmeden... Ne ironik değil mi? Ağzımıza alışkanlık olmuş bu tavsiye ama hayatımıza uğramaz olmuş.
Soru: Neden?
Cevap: Konforumdan vaz geçemem.
Oysa, bir bilim insanının söylediğine göre, aşık olmak için bile konfordan vaz geçmek gerekiyormuş. Şahsi veya toplumsal çıkarlardan vaz geçebilmek, sabitlenmeyi red ederek, maddi veya manevi yol almak, sıkıntılara göğüs germek, acı sürprizlerle mücade etmek konfordan vaz geçmek anlamına geliyormuş.
Aslında evlilik de aynı kapıya çıkıyor. Sizi konforunuzdan feda etmeye zorluyor. Hayatınıza eklediğiniz başka bir hayatın size uygun olmayan her haline katlanmak zorunda bırakıyor. Bu uyum için enerji harcamak, yani konforunuzdan vaz geçmek zorunda kalıyorsunuz evlenirken. Oysa günümüz gençleri konfor elde etmek amacıyla, kendi yüklerini eşine taşıtmak arka planıyla evlendikleri için, taşımaktan vaz geçtikleri yükün ağırlığı ile yere çakılarak sonunda hayâl kırıklığına uğruyorlar maalesef.
Eşim ve ben, kırklı yaşlarımızdan sonra ekonomik konforumuzdan vaz geçmek zorunda kalırken yeni bir konfor çeşidiyle tanıştık. Zihnimizi Allah'ın bize nimet olarak sunduğu akıl yürütme ve sonunda mutluluğa ulaşma konforuna açtık. Hiç kolay olmadı mutluluğa kavuşmak. Çok çalışmak, yani çok düşünmek zorunda kaldık. Sonunda kavuştuğumuz öyle bir konfor ki, gerçekten vaz geçilir gibi değil. Asla vaz geçmek istemiyoruz ondan. Ne başka bir hayat tarzı için, ne başkasının hatırı için... Allah aksini istemediği sürece vaz geçeceğimizi de sanmıyorum. Kur'an delillerinin ( ayetlerinin) aklımızda ve düşünce biçimimizde yaptığı etkileri birbirimizde gözlemlemekten tarifsiz haz alıyoruz. Kırklı yaşlardan sonra insan zekasının nasıl olup da gelişebildiğine tanık oluyoruz. Düşündükçe akıllanıyoruz. Akıllandıkça başka konforlardan vaz geçiyoruz. Şükürler olsun, çok mutluyuz.
Başkalarının dertlerinden soyutlanarak mutlu olmuyoruz ama. Tam tersine, sorunlu gördüğümüz herkesin dertlerini Allah'ın bak dediği pencereden baktığımız için çıplak gözle görür gibi görüyoruz. Çözüm yolları bulmak için daha çok düşünüyoruz, ama onlar bilmiyor. Bizi ötekileştirmeyi kendi konforlarından vaz geçmemek için tercih ediyorlar. İslâm ilminin fikir dünyasından bakışla, her problemin çözümüyle yan yana durduğunu konforundan vaz geçmeyen hiç bir Allah'ın kuluna anlatamıyoruz ne yazık... Örnek oluyoruz, örnekliğimizi cesaretle, şeffaf veya çıplak gözle görünür biçimiyle ve türlü argümanları kullanarak anlaşılır kılmaya çalışıyoruz. Yani, noktasına virgülüne kadar kendimize ait olan fikirlerimizle konuşuyoruz konuşurken. Başkalarından devşirilmiş sanal alem ürünleriyle değil... Yine olmuyor. Yollarımız bir türlü konforundan vaz geçmeyenlerle çakışmıyor. Onlar maddi konforlarından vaz geçmiyor, biz ise manevi konforumuzdan ödün vermiyoruz.
Bu dünya hayatını bereketli kılmaya çalışan, tüm geşmiş ve geleceğin konforlarından vaz geçmiş üretken insanlarına selâm olsun.
Uzun zamandır düşünmekteydim. Günümüzün insana dair en temel hastalığı ne ola ki, dünyanın gözümüze görünen malum hali vuku bulmakta... Beşeri gücünü sırtına yüklenmiş bir takım insanlar adeta evrim geçirip dinazorlaşmış, önüne geleni yıkmakta, veyahut hamm yapıp yutmakta. Kendine yol açmak için şuursuzca koşmakta, kendi cinsinden olana bile, deremi bulandırdın misali bahanelerle saldırıp yolunun üstünden kaldırmakta. Hâl böyleyken, yer yüzünde o emsalsiz İNSANLIK ŞARKISInı söylemek kime düşecek? Asıl soru bu olsa gerek. Yer yüzü henüz kadim yer yüzülüğünü kaybetmeden, kıyam günü gelip çatmadan, insanlar ateşe koşan kelebekler gibi yanıp kül olmadan, kimler insanoğlunun zihninde flash back yapıp özüne döndürecek. Varsa bir kurtuluş umudu, bulup getirecek? Kimler o halk kahramanları diye merak içindeydim nicedir.
Derken, olayın bugünümüze has olmadığını da farkettim nihayet. Tarih merakım, gerçeği arama tutkuma eklenince anladım ki, insanlık tarihi kadar eskiye uzanıyor bu çirkin haller. Meğer insanın asla kaybetmek istemediği tek hazinesi varmış hayatta. Bugün adına KONFOR dediğimiz, ne yenilir ne yutulur cinsten olan bir uyuşturucu türüymüş meğer müsebbib. Çağlara göre konfor vesileleri değişken olsa da, kaybedilmesine sıcak bakılmayan tek değer her devirde yine konfor olmaktaymış.
Dedim ya, uzun zamandır düşünmekteyim diye... Bu da benim vazgeçemediğim tek konforum. Huyum kurusun! Bir kere Allah'ın izniyle, Kur'anın bakış açısıyla ve kendi iflah olmaz çabamla dönmeye başladı ya çarklar, vallahi durduramıyorum. Birileri buna manyaklık falan diyor. Kafayı yemişsin diyor. Asosyallik diyenler de var. Umursamıyorum. Düşünmenin verdiği hazza alışan beynim bu konfordan vaz geçmiyor bir türlü.
Daha tuhaf olan nedir, söyleyeyim... Düşünme konforumdan vaz geçmemek için dünyevi konforları, bana göz kırpan baştan çıkarıcıları, insan eliyle üretilmiş ve gözüme sokulmaya çalışılan uyuşturucuları görmezden gelmeyi başarıyorum. Descartes'e göre rasyonelleşiyorum yani. Düşünüyorum, o halde varım diyorum.
Sonra fark ediyorum ki, dünyaya bir dikili ağaç bırakanlar, taş üstüne taş koyanlar, tarihe altın harflerle yazılanlar, çağlar kapatıp çağlar açanlar, kendi varlıklarını bilime adayanlar sadece ve sadece konforundan vaz geçen insanlarmış. Bereketli, yani üretken, yani mübarek insanlarmış.
Bizler her cuma birbirimize cumanız mübarek olsun derken konfordan vaz geçmeyi sağlık veriyormuşuz da haberimiz olmuyormuş. Hem de kendi konforumuzdan vaz geçmeden... Ne ironik değil mi? Ağzımıza alışkanlık olmuş bu tavsiye ama hayatımıza uğramaz olmuş.
Soru: Neden?
Cevap: Konforumdan vaz geçemem.
Oysa, bir bilim insanının söylediğine göre, aşık olmak için bile konfordan vaz geçmek gerekiyormuş. Şahsi veya toplumsal çıkarlardan vaz geçebilmek, sabitlenmeyi red ederek, maddi veya manevi yol almak, sıkıntılara göğüs germek, acı sürprizlerle mücade etmek konfordan vaz geçmek anlamına geliyormuş.
Aslında evlilik de aynı kapıya çıkıyor. Sizi konforunuzdan feda etmeye zorluyor. Hayatınıza eklediğiniz başka bir hayatın size uygun olmayan her haline katlanmak zorunda bırakıyor. Bu uyum için enerji harcamak, yani konforunuzdan vaz geçmek zorunda kalıyorsunuz evlenirken. Oysa günümüz gençleri konfor elde etmek amacıyla, kendi yüklerini eşine taşıtmak arka planıyla evlendikleri için, taşımaktan vaz geçtikleri yükün ağırlığı ile yere çakılarak sonunda hayâl kırıklığına uğruyorlar maalesef.
Eşim ve ben, kırklı yaşlarımızdan sonra ekonomik konforumuzdan vaz geçmek zorunda kalırken yeni bir konfor çeşidiyle tanıştık. Zihnimizi Allah'ın bize nimet olarak sunduğu akıl yürütme ve sonunda mutluluğa ulaşma konforuna açtık. Hiç kolay olmadı mutluluğa kavuşmak. Çok çalışmak, yani çok düşünmek zorunda kaldık. Sonunda kavuştuğumuz öyle bir konfor ki, gerçekten vaz geçilir gibi değil. Asla vaz geçmek istemiyoruz ondan. Ne başka bir hayat tarzı için, ne başkasının hatırı için... Allah aksini istemediği sürece vaz geçeceğimizi de sanmıyorum. Kur'an delillerinin ( ayetlerinin) aklımızda ve düşünce biçimimizde yaptığı etkileri birbirimizde gözlemlemekten tarifsiz haz alıyoruz. Kırklı yaşlardan sonra insan zekasının nasıl olup da gelişebildiğine tanık oluyoruz. Düşündükçe akıllanıyoruz. Akıllandıkça başka konforlardan vaz geçiyoruz. Şükürler olsun, çok mutluyuz.
Başkalarının dertlerinden soyutlanarak mutlu olmuyoruz ama. Tam tersine, sorunlu gördüğümüz herkesin dertlerini Allah'ın bak dediği pencereden baktığımız için çıplak gözle görür gibi görüyoruz. Çözüm yolları bulmak için daha çok düşünüyoruz, ama onlar bilmiyor. Bizi ötekileştirmeyi kendi konforlarından vaz geçmemek için tercih ediyorlar. İslâm ilminin fikir dünyasından bakışla, her problemin çözümüyle yan yana durduğunu konforundan vaz geçmeyen hiç bir Allah'ın kuluna anlatamıyoruz ne yazık... Örnek oluyoruz, örnekliğimizi cesaretle, şeffaf veya çıplak gözle görünür biçimiyle ve türlü argümanları kullanarak anlaşılır kılmaya çalışıyoruz. Yani, noktasına virgülüne kadar kendimize ait olan fikirlerimizle konuşuyoruz konuşurken. Başkalarından devşirilmiş sanal alem ürünleriyle değil... Yine olmuyor. Yollarımız bir türlü konforundan vaz geçmeyenlerle çakışmıyor. Onlar maddi konforlarından vaz geçmiyor, biz ise manevi konforumuzdan ödün vermiyoruz.
Bu dünya hayatını bereketli kılmaya çalışan, tüm geşmiş ve geleceğin konforlarından vaz geçmiş üretken insanlarına selâm olsun.
10 Nisan 2017 Pazartesi
BİZE NELER OLDU?
Yazar: İsmail Ezgü
Suriyeli bir aileye yardım etmeye çalışıyoruz.
Haber geldi, yakacakları kalmamış.
istanbul'un en soğuk günleri.
Çocuklar donmak üzere...Yiyecekleri de yok.
Elimde inşaat artığı tahta parçaları var, onları doldurdum minibüse.
Sağolsun bir arkadaşım da bir kaç torba kömür ilave etti.Yan komşum da bir kaç poşet yiyecek almış marketten.
Vardık ailenin kapısına.
Çocukların mutluluğunu görmelisiniz.
Boynuma atlıyorlar sevinçten..
Anne ve baba malzemeleri indiriyorlar. Ben de çocuklarla sohbet etmeye çalışıyorum.
Bu sırada birkaç delikanlı yanımıza yanaştı.
İçlerinden birisi kızgın bir eda ile sordu;
" Siz Türk ailelere de bu şekilde yardım ediyor musunuz? "
Soruyu sorarken o kadar sinirli ki ; delikanlı aslında şunu demek istiyor : " neden Suriyelilere yardım ediyorsunuz? Yardım edecek Türk aile kalmadı mı?"
.........
Cevabım hazır ama boğazıma bir şeyler düğümlendi, kısa bir süre toparlanamadım.
Kendimi zorlayarak şunu diyebildim.
" Biz yardım yapacağımız kimsenin milliyetine bakmıyoruz. Çevremizde kimin ihtiyacı varsa onlara yardım etmeye çalışıyoruz."
Delikanlı devam ediyor;
"Ailenin babası sapasağlam, gitsin Suriye'ye savaşsın, onların yerine bizim askerimiz şehit oluyor"
Anlatmaya çalışıyorum;
"Bak kardeşim, haklı olabilirsin ama bu bugünün sorunu değil. Bu aile bu akşam yemek yemeli ve ısınmalı.
Onların Halep'teki evi cruise füzesiyle vurulmuş,
3 yaşındaki kızları parçalanmış, bir diğer kızın vücudu yarım felçli, bir diğer çocuk down sendromlu.
Onlar bu akşam aç ve donmak üzereler, benim amacım , acilen , onların soğuktan ya da açlıktan ölmelerini engellemek...
Ayrıca; bu ailenin oğlu son ana kadar Halep'te savaşmış. Halep Rusların da yardımıyla tamamen Esed rejiminin eline geçince son anda hükümetimizin de girişimleri ile sağlanan kısa süreli ateşkes sayesinde şehri terkedip İstanbul'a eşinin, çocuklarının yanına gelmiş."
Delikanlılar sözlerimin bitmesini dahi beklemeden homurdanarak yanımdan uzaklaştılar.
Bu savaşı normal bir savaş zannediyorlar, halbuki Suriye'deki savaş tüm dünyanın Müslümanlar üzerinde yaptığı savaş tatbikatı ya da son model silahların test oyunları.
Müslüman bir ülkede Müslümanları öldürüp şirketlerine kâr sağlıyorlar.Amerika'nın Suriye hava üssüne yaptığı saldırı sonrası füze imalatçısı firmanın hisseleri inanılmaz oranda yükseldi. Daha bitmedi; onlar tüm ülkeyi yıkarken kazandıkları gibi, savaş sonrası yapılacak imardan da kazanç sağlayacaklar. Suriye savaşında batılı ülkelerin yaptığı savaş aslında bu pastadan pay kapma savaşıdır.
Aynısı Ukrayna'da Gürcistan'da , Mısır'da Afganistan'da ve benzeri pek çok ülkede olmadı mı?
Şok halindeyim. Moralim sıfır. Deminki neşemden eser kalmadı. Hem üzgün hem de kızgınım.
Biz nasıl bu hale geldik?
Atalarımız İspanya'da katledilen Yahudileri kabul edip asırlarca misafir etmişler, biz Müslüman kardeşlerimize birazcık yardım ettik diye tenkit ediliyoruz.
Biz ne zaman bu kadar savrulduk, ne ara kalplerimiz kömür karası oldu?
Anayasa referandumuna bir hafta kaldı, ortalık toz duman.
Ülkemiz adeta ikiye ayrılmış. Karşı fikirdekiler adeta düşman.
Siyaset içimize işlemiş. artık küçücük yardımlar göze batmaya başlamış.
Herkes karşısındakine bakarken onda nefret edeceği bir şeyler bulmaya çalışıyor ve kolayca da buluveriyor.
Sevmek bu kadar zor iken , nefret etmek ne kadar da kolaylaştı.
Ben bu anlayışı kabullenemiyorum kusura bakmayın.
Türk - Kürt dediniz ayırdınız,
Laik - dindar dediniz parçaladınız,
Kapalı- açık dediniz dışladınız..
Böldünüz, böldünüz....Mahalle mahalle, sokak sokak...
Ailemizi bile parçaladınız.
Evlatlarımız özgürlük istiyor.
Her taraf 1+1 dairelerle doldu.
Her ev de bir kişi. Belki bir de sevgilisi.
Çocuk dahi istemiyorlar... Tatilde ayak bağı oluyormuş...
Şunu unutmayın; hiç bir şeyi sonsuza kadar bölemezsiniz.
Böldüğünüz şeyler sonuçta o kadar küçülür ki artık bölecek bir şeyiniz kalmaz. Sona kalan parçaları görmekte bile zorlanırsınız.
Atomu bile elektronundan, nötronundan ayırdınız, nükleer bombalarla şehirleri dümdüz ettiniz.
Elinizden gelse elektronu da parçalar , daha güçlü bombalar yapmaya çalışırsınız.
Sizler iki yüzlüsünüz.
Ahmet Kaya'nın şarkılarını bayılarak dinlersiniz, ama kendisini çatal bıçakla memleketinden kovarsınız, bir de "Şerefsiz" damgası vurarak...
O gurbette hasretle ölürken siz onun şarkılarıyla kafa çekersiniz.
Araplar zaten sizin "muhatabınız" olamaz.
Kürtler ancak inşaat işçisi olarak size yaklaşabilirler.
Sizler "mükemmel"siniz. Sütten çıkmış ak kaşık...
Allah aşkına siz nerede yaşıyorsunuz?
Elalemi beğenmeyen sizler kafanızı kaldırıp etrafınıza bir baksanıza...
Çok uzaklara değil trafiğe bakın ne mal olduğumuzu anlarsınız.
Sizin o beğenmediklerinizden bir farkınız yok.
Onlar da sokağa çöp atıyor, sizler de..
Onlar da yere tükürüyor sizler de..
Midem kaldırmıyor , daha fazla sayamıyacağım.
..........
Hiç bir şeye saygımız yok.
Ama size bakarsak dünyanın en mükemmel ırkıyız.
İçimden " Hadi ordan.. " demek geçiyor.
Anladım ki hiç birimizin evinde ayna yok. Kimse kendine bakmıyor.
Dedelerimizin masallarıyla avunup gidiyoruz.
Ölüp gideceğiz de ardımızda çivi kadar dahi izimiz kalmayacak.
Siz bu halimizle " ilelebet payidar" kalacağımıza gerçekten inanıyor musunuz ?
Ben her sokağa çıktığımda eve biraz daha moralsiz dönüyorum.
İnsanlıktan uzaklaştıkça küçülüyoruz.
Küçülüp yok olacağız.
Değerlerimizi çöpe attık,
Değersiz kaldık...
Ümitsiz kaldık...
Suriyeli bir aileye yardım etmeye çalışıyoruz.
Haber geldi, yakacakları kalmamış.
istanbul'un en soğuk günleri.
Çocuklar donmak üzere...Yiyecekleri de yok.
Elimde inşaat artığı tahta parçaları var, onları doldurdum minibüse.
Sağolsun bir arkadaşım da bir kaç torba kömür ilave etti.Yan komşum da bir kaç poşet yiyecek almış marketten.
Vardık ailenin kapısına.
Çocukların mutluluğunu görmelisiniz.
Boynuma atlıyorlar sevinçten..
Anne ve baba malzemeleri indiriyorlar. Ben de çocuklarla sohbet etmeye çalışıyorum.
Bu sırada birkaç delikanlı yanımıza yanaştı.
İçlerinden birisi kızgın bir eda ile sordu;
" Siz Türk ailelere de bu şekilde yardım ediyor musunuz? "
Soruyu sorarken o kadar sinirli ki ; delikanlı aslında şunu demek istiyor : " neden Suriyelilere yardım ediyorsunuz? Yardım edecek Türk aile kalmadı mı?"
.........
Cevabım hazır ama boğazıma bir şeyler düğümlendi, kısa bir süre toparlanamadım.
Kendimi zorlayarak şunu diyebildim.
" Biz yardım yapacağımız kimsenin milliyetine bakmıyoruz. Çevremizde kimin ihtiyacı varsa onlara yardım etmeye çalışıyoruz."
Delikanlı devam ediyor;
"Ailenin babası sapasağlam, gitsin Suriye'ye savaşsın, onların yerine bizim askerimiz şehit oluyor"
Anlatmaya çalışıyorum;
"Bak kardeşim, haklı olabilirsin ama bu bugünün sorunu değil. Bu aile bu akşam yemek yemeli ve ısınmalı.
Onların Halep'teki evi cruise füzesiyle vurulmuş,
3 yaşındaki kızları parçalanmış, bir diğer kızın vücudu yarım felçli, bir diğer çocuk down sendromlu.
Onlar bu akşam aç ve donmak üzereler, benim amacım , acilen , onların soğuktan ya da açlıktan ölmelerini engellemek...
Ayrıca; bu ailenin oğlu son ana kadar Halep'te savaşmış. Halep Rusların da yardımıyla tamamen Esed rejiminin eline geçince son anda hükümetimizin de girişimleri ile sağlanan kısa süreli ateşkes sayesinde şehri terkedip İstanbul'a eşinin, çocuklarının yanına gelmiş."
Delikanlılar sözlerimin bitmesini dahi beklemeden homurdanarak yanımdan uzaklaştılar.
Bu savaşı normal bir savaş zannediyorlar, halbuki Suriye'deki savaş tüm dünyanın Müslümanlar üzerinde yaptığı savaş tatbikatı ya da son model silahların test oyunları.
Müslüman bir ülkede Müslümanları öldürüp şirketlerine kâr sağlıyorlar.Amerika'nın Suriye hava üssüne yaptığı saldırı sonrası füze imalatçısı firmanın hisseleri inanılmaz oranda yükseldi. Daha bitmedi; onlar tüm ülkeyi yıkarken kazandıkları gibi, savaş sonrası yapılacak imardan da kazanç sağlayacaklar. Suriye savaşında batılı ülkelerin yaptığı savaş aslında bu pastadan pay kapma savaşıdır.
Aynısı Ukrayna'da Gürcistan'da , Mısır'da Afganistan'da ve benzeri pek çok ülkede olmadı mı?
Şok halindeyim. Moralim sıfır. Deminki neşemden eser kalmadı. Hem üzgün hem de kızgınım.
Biz nasıl bu hale geldik?
Atalarımız İspanya'da katledilen Yahudileri kabul edip asırlarca misafir etmişler, biz Müslüman kardeşlerimize birazcık yardım ettik diye tenkit ediliyoruz.
Biz ne zaman bu kadar savrulduk, ne ara kalplerimiz kömür karası oldu?
Anayasa referandumuna bir hafta kaldı, ortalık toz duman.
Ülkemiz adeta ikiye ayrılmış. Karşı fikirdekiler adeta düşman.
Siyaset içimize işlemiş. artık küçücük yardımlar göze batmaya başlamış.
Herkes karşısındakine bakarken onda nefret edeceği bir şeyler bulmaya çalışıyor ve kolayca da buluveriyor.
Sevmek bu kadar zor iken , nefret etmek ne kadar da kolaylaştı.
Ben bu anlayışı kabullenemiyorum kusura bakmayın.
Türk - Kürt dediniz ayırdınız,
Laik - dindar dediniz parçaladınız,
Kapalı- açık dediniz dışladınız..
Böldünüz, böldünüz....Mahalle mahalle, sokak sokak...
Ailemizi bile parçaladınız.
Evlatlarımız özgürlük istiyor.
Her taraf 1+1 dairelerle doldu.
Her ev de bir kişi. Belki bir de sevgilisi.
Çocuk dahi istemiyorlar... Tatilde ayak bağı oluyormuş...
Şunu unutmayın; hiç bir şeyi sonsuza kadar bölemezsiniz.
Böldüğünüz şeyler sonuçta o kadar küçülür ki artık bölecek bir şeyiniz kalmaz. Sona kalan parçaları görmekte bile zorlanırsınız.
Atomu bile elektronundan, nötronundan ayırdınız, nükleer bombalarla şehirleri dümdüz ettiniz.
Elinizden gelse elektronu da parçalar , daha güçlü bombalar yapmaya çalışırsınız.
Sizler iki yüzlüsünüz.
Ahmet Kaya'nın şarkılarını bayılarak dinlersiniz, ama kendisini çatal bıçakla memleketinden kovarsınız, bir de "Şerefsiz" damgası vurarak...
O gurbette hasretle ölürken siz onun şarkılarıyla kafa çekersiniz.
Araplar zaten sizin "muhatabınız" olamaz.
Kürtler ancak inşaat işçisi olarak size yaklaşabilirler.
Sizler "mükemmel"siniz. Sütten çıkmış ak kaşık...
Allah aşkına siz nerede yaşıyorsunuz?
Elalemi beğenmeyen sizler kafanızı kaldırıp etrafınıza bir baksanıza...
Çok uzaklara değil trafiğe bakın ne mal olduğumuzu anlarsınız.
Sizin o beğenmediklerinizden bir farkınız yok.
Onlar da sokağa çöp atıyor, sizler de..
Onlar da yere tükürüyor sizler de..
Midem kaldırmıyor , daha fazla sayamıyacağım.
..........
Hiç bir şeye saygımız yok.
Ama size bakarsak dünyanın en mükemmel ırkıyız.
İçimden " Hadi ordan.. " demek geçiyor.
Anladım ki hiç birimizin evinde ayna yok. Kimse kendine bakmıyor.
Dedelerimizin masallarıyla avunup gidiyoruz.
Ölüp gideceğiz de ardımızda çivi kadar dahi izimiz kalmayacak.
Siz bu halimizle " ilelebet payidar" kalacağımıza gerçekten inanıyor musunuz ?
Ben her sokağa çıktığımda eve biraz daha moralsiz dönüyorum.
İnsanlıktan uzaklaştıkça küçülüyoruz.
Küçülüp yok olacağız.
Değerlerimizi çöpe attık,
Değersiz kaldık...
Ümitsiz kaldık...
3 Nisan 2017 Pazartesi
ATIK MESELESİ
Yazar: İsmail Ezgü
Batı ülkeleri ellerinde ne kadar piskopat varsa ortadoğuya postalıyor.
Alıcı adres olarak IŞİD yazmışlar
Yani; ortadoğuyu fosseptik çukuru olarak kullanıyorlar.
Ortadoğudan kaçırdıkları garibanları da güzelce tasnif ediyorlar.
Aynen karpuz seçer gibi seçiyorlar.
Doktor , mühendis varsa buyur...
Vasıfsızlar, hastalar, yaşlılar Türkiye'nin olsun.
Çocuk yapmıyorlar yaa.. Açığı böyle kapatacaklar.
Ne güzel hazır yetişmiş eleman...Doğum sancısı yok, okul taksiti yok, Mis gibi ticaret.
Bir de bizden kaçan okumuş darbecileri alıyorlar.
Ev veriyorlar, araba veriyorlar, maaş veriyorlar hatta madalya bile veriyorlar.
Teröristleri zaten yıllardır alıyor ve tepe tepe kullanıyorlar.
Onlar bağırsaklarındaki pislikleri ortadoğu çukuruna boşaltırken ilahî adalet tecelli ediyor ve kendi arzularıyla bizim pislikleri de Avrupa'ya kabul buyuruyorlar.
Ortadoğu şimdiden kokmaya başladı.
Ama siz esas yakında çıkacak olan Avrupa'nın kokusunu bekleyin.
Onların yolladıkları pislikler ortadoğunun kuru havasında şimdiden toprak olmaya başladı.
Amaa... buralardan giden pislikler rutubetli Avrupayı öyle bir kokutacak ki; kokudan kaçan Almanlar, İngilizler Antalya'da Kuşadası'nda boş tarla bırakmayacaklar.
İki dünya savaşında 25 milyon kişiyi katleden Avrupa'dan başka ne beklenir ki?
Bizden söylemesi ... diyeceğim ama bunlar laftan da anlamaz.
Tek doğru kendilerinin bildikleridir. Bizi niye taksınlar ki... Biz geri kalmışlar zümresiyiz.
Bozuk saat kadar dahi hükmümüz yoktur.
Söylediklerimiz külliyen yanlıştır, yalandır. Beyaz adam ne diyorsa doğrudur.
Yahu biraz yavaş olun artık...
Gariban dedemizin ömrüne orta çağdan fazla tarih sığdırdınız.
Bir ömre iki dünya savaşı yeter. Dedemiz biraz daha yaşarsa üçüncü dünya savaşını da görecek.
Bu bedene bu yük çok fazla...
Ne olur akıllı olun. Biz açlığa yokluğa şerbetliyiz.İyi kötü idare ederiz.
Ama siz 70 yıldır keyif yapmaya fena alıştınız. Bu pislikler size fazla gelecek haberiniz olsun.
Kârda olduğunuzu zannediyorsunuz.
Artık şu at gözlüklerini çıkartın.
Sağınız solunuz yanıyor.
Görün artık.
Yangın Ege'de , Akdeniz'de botlara binmiş size doğru geliyor.
Bizden söylemesi...
Batı ülkeleri ellerinde ne kadar piskopat varsa ortadoğuya postalıyor.
Alıcı adres olarak IŞİD yazmışlar
Yani; ortadoğuyu fosseptik çukuru olarak kullanıyorlar.
Ortadoğudan kaçırdıkları garibanları da güzelce tasnif ediyorlar.
Aynen karpuz seçer gibi seçiyorlar.
Doktor , mühendis varsa buyur...
Vasıfsızlar, hastalar, yaşlılar Türkiye'nin olsun.
Çocuk yapmıyorlar yaa.. Açığı böyle kapatacaklar.
Ne güzel hazır yetişmiş eleman...Doğum sancısı yok, okul taksiti yok, Mis gibi ticaret.
Bir de bizden kaçan okumuş darbecileri alıyorlar.
Ev veriyorlar, araba veriyorlar, maaş veriyorlar hatta madalya bile veriyorlar.
Teröristleri zaten yıllardır alıyor ve tepe tepe kullanıyorlar.
Onlar bağırsaklarındaki pislikleri ortadoğu çukuruna boşaltırken ilahî adalet tecelli ediyor ve kendi arzularıyla bizim pislikleri de Avrupa'ya kabul buyuruyorlar.
Ortadoğu şimdiden kokmaya başladı.
Ama siz esas yakında çıkacak olan Avrupa'nın kokusunu bekleyin.
Onların yolladıkları pislikler ortadoğunun kuru havasında şimdiden toprak olmaya başladı.
Amaa... buralardan giden pislikler rutubetli Avrupayı öyle bir kokutacak ki; kokudan kaçan Almanlar, İngilizler Antalya'da Kuşadası'nda boş tarla bırakmayacaklar.
İki dünya savaşında 25 milyon kişiyi katleden Avrupa'dan başka ne beklenir ki?
Bizden söylemesi ... diyeceğim ama bunlar laftan da anlamaz.
Tek doğru kendilerinin bildikleridir. Bizi niye taksınlar ki... Biz geri kalmışlar zümresiyiz.
Bozuk saat kadar dahi hükmümüz yoktur.
Söylediklerimiz külliyen yanlıştır, yalandır. Beyaz adam ne diyorsa doğrudur.
Yahu biraz yavaş olun artık...
Gariban dedemizin ömrüne orta çağdan fazla tarih sığdırdınız.
Bir ömre iki dünya savaşı yeter. Dedemiz biraz daha yaşarsa üçüncü dünya savaşını da görecek.
Bu bedene bu yük çok fazla...
Ne olur akıllı olun. Biz açlığa yokluğa şerbetliyiz.İyi kötü idare ederiz.
Ama siz 70 yıldır keyif yapmaya fena alıştınız. Bu pislikler size fazla gelecek haberiniz olsun.
Kârda olduğunuzu zannediyorsunuz.
Artık şu at gözlüklerini çıkartın.
Sağınız solunuz yanıyor.
Görün artık.
Yangın Ege'de , Akdeniz'de botlara binmiş size doğru geliyor.
Bizden söylemesi...
30 Mart 2017 Perşembe
GERİ BESLEME
Yazar: İsmail Ezgü
Hayatımızda “geri beslemenin” ne kadar önemli olduğunun farkında mıyız?
İddia ediyorum ; bu konu o kadar önemli ki belki de hayatımızın en önemli destek noktalarından birisi...
Sosyolog veya psikolog olsaydım size daha çarpıcı örnekler verebilirdim ama ihtiyar bir mühendis olarak ancak bildiğim örnekleri vereceğim:
Meselâ;
UYDU"lar; nasıl olup ta dünyamızdan yüzlerce kilometre uzakta, yıllarca dönüp duruyorlar?
Neredeyse her saat başı kafamızın üzerinden geçip arabamızın plakasını okuyabilecek kadar hassas fotoğraflar gönderiyorlar.
Nasıl hatasız olarak görevlerini yapabiliyorlar?
Peki robotlar nasıl oluyor da insanlardan çok daha hassas ve hızlı çalışabiliyorlar?
Son yıllarda gelişen insansız otomobiller, otobüsler....
Nasıl oluyor da Google'ın sürücüsüz otomobili Kaliforniya sokaklarında aylardır büyük bir başarıyla dolaşıp duruyor?
Fabrikalarımızdaki CNC tezgahlar nasıl bu kadar hassas ve hızlı imalat yapabiliyor?
Tek bir cevap var : GERİ BESLEME SAYESİNDE !
Eğer geri besleme sistemleri olmasaydı ;
Uydu birazcık yörüngeden sapınca uzayda kaybolur gider ya da dünyaya çarpardı.
CNC tezgahımızda 1 mm lik hata oluşursa bundan sonra yapılan tüm ürünler hatalı olurdu.
Vücudumuzdan örnek vereyim; kapatın gözlerinizi ve yürümeye başlayın.
Bu vaziyette ne kadar yürüyebilirsiniz.İşte "geri besleme" böyle birşey.
Hadsizliğimi bağışlayın ; benim şöyle bir iddiam var:
Fizik veya Matematik'teki tüm kuralları insan hayatına da uygulayabilirsiniz.
( Bu fikri Türkiye'nin iftiharı Rahmetli Prof. Oktay Sinanoğlu hocamızdan çaldım)
Fizik veya matematikteki bir olayın aynısını sosyal hayatta da gözlemleyebilirsiniz,hatta toplumları bu yöntemlerle yönlendirebilirsiniz, dünya ekonomisini bu şekilde ele geçirebilirsiniz.
Zaten bu yöntemlerle dünyayı ele geçirdiler.
Malesef "Oktay Sinanoğlu" gibi hocalarımızı biz kovarken birileri ondan çok çok istifade etmeyi bildiler.
Ne diyordu Yüce Rabbim : "Aklını kullanmayanları Allah pislik içinde bırakır" ( Yunus 100)
Sen çok kıymetli değerlerinin kıymetini bilmezsen başkaları onu değerlendirir ve sen düşünüp durursun ; " Biz neden bu haldeyiz?" diye...
Biraz sakinleşip dönelim konumuza;
Diyelim ki Patron"sunuz; çok sayıda eleman çalıştırıyorsunuz.
Kendinize olan aşırı güvenle yanlış yatırımlar yapıyorsunuz ve etrafınızdaki çok sayıdaki yardımcı personelden hiç biri size yanlış yolda olduğunuzu söylemiyor ya da söyleyemiyor.
Yani "geri besleme"niz yok.
Ürettiğiniz ürünler hatalı olmuş, farkında değilsiniz, piyasaya verdiniz.
İlk ürünlerden hiç şikayet gelmedi, üretimi artırdınız, hatta çok sayıda ülkeye ihracatlar yaptınız.
Hepsi geri geldi,
Battınız.
Birisi size ilk adımda "yanlış yapıyorsun" dese fena mı olurdu?
Örneğin; SAMSUNG pil sorunu olan milyonlarca cihazını toplamak zorunda olmaz , milyarlarca dolar zarara girmezdi.
WOLKSWAGEN emisyon üçkağıdı yapılan yüzbinlerce aracından dolayı milyarlarca dolar ceza ödemezdi.
Peki ben bunca laf ederek ne anlatmaya çalışıyorum.
Ikınıp sıkınıyorum; hâlâ meramımı anlatamadım...
Halbuki söz söylemeyi bilenler ne güzel söylemiş: DOST ACI SÖYLER.
Benim üç sayfada anlatamadığım şeyi üç kelimede söyleyivermişler.
Güç ve kudret sahibi olanlar, ya da olduğunu zannedenler; etraflarındaki yağcılara çok dikkat etsinler.
İdam sehpasına ya da cehenneme bu yağcıların omuzlarında gidecekler.
GERİ BESLEME'ye çok önem verin.
Tenkitlerden kaçmayın...
Unutmayın: DOST ACI SÖYLER.
Hayatımızda “geri beslemenin” ne kadar önemli olduğunun farkında mıyız?
İddia ediyorum ; bu konu o kadar önemli ki belki de hayatımızın en önemli destek noktalarından birisi...
Sosyolog veya psikolog olsaydım size daha çarpıcı örnekler verebilirdim ama ihtiyar bir mühendis olarak ancak bildiğim örnekleri vereceğim:
Meselâ;
UYDU"lar; nasıl olup ta dünyamızdan yüzlerce kilometre uzakta, yıllarca dönüp duruyorlar?
Neredeyse her saat başı kafamızın üzerinden geçip arabamızın plakasını okuyabilecek kadar hassas fotoğraflar gönderiyorlar.
Nasıl hatasız olarak görevlerini yapabiliyorlar?
Peki robotlar nasıl oluyor da insanlardan çok daha hassas ve hızlı çalışabiliyorlar?
Son yıllarda gelişen insansız otomobiller, otobüsler....
Nasıl oluyor da Google'ın sürücüsüz otomobili Kaliforniya sokaklarında aylardır büyük bir başarıyla dolaşıp duruyor?
Fabrikalarımızdaki CNC tezgahlar nasıl bu kadar hassas ve hızlı imalat yapabiliyor?
Tek bir cevap var : GERİ BESLEME SAYESİNDE !
Eğer geri besleme sistemleri olmasaydı ;
Uydu birazcık yörüngeden sapınca uzayda kaybolur gider ya da dünyaya çarpardı.
CNC tezgahımızda 1 mm lik hata oluşursa bundan sonra yapılan tüm ürünler hatalı olurdu.
Vücudumuzdan örnek vereyim; kapatın gözlerinizi ve yürümeye başlayın.
Bu vaziyette ne kadar yürüyebilirsiniz.İşte "geri besleme" böyle birşey.
Hadsizliğimi bağışlayın ; benim şöyle bir iddiam var:
Fizik veya Matematik'teki tüm kuralları insan hayatına da uygulayabilirsiniz.
( Bu fikri Türkiye'nin iftiharı Rahmetli Prof. Oktay Sinanoğlu hocamızdan çaldım)
Fizik veya matematikteki bir olayın aynısını sosyal hayatta da gözlemleyebilirsiniz,hatta toplumları bu yöntemlerle yönlendirebilirsiniz, dünya ekonomisini bu şekilde ele geçirebilirsiniz.
Zaten bu yöntemlerle dünyayı ele geçirdiler.
Malesef "Oktay Sinanoğlu" gibi hocalarımızı biz kovarken birileri ondan çok çok istifade etmeyi bildiler.
Ne diyordu Yüce Rabbim : "Aklını kullanmayanları Allah pislik içinde bırakır" ( Yunus 100)
Sen çok kıymetli değerlerinin kıymetini bilmezsen başkaları onu değerlendirir ve sen düşünüp durursun ; " Biz neden bu haldeyiz?" diye...
Biraz sakinleşip dönelim konumuza;
Diyelim ki Patron"sunuz; çok sayıda eleman çalıştırıyorsunuz.
Kendinize olan aşırı güvenle yanlış yatırımlar yapıyorsunuz ve etrafınızdaki çok sayıdaki yardımcı personelden hiç biri size yanlış yolda olduğunuzu söylemiyor ya da söyleyemiyor.
Yani "geri besleme"niz yok.
Ürettiğiniz ürünler hatalı olmuş, farkında değilsiniz, piyasaya verdiniz.
İlk ürünlerden hiç şikayet gelmedi, üretimi artırdınız, hatta çok sayıda ülkeye ihracatlar yaptınız.
Hepsi geri geldi,
Battınız.
Birisi size ilk adımda "yanlış yapıyorsun" dese fena mı olurdu?
Örneğin; SAMSUNG pil sorunu olan milyonlarca cihazını toplamak zorunda olmaz , milyarlarca dolar zarara girmezdi.
WOLKSWAGEN emisyon üçkağıdı yapılan yüzbinlerce aracından dolayı milyarlarca dolar ceza ödemezdi.
Peki ben bunca laf ederek ne anlatmaya çalışıyorum.
Ikınıp sıkınıyorum; hâlâ meramımı anlatamadım...
Halbuki söz söylemeyi bilenler ne güzel söylemiş: DOST ACI SÖYLER.
Benim üç sayfada anlatamadığım şeyi üç kelimede söyleyivermişler.
Güç ve kudret sahibi olanlar, ya da olduğunu zannedenler; etraflarındaki yağcılara çok dikkat etsinler.
İdam sehpasına ya da cehenneme bu yağcıların omuzlarında gidecekler.
GERİ BESLEME'ye çok önem verin.
Tenkitlerden kaçmayın...
Unutmayın: DOST ACI SÖYLER.
19 Şubat 2017 Pazar
MODANIN BÖYLESİ
Yazar: Sema Ezgü
Bu topraklarda hiç görülmedi kanımca.
Bugünün Türkiyesi yine ilklere sahne oluyor. Ülke yönetiminde vesayet zincirlerinden kurtulma çabaları yıllardır sürüp giderken, demokrasiyi gerçek haliyle yaşamak adına insanlar dört nala koştururken enteresan ülke manzaralarına tanık oluyoruz. Referandum denen, halkın fikrini sorma uygulaması hızla yaklaşırken birileri vesayetin yeni moda halini dayatıyor insanlara. Hem içeriden hem dışarıdan akıllarımıza vesayet uygulamaya çalışanlar ortalıkta cirit atıyor. Elini sallasan havada uçuşan dayatmaların ellisine birden çarpıyor. Biraz uzaktan bakmayı becerebilirse insan, manzara traji komik görünüyor aslında. Bataklıkta sivri sinekleri kovalarken ayağı çamura batmasın diye debelenen zavallıya benziyoruz şu sıralar. Neyse ki, o zavallının bile bir aklı var ki, canını kurtarabiliyor. Neyse ki,,,
Herkes dikkatli olsun, herkes aklına sahip çıksın demekten başka çözüm yolu göremiyorum. En çok da kendime söylüyorum bunu. Aklını başına topla, iki taraftan da gelen baskılara karşı koy, boyun eğme diyorum kendime.
İki ayrı koldan, şiddetle saldırıyorlar.
Bir grup diyor ki; Senin aklın bu işlere ermez, doğru düşünemezsin. Bilgin yetmez. Gel sana nasıl düşüneceğini ben öğreteyim. Benim bak dediğim yere bak, benim oku dediğim basını oku. Öteki yana bakarsan aklını çelerler, aptala dönersin. Muhakeme yapamazsın sen. Değerlendirme yapamazsın. Terazin bu yükü çekmez. Biz senin yerine düşünürüz. Bizim sürüye, pardon, gruba katıl ha, sakın ama...
Diğer grup diyor ki; Sen kim oluyorsun da dini anlamaktan söz ediyorsun? Ne eğitim almışsın, ne tesettüre girmişsin. Yalan yanlış konuşup günaha girme bari. Sen gel bizim sürüye, pardon cemaate katıl. Biz sana öğretiriz. Ancak bizim dediğimiz gibi yaparsan kurtulursun. Yeni icadlar çıkarmayın başımıza. Mezhepsiz din, Kütüb'ül sitte siz sünnet olur mu? Bize tabii olun. Diğer sürülerin pardon, dini grupların hepsi cehenneme gidecek. Onların hepsi kafir...
Her iki grup da düzeltmeye, yönetmeye çalıştığı aklımın fikrini sormaya gerek duymuyor. Kendince bilgi, bana göre algı bombardımanı uygulamayı içeriğini bilmediği aklıma şiddetle uygun görüyor nedense. Kendisine verdiğimde değerli bulduğu oyumu veya desteğimi karşı tarafa verince vatan haini veya kafir olmakla suçluyor. Sonra da bir grup demokrasi için derken diğeri hidayet için diyor. Demokrasi bu akıl zorbalığının neresinde gizlidir, bilmiyorum. Hidayet hangi mehdi gelince yeryüzünde hakim olacaktır onu da bilmiyorum.
Şu referandum hayırlısıyla bitse de aklıma ayar çekenlerden kurtulsam...
Diğer konu için de kendi aklıma güveniyorum şimdilik. Kuran'ın ışığı yolumu aydınlattığı sürece ve sadece bana ait olan aklım sağlıklı çalıştığı sürece Hz Muhammedin örnekliğinde hidayetin yolunu da bulurum, demokrasinin yurdunu da.
Allah'ım, davamızda bizi şaşırtma. Amin.
Bu topraklarda hiç görülmedi kanımca.
Bugünün Türkiyesi yine ilklere sahne oluyor. Ülke yönetiminde vesayet zincirlerinden kurtulma çabaları yıllardır sürüp giderken, demokrasiyi gerçek haliyle yaşamak adına insanlar dört nala koştururken enteresan ülke manzaralarına tanık oluyoruz. Referandum denen, halkın fikrini sorma uygulaması hızla yaklaşırken birileri vesayetin yeni moda halini dayatıyor insanlara. Hem içeriden hem dışarıdan akıllarımıza vesayet uygulamaya çalışanlar ortalıkta cirit atıyor. Elini sallasan havada uçuşan dayatmaların ellisine birden çarpıyor. Biraz uzaktan bakmayı becerebilirse insan, manzara traji komik görünüyor aslında. Bataklıkta sivri sinekleri kovalarken ayağı çamura batmasın diye debelenen zavallıya benziyoruz şu sıralar. Neyse ki, o zavallının bile bir aklı var ki, canını kurtarabiliyor. Neyse ki,,,
Herkes dikkatli olsun, herkes aklına sahip çıksın demekten başka çözüm yolu göremiyorum. En çok da kendime söylüyorum bunu. Aklını başına topla, iki taraftan da gelen baskılara karşı koy, boyun eğme diyorum kendime.
İki ayrı koldan, şiddetle saldırıyorlar.
Bir grup diyor ki; Senin aklın bu işlere ermez, doğru düşünemezsin. Bilgin yetmez. Gel sana nasıl düşüneceğini ben öğreteyim. Benim bak dediğim yere bak, benim oku dediğim basını oku. Öteki yana bakarsan aklını çelerler, aptala dönersin. Muhakeme yapamazsın sen. Değerlendirme yapamazsın. Terazin bu yükü çekmez. Biz senin yerine düşünürüz. Bizim sürüye, pardon, gruba katıl ha, sakın ama...
Diğer grup diyor ki; Sen kim oluyorsun da dini anlamaktan söz ediyorsun? Ne eğitim almışsın, ne tesettüre girmişsin. Yalan yanlış konuşup günaha girme bari. Sen gel bizim sürüye, pardon cemaate katıl. Biz sana öğretiriz. Ancak bizim dediğimiz gibi yaparsan kurtulursun. Yeni icadlar çıkarmayın başımıza. Mezhepsiz din, Kütüb'ül sitte siz sünnet olur mu? Bize tabii olun. Diğer sürülerin pardon, dini grupların hepsi cehenneme gidecek. Onların hepsi kafir...
Her iki grup da düzeltmeye, yönetmeye çalıştığı aklımın fikrini sormaya gerek duymuyor. Kendince bilgi, bana göre algı bombardımanı uygulamayı içeriğini bilmediği aklıma şiddetle uygun görüyor nedense. Kendisine verdiğimde değerli bulduğu oyumu veya desteğimi karşı tarafa verince vatan haini veya kafir olmakla suçluyor. Sonra da bir grup demokrasi için derken diğeri hidayet için diyor. Demokrasi bu akıl zorbalığının neresinde gizlidir, bilmiyorum. Hidayet hangi mehdi gelince yeryüzünde hakim olacaktır onu da bilmiyorum.
Şu referandum hayırlısıyla bitse de aklıma ayar çekenlerden kurtulsam...
Diğer konu için de kendi aklıma güveniyorum şimdilik. Kuran'ın ışığı yolumu aydınlattığı sürece ve sadece bana ait olan aklım sağlıklı çalıştığı sürece Hz Muhammedin örnekliğinde hidayetin yolunu da bulurum, demokrasinin yurdunu da.
Allah'ım, davamızda bizi şaşırtma. Amin.
9 Şubat 2017 Perşembe
EVLENMEYE KARAR VERMEK ?
Yazar: İsmail Ezgü
Yıllar ,yıllar önce...
Anneme diyorum ki;
"Ben Sema ile evlenmek istiyorum!"
Annem bana bir soru ile cevap veriyor;
"Gözün başkasını görmüyor mu ?"
Şaşırıyorum; bu ne demek oluyor şimdi?
Biraz düşündüm.
Cevabımı verdim;
"Evet anne ,Gözüm başkasını görmüyor "
......
Kadın okul yüzü görmemiş, okuma yazması yok.
Ama şimdilerde anlıyorum ki biraz "filozof" imiş. Pek çok ihtiyârımız gibi...
.......
Şimdi ben gençlere diyorum ki;
"Gözünüz başkasını görüyor ise evlenmeyin."
Yakmayın kendinizi de , onu da...
Yıllar ,yıllar önce...
Anneme diyorum ki;
"Ben Sema ile evlenmek istiyorum!"
Annem bana bir soru ile cevap veriyor;
"Gözün başkasını görmüyor mu ?"
Şaşırıyorum; bu ne demek oluyor şimdi?
Biraz düşündüm.
Cevabımı verdim;
"Evet anne ,Gözüm başkasını görmüyor "
......
Kadın okul yüzü görmemiş, okuma yazması yok.
Ama şimdilerde anlıyorum ki biraz "filozof" imiş. Pek çok ihtiyârımız gibi...
.......
Şimdi ben gençlere diyorum ki;
"Gözünüz başkasını görüyor ise evlenmeyin."
Yakmayın kendinizi de , onu da...
6 Şubat 2017 Pazartesi
İMAJ VE İNSAN
Yazar: Sema Ezgü
Bügün yine, insanı tanımaya devam etmek istedim.
İnsanı tanımak, yeryüzünün varisi tayin edilen insanın bir numaralı meşguliyeti olmalı diye düşünüyorum. İnsanı tanımak, yeryüzünde bütün canlılara adaletli yaşam sağlamak sorumluluğu taşıyan, geniş anlamıyla her kişinin, mikro anlamıyla er kişinin mecburiyeti olmalı bence. Başlangıç noktası malum, insanın kendisi olmalı. Adaletli olmak için önce kendinden başlamalı insan... Önce kendisine karşı adil davranmalı. Modern olmak adı altında kendi vicdanı ile kendisine emanet edilmiş biricik nefsinin arasını açmamalı meselâ. Araya yabancı engeller koymamalı insan. Yani kendi insanlığına sahip çıkmalı önce. Çalışmak üzere özenle programlanmış aklının üzerine kendi ürettiği acaib perdelerden çekerek çalışmasına engel olmamalı. Hem de insana acaib (yabancı) sebeplerle. Aklı kullanmak çok yorucu diye meselâ...
Bunları ben demiyorum aslında, Kur'an diyor. Ben sadece anlaşılma sıkıntısı çekilen din dilini nacizane kendi dilimde şimdi ve bugüne taşımaya çalışıyorum. Kendi akıl terazimin çektiği kadarını elbette. Spor diliyle söylersek kendi sikletimde...
Peki neden? Adalet meselesini niye kafaya taksın ki insan? Çünkü adalet meselesi toplumsal imaj meselesidir kanımca. Anlamak zorundayız önce, neden zor iştir adaleti sağlamak. Görünen o ki, modern hukuk sistemi de beceremiyor bu işi. Bu kadar çok suça ve suçluya tanık olduğumuz sözde müslüman ülkemizde ekmeğe suya muhtaç olduğumuz kadar muhtacız adalete. Her akşam haberlerde boy gösteren geniş mi geniş suçlu yelpazesinden etkilenmekten, tiksinip söylenmekten, hapishanelere sığdıramadığımız ve zihinlerimizdeki imajı bozulmuş insanlardan kurtulmak için, sayıp sövmekten öte ne yapabiliriz? Kurtulmak istediğimiz bu imajı bozuk Türk insanını nasıl temize çıkarabiliriz?
Aslında cevabı çok basit... İnsan imajıyla ortalıkta dolaşan canlı türünü beşer ( biyolojik yapısıyla insan ) olmaktan çıkarıp toplumsal insan ( insanlık sahibi ) haline devşirmek gerekiyormuş. Bunu da ben demiyorum vallahi, Kur'an diyor. Hani pek çok insanın mitolojik hikayeler anlattığını iddia ederek tarihsel kimliğe mahkum etmeye çalıştığı kutsal kitabımız Kur'an diyor bunları. İnsanın imajını kurtarma aşamalarını birer birer anlatıyor Kur'an. İnsana en yakışır biçimde anlatıyor üstelik. Daha anlatırken zorbalığı redderek, insan iradesine saygı göstererek, gerçek demokrasiyi öğretmeyi de ihmal etmeyerek anlatıyor. İnsanın önüne eksik bırakılmamış, acı mı, tatlı mı olduğu seyredene göre değişen bir imaj tablosu sunuyor Kur'an. İnsanın gerçek imaj tablosu bu. Tablo büyük diyerek üşengeçlik etmez, sabırla ve zihnini zorlayarak tüm tabloyu görmeyi becerebilirse insan, huzura kavuşuyor. Hayatı anlamlandırmayı başarabiliyor. ( Örnekleri mevcut, oradan biliyorum ) Bundan sonrası en demokratik biçimiyle yine kendi insiyatifine bırakılıyor insanın.
Tam bu noktada yanlış anlaşılma olmasın. Allah c.c. insanı kendi halıne bırakıyor sanılmasın. Allah en hayırlısıyla ölçü koyandır ( kader leyen ). Her şeye Kaadirdir. Her insana hayat yolculuğunda eşlik eder. Bu yüzden de ister inansın, ister inanmasın insan asla yalnız değildir. İki ayakla yol alınan ve adına insanın kaderi denen hayat yolculuğu bir bileşkeden ibarettir. Bileşenlerden biri, insanı Hayy esması ile hiçbir şey değilken yaratıp insan yapan, getirip yolun başında bırakan Allah ise, diğeri insanın kendisidir. İkinci ayaktır insan. Tercihleriyle yoluna devam eder. Kaderi ( ölçüyü ) koyan iki kişiden biridir yani. Hedefine varabilmek için her insan kendisine bu yolculukla daima ölçü koyarak lütufta bulunan Allah'ın insana sevgisinden kaynaklanan alâkasına muhtaçtır. Çünkü Allah, kendi nefsine rahmeti yazmıştır. Hedefini insanın kendisinin seçmesi ise gerçek bir demokrasi uygulamasıdır. Demokrasi ile Allah'ın dinini zıt kutuplar olarak algılayanlara duyurulur... Öiçünün en hayırlısını ( kaderimizi ) ondan niyaz ederken aslında kendi yeteneklerimize uygun sınavlara tabi olmayı dilediğimizin ne kadar farkındayız acaba? Yoksa biz, hiç emek harcamadan güzel bir dünya hayatını Allah'tan isteyerek ona işini öğretmeye mi cüret etmekteyiz. Farkında mıyız acaba, birilerine beddua ederken bile biz aslında Allah.c.c. a iş buyurmaktayız. O bize seçme hakkını, yani kaderimizi tayin etme hakkını tanırken bile mi? Bu kadar da insafsız olunmaz ki...
İnsan gerçekten insafsızdır. Kendisine yettiğini zannederek azar İnsanı doğru yoldan saptırma işine talip olan şeytana bile izin vererek ölçü koyan Allah, azmak isteyene de izin verir. Demokrasinin gerçek anlamını merak edenler lütfen Kur'anı anlayarak okusunlar.
Böylesine güzel ve dostane bir insan ve yaratıcı ilişkisini reddetmek, insanın insanlık imajını bozar ve bozuyor da... Helâk edilmesinin yolunu açar, ve açıyor da... Bazen bireysel, bazen toplumsal olarak helâk olup gitmekteyiz görebilene... Allah, kendisinden umudunu kestiği, aklını kullanmayan insanların üzerine pislik ( kendi ürettikleri ) yağdırarak helâk ederken toplumları da hak ettikleri çeşitli biçimlerde helâk ediyormuş. Bazılarını yerin dibine geçiriyor, bazılarını da tarih sahnesinden siliyormuş. Bunu da Kur'an diyor.
Hz. Adem'den bu yana imaj meselesi temel meselesi olmuş insanın. Ama imaj bugün ifade ettiğimiz biçimiyle hiçbir zaman dinin konusu olmamış. Bu konuya merak sarma sebebim tamamen Kur'ana duyduğum muhabbetten kaynaklanıyor. Ne ilgisi var? derseniz...
Bugün insanların en hayati sorunlarını teşkil ediyor imaj. Hatta imaj tutkusu bütün hayatını esir alıyor. Adeta insan, toplumdaki imajına bakılarak değerlendirmeye tabii oluyor. Buraya kadar hepsi mantıklı görünürken imaj kavramı biçimsel ve şekilsel etkileşim formuna dönüşünce insanın kıyameti de bu noktada kopuyor.
Kılık, kıyafet oluyor imaj, Saç, baş, sakal bıyık adı altında insanın dış görüntüsü oluyor önce.
Araba markası, cep telefonu modeli oluveriyor sonra.
Oturduğu semt, okuduğu gazete, izlediği filmler oluveriyor ardından.
Kız arkadaş, erkek arkadaş meselesi oluyor sonra da.
Çocuklarını gönderdiği okul, evinde beslediği hayvanın cinsi oluyor hatta.
Tatilini geçirdiği yerler de tıpkı diğerleri gibi titizlikle sorgulanıyor toplumda.
Sanal alemdeki varlığı sorgulanıyor nihayet. Tıklanma rekorları da üzerine eklenerek kişinin kimliği belirleniyor açıkça.
İyi insan denirken hangi konuda iyi olduğu yine biçimsel olarak tanımlanıyor.
İŞTE, tam burada arıza baş göstermeye başlıyor. Allah'ın kelâmı Kur'an ile insana biçtiği, ve fakat dışarıdan ilk bakışta görünmeyen imaj elbisesi kavramı zıvanadan çıkmış oluyor. Allah'ın TAKVA ELBİSESİ diyerek tarif ettiği elbisenin yerinde yeller esiyor. Görsel imaj fırtınası toplumları helâka götürüyor. Görüyoruz, ama durduramıyoruz. Genç yaşlı demeden, herkes imaj peşinde koşuyor. Manzara ürkütücü görünüyor. Manzarayı ürkütücü bularak geleceği kurtarma derdine düşen dindarlar da farklı bir yöntem uygulamıyor. Onlar da kendilerine haslettikleri bazı görselleri imaj konusu haline getiriyorlar. Haklı olarak farklılıklarını fark ettirmek istiyorlar. Oysa Kur'anın insanlardan istediği imaj her türlü görsel ve fiziksel materyalden öte bir anlam taşıyor. Bilmiyorlar...
Kur'anı okumaya başladığımdan beri farkettiğim müthiş bir gerçekti takva elbisesi. Tek bir fiziksel tasvir ile tanım yapmayan Kur'anın insanları düşünceleriyle ve faaliyetleriyle tanımlaması ilk etapta dikkatimi çekmişti. Kur'anda kıssalarla anlatılan resul ve nebiler de dahil hiçbir fiziki insan tasvirine rastlamadım. Kimin saçı uzun, kimin boyu uzun?, Kim zenci, kim beyaz? Kim neyi giyer, neyi sever, nelerden nefret eder? Türünden tek kelime bilgiye rastlamadım. Bu gerçek bile Kur'anın orjinal metin olduğunu kanıtlıyor fikrimce.
Kur'anın insan tasviri tümüyle şahsiyete dayanıyor diyebilirim kısaca... İyileri şahsiyetle tanımlarken iyilikleri de şahsiyete nisbetle izah eden Kur'an, kötüleri şahsiyet eksikliği ile uyarmayı ve kötülüğü arıza olarak yansıtmayı tercih ediyor. Hem de istendiğinde giderilebilir bir arıza olarak, yaratmaya değer bulduğu insandan uzaklaştırmayı arzu ediyor. Şahsiyet inşa etmek üzere vahyolunan Kur'an, 1400 yıl önce Hz. Muhammed şahsiyetini inşa etmişti. Onun örnekliğinde tüm zamanların tüm insanlarını ( inşa olmak isteyenleri ) hiçbir fiziksel farklılığa bakmaksızın inşa etmek istiyor. Irkları, derilerinin renkleri, dilleri fark etmiyor Allah için. Dini sadece Allah'a nisbet etmek, ve yanına ortaklar icad etmemek şartıyla, insanın sadece şahsiyeti ile toplumda kendi imajını üretmesini, üretme yeteneğini kullanarak faaliyet göstermesini ve kendi sınırlarını ilimle aşabilen değerli bir canlı olarak yeryüzünde adaletle hüküm sürmesini tavsiye ediyor.
Bu gerçeği öğrendikten sonra, insanlığın bozguna uğramış imajını kurtarmak için neler yapabiliriz acaba diyerek hemen hergün kafa yormaktayım. Kendimle birlikte birilerini daha uyararak mutlu sona ulaşabilir miyim? Bilmiyorum.
İnsan denen canlıyı iyi tanımakla başlayabiliriz meselâ...
Önce kendimizi Kur'ana arz ederek ( yüzleşerek) tanımaya çalışmak en doğru başlangıç olacaktır. 7,44 milyar dünya insanını tek tek tanımaya gerek bırakmayan insanın kullanma kılavuzu Kur'ana yönelmek, kendi dışımızdaki insanları tanımak için de yeterli olacaktır. Yeryüzünde karşılaşma ihtimalimiz olan her türlü şahsiyet modeliyle Kur'anda karşılaşabileceğimizi var sayıyorum ve Allah katındaki imajını merak eden herkesi ve kendimi Kur'anı anlayarak okumaya davet ediyorum.
Allah'ın merhameti, üzerimizden eksik olmasın. Amin.
Bügün yine, insanı tanımaya devam etmek istedim.
İnsanı tanımak, yeryüzünün varisi tayin edilen insanın bir numaralı meşguliyeti olmalı diye düşünüyorum. İnsanı tanımak, yeryüzünde bütün canlılara adaletli yaşam sağlamak sorumluluğu taşıyan, geniş anlamıyla her kişinin, mikro anlamıyla er kişinin mecburiyeti olmalı bence. Başlangıç noktası malum, insanın kendisi olmalı. Adaletli olmak için önce kendinden başlamalı insan... Önce kendisine karşı adil davranmalı. Modern olmak adı altında kendi vicdanı ile kendisine emanet edilmiş biricik nefsinin arasını açmamalı meselâ. Araya yabancı engeller koymamalı insan. Yani kendi insanlığına sahip çıkmalı önce. Çalışmak üzere özenle programlanmış aklının üzerine kendi ürettiği acaib perdelerden çekerek çalışmasına engel olmamalı. Hem de insana acaib (yabancı) sebeplerle. Aklı kullanmak çok yorucu diye meselâ...
Bunları ben demiyorum aslında, Kur'an diyor. Ben sadece anlaşılma sıkıntısı çekilen din dilini nacizane kendi dilimde şimdi ve bugüne taşımaya çalışıyorum. Kendi akıl terazimin çektiği kadarını elbette. Spor diliyle söylersek kendi sikletimde...
Peki neden? Adalet meselesini niye kafaya taksın ki insan? Çünkü adalet meselesi toplumsal imaj meselesidir kanımca. Anlamak zorundayız önce, neden zor iştir adaleti sağlamak. Görünen o ki, modern hukuk sistemi de beceremiyor bu işi. Bu kadar çok suça ve suçluya tanık olduğumuz sözde müslüman ülkemizde ekmeğe suya muhtaç olduğumuz kadar muhtacız adalete. Her akşam haberlerde boy gösteren geniş mi geniş suçlu yelpazesinden etkilenmekten, tiksinip söylenmekten, hapishanelere sığdıramadığımız ve zihinlerimizdeki imajı bozulmuş insanlardan kurtulmak için, sayıp sövmekten öte ne yapabiliriz? Kurtulmak istediğimiz bu imajı bozuk Türk insanını nasıl temize çıkarabiliriz?
Aslında cevabı çok basit... İnsan imajıyla ortalıkta dolaşan canlı türünü beşer ( biyolojik yapısıyla insan ) olmaktan çıkarıp toplumsal insan ( insanlık sahibi ) haline devşirmek gerekiyormuş. Bunu da ben demiyorum vallahi, Kur'an diyor. Hani pek çok insanın mitolojik hikayeler anlattığını iddia ederek tarihsel kimliğe mahkum etmeye çalıştığı kutsal kitabımız Kur'an diyor bunları. İnsanın imajını kurtarma aşamalarını birer birer anlatıyor Kur'an. İnsana en yakışır biçimde anlatıyor üstelik. Daha anlatırken zorbalığı redderek, insan iradesine saygı göstererek, gerçek demokrasiyi öğretmeyi de ihmal etmeyerek anlatıyor. İnsanın önüne eksik bırakılmamış, acı mı, tatlı mı olduğu seyredene göre değişen bir imaj tablosu sunuyor Kur'an. İnsanın gerçek imaj tablosu bu. Tablo büyük diyerek üşengeçlik etmez, sabırla ve zihnini zorlayarak tüm tabloyu görmeyi becerebilirse insan, huzura kavuşuyor. Hayatı anlamlandırmayı başarabiliyor. ( Örnekleri mevcut, oradan biliyorum ) Bundan sonrası en demokratik biçimiyle yine kendi insiyatifine bırakılıyor insanın.
Tam bu noktada yanlış anlaşılma olmasın. Allah c.c. insanı kendi halıne bırakıyor sanılmasın. Allah en hayırlısıyla ölçü koyandır ( kader leyen ). Her şeye Kaadirdir. Her insana hayat yolculuğunda eşlik eder. Bu yüzden de ister inansın, ister inanmasın insan asla yalnız değildir. İki ayakla yol alınan ve adına insanın kaderi denen hayat yolculuğu bir bileşkeden ibarettir. Bileşenlerden biri, insanı Hayy esması ile hiçbir şey değilken yaratıp insan yapan, getirip yolun başında bırakan Allah ise, diğeri insanın kendisidir. İkinci ayaktır insan. Tercihleriyle yoluna devam eder. Kaderi ( ölçüyü ) koyan iki kişiden biridir yani. Hedefine varabilmek için her insan kendisine bu yolculukla daima ölçü koyarak lütufta bulunan Allah'ın insana sevgisinden kaynaklanan alâkasına muhtaçtır. Çünkü Allah, kendi nefsine rahmeti yazmıştır. Hedefini insanın kendisinin seçmesi ise gerçek bir demokrasi uygulamasıdır. Demokrasi ile Allah'ın dinini zıt kutuplar olarak algılayanlara duyurulur... Öiçünün en hayırlısını ( kaderimizi ) ondan niyaz ederken aslında kendi yeteneklerimize uygun sınavlara tabi olmayı dilediğimizin ne kadar farkındayız acaba? Yoksa biz, hiç emek harcamadan güzel bir dünya hayatını Allah'tan isteyerek ona işini öğretmeye mi cüret etmekteyiz. Farkında mıyız acaba, birilerine beddua ederken bile biz aslında Allah.c.c. a iş buyurmaktayız. O bize seçme hakkını, yani kaderimizi tayin etme hakkını tanırken bile mi? Bu kadar da insafsız olunmaz ki...
İnsan gerçekten insafsızdır. Kendisine yettiğini zannederek azar İnsanı doğru yoldan saptırma işine talip olan şeytana bile izin vererek ölçü koyan Allah, azmak isteyene de izin verir. Demokrasinin gerçek anlamını merak edenler lütfen Kur'anı anlayarak okusunlar.
Böylesine güzel ve dostane bir insan ve yaratıcı ilişkisini reddetmek, insanın insanlık imajını bozar ve bozuyor da... Helâk edilmesinin yolunu açar, ve açıyor da... Bazen bireysel, bazen toplumsal olarak helâk olup gitmekteyiz görebilene... Allah, kendisinden umudunu kestiği, aklını kullanmayan insanların üzerine pislik ( kendi ürettikleri ) yağdırarak helâk ederken toplumları da hak ettikleri çeşitli biçimlerde helâk ediyormuş. Bazılarını yerin dibine geçiriyor, bazılarını da tarih sahnesinden siliyormuş. Bunu da Kur'an diyor.
Hz. Adem'den bu yana imaj meselesi temel meselesi olmuş insanın. Ama imaj bugün ifade ettiğimiz biçimiyle hiçbir zaman dinin konusu olmamış. Bu konuya merak sarma sebebim tamamen Kur'ana duyduğum muhabbetten kaynaklanıyor. Ne ilgisi var? derseniz...
Bugün insanların en hayati sorunlarını teşkil ediyor imaj. Hatta imaj tutkusu bütün hayatını esir alıyor. Adeta insan, toplumdaki imajına bakılarak değerlendirmeye tabii oluyor. Buraya kadar hepsi mantıklı görünürken imaj kavramı biçimsel ve şekilsel etkileşim formuna dönüşünce insanın kıyameti de bu noktada kopuyor.
Kılık, kıyafet oluyor imaj, Saç, baş, sakal bıyık adı altında insanın dış görüntüsü oluyor önce.
Araba markası, cep telefonu modeli oluveriyor sonra.
Oturduğu semt, okuduğu gazete, izlediği filmler oluveriyor ardından.
Kız arkadaş, erkek arkadaş meselesi oluyor sonra da.
Çocuklarını gönderdiği okul, evinde beslediği hayvanın cinsi oluyor hatta.
Tatilini geçirdiği yerler de tıpkı diğerleri gibi titizlikle sorgulanıyor toplumda.
Sanal alemdeki varlığı sorgulanıyor nihayet. Tıklanma rekorları da üzerine eklenerek kişinin kimliği belirleniyor açıkça.
İyi insan denirken hangi konuda iyi olduğu yine biçimsel olarak tanımlanıyor.
İŞTE, tam burada arıza baş göstermeye başlıyor. Allah'ın kelâmı Kur'an ile insana biçtiği, ve fakat dışarıdan ilk bakışta görünmeyen imaj elbisesi kavramı zıvanadan çıkmış oluyor. Allah'ın TAKVA ELBİSESİ diyerek tarif ettiği elbisenin yerinde yeller esiyor. Görsel imaj fırtınası toplumları helâka götürüyor. Görüyoruz, ama durduramıyoruz. Genç yaşlı demeden, herkes imaj peşinde koşuyor. Manzara ürkütücü görünüyor. Manzarayı ürkütücü bularak geleceği kurtarma derdine düşen dindarlar da farklı bir yöntem uygulamıyor. Onlar da kendilerine haslettikleri bazı görselleri imaj konusu haline getiriyorlar. Haklı olarak farklılıklarını fark ettirmek istiyorlar. Oysa Kur'anın insanlardan istediği imaj her türlü görsel ve fiziksel materyalden öte bir anlam taşıyor. Bilmiyorlar...
Kur'anı okumaya başladığımdan beri farkettiğim müthiş bir gerçekti takva elbisesi. Tek bir fiziksel tasvir ile tanım yapmayan Kur'anın insanları düşünceleriyle ve faaliyetleriyle tanımlaması ilk etapta dikkatimi çekmişti. Kur'anda kıssalarla anlatılan resul ve nebiler de dahil hiçbir fiziki insan tasvirine rastlamadım. Kimin saçı uzun, kimin boyu uzun?, Kim zenci, kim beyaz? Kim neyi giyer, neyi sever, nelerden nefret eder? Türünden tek kelime bilgiye rastlamadım. Bu gerçek bile Kur'anın orjinal metin olduğunu kanıtlıyor fikrimce.
Kur'anın insan tasviri tümüyle şahsiyete dayanıyor diyebilirim kısaca... İyileri şahsiyetle tanımlarken iyilikleri de şahsiyete nisbetle izah eden Kur'an, kötüleri şahsiyet eksikliği ile uyarmayı ve kötülüğü arıza olarak yansıtmayı tercih ediyor. Hem de istendiğinde giderilebilir bir arıza olarak, yaratmaya değer bulduğu insandan uzaklaştırmayı arzu ediyor. Şahsiyet inşa etmek üzere vahyolunan Kur'an, 1400 yıl önce Hz. Muhammed şahsiyetini inşa etmişti. Onun örnekliğinde tüm zamanların tüm insanlarını ( inşa olmak isteyenleri ) hiçbir fiziksel farklılığa bakmaksızın inşa etmek istiyor. Irkları, derilerinin renkleri, dilleri fark etmiyor Allah için. Dini sadece Allah'a nisbet etmek, ve yanına ortaklar icad etmemek şartıyla, insanın sadece şahsiyeti ile toplumda kendi imajını üretmesini, üretme yeteneğini kullanarak faaliyet göstermesini ve kendi sınırlarını ilimle aşabilen değerli bir canlı olarak yeryüzünde adaletle hüküm sürmesini tavsiye ediyor.
Bu gerçeği öğrendikten sonra, insanlığın bozguna uğramış imajını kurtarmak için neler yapabiliriz acaba diyerek hemen hergün kafa yormaktayım. Kendimle birlikte birilerini daha uyararak mutlu sona ulaşabilir miyim? Bilmiyorum.
İnsan denen canlıyı iyi tanımakla başlayabiliriz meselâ...
Önce kendimizi Kur'ana arz ederek ( yüzleşerek) tanımaya çalışmak en doğru başlangıç olacaktır. 7,44 milyar dünya insanını tek tek tanımaya gerek bırakmayan insanın kullanma kılavuzu Kur'ana yönelmek, kendi dışımızdaki insanları tanımak için de yeterli olacaktır. Yeryüzünde karşılaşma ihtimalimiz olan her türlü şahsiyet modeliyle Kur'anda karşılaşabileceğimizi var sayıyorum ve Allah katındaki imajını merak eden herkesi ve kendimi Kur'anı anlayarak okumaya davet ediyorum.
Allah'ın merhameti, üzerimizden eksik olmasın. Amin.
25 Ocak 2017 Çarşamba
80' LERDE ORDUMUZ !
Yazar: İsmail Ezgü
Askerliğimi 168. dönem yedek subay olarak yaptım.
12 eylül darbesinden bir kaç ay sonra askerliğim başladı.
Birkaç ay evvel müjdeli bir haber almıştık. Kısa dönem askerlik çıktı. 4 ay sonra evde olacağız. Amma velakin "deliyle devlet bildiğini işler"miş. Tam askere gideceğim günlerde bana demezler mi "sen elektronik mühendisisin,bize lazımsın, yürü 16 ay askerliğe " . Beynimden vurulmuşa döndüm. Halbuki ne hayaller kurmuştum. 4 ay sonra evde olacaktım , 3 yıldır bekleyen sözlümle evlenecektim. Hepsi yattı, moral sıfır...
İşin garibi aynı sınıftan birlikte mezun olduğumuz Ali arkadaşım "ben elektronik mühendisi değil, haberleşme mühendisiyim " demiş ve 4 aylığa gitmiş. Çünkü diplomamızda "elektronik ve haberleşme mühendisi" yazıyor. Ben bu kadar saf, Ali bu kadar uyanık ya da Ali'nin karşısındaki memur bu kadar salak (ya da tamamen duygusal" ) olunca bu işler böyle oluyor...
Aynı gün askere gittiğimiz kayınbiraderim de makine mühendisi olduğu için o da 16 ay olarak Balıkesir'e gitti. Fakat ertesi gün onu geriye Tuzla piyade okuluna 4 aylığa yolladılar. Çünkü diplomasında makine mühendisi değil "sanayi" mühendisi yazıyormuş.. Buna çok sevindik. Ben geri dönsem bu kadar sevinmezdim, çünkü henüz birkaç aylık evli idi.
Eğitim birliğimiz Mamak muhabere okulu idi.
Aralık 1980 de başlayan mart 1981 de sona eren eğitimden sonra çektiğim kura ile Ankara nın bir ucundan diğer ucuna ; Etimesgut Hava ikmal merkezine atandım.
" Ne günlerdi ama..." diye devam etmek isterdim ama askerlik anılarımı anlatmayı oldum olası sevemedim. Benim için maddi ve manevi olarak zor günlerdi.
Hele ki akşamları nispeten temiz havası olan Etimesgut'tan servise binip kömür dumanından görünmeyen Ankara'nın içine girip kaybolmak anlatılır gibi değildi.
Siz şu an Ankara'ya yaklaşırken şehri, binaları vs. görüyorsunuz di mi?
Biz o yıllarda siyah renkli dümdüz bir ova görüyorduk. Sanki şehir siyah bir yorganın altında kalmış gibiydi.İnanılmaz korkunç bir manzara. Çok defasında kendime sorardım; "şimdi ben bu simsiyah dumanın içine girip sabaha kadar orada yaşayacağım öyle mi?"
Yaşı 50 nin üzerinde olanlar o günleri hüzünle hatırlıyorlardır.
(Allah razı olsun doğalgaz'dan.)
Ankara'dan hoşlanmayışımın bir sebebi budur.. İkincisi de deniz den uzak oluşu...
Ben deniz kokusu olmayan yerde yaşayamıyorum.
Her türlü imkânı kullanıp her fırsatta bu siyah şehirden kaçardım. Her cuma akşamı saat 5 te Gülhan otobüsündeyim, Sıkıyönetim zamanı; gece 12 den sonra sokağa çıkmak yasak. Otobüs saat 12 den önce İstanbul girişinde Tuzla'yı geçti geçti... Aksi halde sabaha kadar otobüs içinde hapissiniz. Sizler hapissiniz, ben değil...
Hayal bile edemezsiniz bir asteğmenin o dönemde ne kadar havalı olduğunu.
Otobüs Tuzla da takılırsa; resmi asker kıyafetiyle bendeniz asteğmen İsmail otobüsten iner, genellikle orada emre amade askeri jeep hazır bekler. Beni alır taa Cihangir'e , evime kadar bırakır.
Üstelik İstanbul'a kaçak gelmişim, Ankara dışına çıkmam yasak.
Maalesef şimdi subaylar evine resmi kıyafetle gidip gelemiyor, ama ben 1981 yılında Diyarbakır surlarının dibinde subay üniforması ile dolaşmış birisiyim. Ne günlerdi...
Ben aslında başka şeyler anlatacaktım , amma da uzaklaştım konudan...Esas hikaye bundan sonra...
Ben bu pis simsiyah Ankarayı sevemedim ya.. ; hava ikmal fabrikasında yapacak iş de yok. Aldığımız maaş külliyen haram.İyi de maaş alıyoruz. Piyasanın neredeyse 2 katı...
Boş duramıyorum,kaşınıyorum. Halbuki uyarmışlardı "sakın askerde hiç bir işe talip olma, yoksa bütün işleri kafana yıkarlar " diye...
Ben yine de rahat duramıyorum.
Canım sıkıldıkça etraftaki bozuk cihazları tamir etmeye başladım. Birkaç aleti başarıyla tamir edince mükafatımı aldım tabi ki...
Dediler "sen bu işlerden anlıyorsun, hadi bakalım Diyarbakır a, radar tamiratına..."
Bana 5 gün verdiler, gittim 1 günde hallettim. Kaldı 4 gün. Yallah İstanbul'a...
Uçak falan yok, otobüsle.
Bu iş hoşuma gitti. 1 gün çalış 4 gün sözlünün yanına... Bu arada İstanbul da imalat işlerime de devam ediyorum. Ordan da gelirim oluyor. Harika bir durum...
4 gün bitiyor, ben Ankara'dayım. Bakıyorum masamda yeni görev evrakım hazır. Bu sefer Şarkışla...
Ben bu şekilde Türkiye deki bütün radar tepelerine çıktım indim. Dönüş hep İstanbul'a...
Leylek havada , ben yollardayım...
8-9 ay böyle geçti.
Bir sabah masamda yeni bir görev emri... Malatya Erhaç hava üssü. Bu sefer dağlara çıkmıyoruz... görev ovada...Güzel...
Ama görev acaip; " Fantom F4 uçaklarına bilmem ne füzesinin montajı"
Ne fantom'u, ne füzesi ya...
Hayatımda Fantom görmedim füze de...
Şaşkınlıkla komutana çıktım ki bu saçma durumu anlatıp bu işten yırtayım.
Hayatımın en büyük şoklarından birini yaşadım.
Komutan der ki" gidilecek,yapılacak, emir demiri keser."
Buna nasıl iş ya... Ben bir Fantom a nasıl füze takma kararı verebilirim? Şaka mı bu?
Değilmiş. Yanıma bir de teknisyen abi verdiler. Teknisyen zaten Malatyalı idi. Hiç olmazsa ,gitmişken o da memleket özlemini gidersin demişler. Bindik otobüse gittik.
Hayatımın en kolay ve keyifli işi oldu. Fantom uçağı gördüm, füze denen şeyi gördüm. Bir odada yan yana yatan iki sıska balina yavrusu. Onlar bana baktı ben onlara baktım,bakıştık. Bir daha nerde göreceğim fantomu,füzeyi... Güzel bir turistik gezi oldu... Üç beş harcırah da var.. Dönüş yine İstanbul'a... Daha ne isterim ki...
Ankara ya varınca raporumu yazdım. Tek cümle ; " Konu bilgi ve tecrübemiz dışında olduğundan hiçbir şey yapamadık, bilginize arz ederiz."
İyi de ben bu tek cümleyi göreve gitmeden, bu kadar masraf etmeden de yazardım.
Olmaaazzzz...Emir böyle... Yapılacak.
Yapıldı...
Derlerdi de inanmazdım. Ama artık bu işlerde mantık aramıyacağım.
Zaten askerliğin bitmesi yakın. Birkaç dağ tepe daha dolaştık ve son günlere geldik. Komutan beni odasına çağırdı." Bak İsmail; sen becerikli bir çocuksun ,gel teskere bırak,seninle çok güzel projeler yaparız."
Cevabımı tahmin edersiniz. İçimden geçeni söyleyebilseydim kesin 6 ay hapis yemiştim. Yumuşak şekilde bu nazik ve değerli teklifi reddetmek zorunda kaldım.
O günden sonra bırak devlet memuru olmayı , devlet ihalesine dahi girmedim. Hep kendi işimin patronu oldum. Çok huzurlu yaşadım, yaşadık... Sözlüm ile 1982 temmuzun da evlendik. Berbat geçen askerliğimden de gereken dersi çıkardım. YAŞASIN ÖZGÜRLÜK !
.....................
Not: iyi ki askerlik anılarımı anlatmayı sevmezmişim. Söz, bi daha olmaz...
Askerliğimi 168. dönem yedek subay olarak yaptım.
12 eylül darbesinden bir kaç ay sonra askerliğim başladı.
Birkaç ay evvel müjdeli bir haber almıştık. Kısa dönem askerlik çıktı. 4 ay sonra evde olacağız. Amma velakin "deliyle devlet bildiğini işler"miş. Tam askere gideceğim günlerde bana demezler mi "sen elektronik mühendisisin,bize lazımsın, yürü 16 ay askerliğe " . Beynimden vurulmuşa döndüm. Halbuki ne hayaller kurmuştum. 4 ay sonra evde olacaktım , 3 yıldır bekleyen sözlümle evlenecektim. Hepsi yattı, moral sıfır...
İşin garibi aynı sınıftan birlikte mezun olduğumuz Ali arkadaşım "ben elektronik mühendisi değil, haberleşme mühendisiyim " demiş ve 4 aylığa gitmiş. Çünkü diplomamızda "elektronik ve haberleşme mühendisi" yazıyor. Ben bu kadar saf, Ali bu kadar uyanık ya da Ali'nin karşısındaki memur bu kadar salak (ya da tamamen duygusal" ) olunca bu işler böyle oluyor...
Aynı gün askere gittiğimiz kayınbiraderim de makine mühendisi olduğu için o da 16 ay olarak Balıkesir'e gitti. Fakat ertesi gün onu geriye Tuzla piyade okuluna 4 aylığa yolladılar. Çünkü diplomasında makine mühendisi değil "sanayi" mühendisi yazıyormuş.. Buna çok sevindik. Ben geri dönsem bu kadar sevinmezdim, çünkü henüz birkaç aylık evli idi.
Eğitim birliğimiz Mamak muhabere okulu idi.
Aralık 1980 de başlayan mart 1981 de sona eren eğitimden sonra çektiğim kura ile Ankara nın bir ucundan diğer ucuna ; Etimesgut Hava ikmal merkezine atandım.
" Ne günlerdi ama..." diye devam etmek isterdim ama askerlik anılarımı anlatmayı oldum olası sevemedim. Benim için maddi ve manevi olarak zor günlerdi.
Hele ki akşamları nispeten temiz havası olan Etimesgut'tan servise binip kömür dumanından görünmeyen Ankara'nın içine girip kaybolmak anlatılır gibi değildi.
Siz şu an Ankara'ya yaklaşırken şehri, binaları vs. görüyorsunuz di mi?
Biz o yıllarda siyah renkli dümdüz bir ova görüyorduk. Sanki şehir siyah bir yorganın altında kalmış gibiydi.İnanılmaz korkunç bir manzara. Çok defasında kendime sorardım; "şimdi ben bu simsiyah dumanın içine girip sabaha kadar orada yaşayacağım öyle mi?"
Yaşı 50 nin üzerinde olanlar o günleri hüzünle hatırlıyorlardır.
(Allah razı olsun doğalgaz'dan.)
Ankara'dan hoşlanmayışımın bir sebebi budur.. İkincisi de deniz den uzak oluşu...
Ben deniz kokusu olmayan yerde yaşayamıyorum.
Her türlü imkânı kullanıp her fırsatta bu siyah şehirden kaçardım. Her cuma akşamı saat 5 te Gülhan otobüsündeyim, Sıkıyönetim zamanı; gece 12 den sonra sokağa çıkmak yasak. Otobüs saat 12 den önce İstanbul girişinde Tuzla'yı geçti geçti... Aksi halde sabaha kadar otobüs içinde hapissiniz. Sizler hapissiniz, ben değil...
Hayal bile edemezsiniz bir asteğmenin o dönemde ne kadar havalı olduğunu.
Otobüs Tuzla da takılırsa; resmi asker kıyafetiyle bendeniz asteğmen İsmail otobüsten iner, genellikle orada emre amade askeri jeep hazır bekler. Beni alır taa Cihangir'e , evime kadar bırakır.
Üstelik İstanbul'a kaçak gelmişim, Ankara dışına çıkmam yasak.
Maalesef şimdi subaylar evine resmi kıyafetle gidip gelemiyor, ama ben 1981 yılında Diyarbakır surlarının dibinde subay üniforması ile dolaşmış birisiyim. Ne günlerdi...
Ben aslında başka şeyler anlatacaktım , amma da uzaklaştım konudan...Esas hikaye bundan sonra...
Ben bu pis simsiyah Ankarayı sevemedim ya.. ; hava ikmal fabrikasında yapacak iş de yok. Aldığımız maaş külliyen haram.İyi de maaş alıyoruz. Piyasanın neredeyse 2 katı...
Boş duramıyorum,kaşınıyorum. Halbuki uyarmışlardı "sakın askerde hiç bir işe talip olma, yoksa bütün işleri kafana yıkarlar " diye...
Ben yine de rahat duramıyorum.
Canım sıkıldıkça etraftaki bozuk cihazları tamir etmeye başladım. Birkaç aleti başarıyla tamir edince mükafatımı aldım tabi ki...
Dediler "sen bu işlerden anlıyorsun, hadi bakalım Diyarbakır a, radar tamiratına..."
Bana 5 gün verdiler, gittim 1 günde hallettim. Kaldı 4 gün. Yallah İstanbul'a...
Uçak falan yok, otobüsle.
Bu iş hoşuma gitti. 1 gün çalış 4 gün sözlünün yanına... Bu arada İstanbul da imalat işlerime de devam ediyorum. Ordan da gelirim oluyor. Harika bir durum...
4 gün bitiyor, ben Ankara'dayım. Bakıyorum masamda yeni görev evrakım hazır. Bu sefer Şarkışla...
Ben bu şekilde Türkiye deki bütün radar tepelerine çıktım indim. Dönüş hep İstanbul'a...
Leylek havada , ben yollardayım...
8-9 ay böyle geçti.
Bir sabah masamda yeni bir görev emri... Malatya Erhaç hava üssü. Bu sefer dağlara çıkmıyoruz... görev ovada...Güzel...
Ama görev acaip; " Fantom F4 uçaklarına bilmem ne füzesinin montajı"
Ne fantom'u, ne füzesi ya...
Hayatımda Fantom görmedim füze de...
Şaşkınlıkla komutana çıktım ki bu saçma durumu anlatıp bu işten yırtayım.
Hayatımın en büyük şoklarından birini yaşadım.
Komutan der ki" gidilecek,yapılacak, emir demiri keser."
Buna nasıl iş ya... Ben bir Fantom a nasıl füze takma kararı verebilirim? Şaka mı bu?
Değilmiş. Yanıma bir de teknisyen abi verdiler. Teknisyen zaten Malatyalı idi. Hiç olmazsa ,gitmişken o da memleket özlemini gidersin demişler. Bindik otobüse gittik.
Hayatımın en kolay ve keyifli işi oldu. Fantom uçağı gördüm, füze denen şeyi gördüm. Bir odada yan yana yatan iki sıska balina yavrusu. Onlar bana baktı ben onlara baktım,bakıştık. Bir daha nerde göreceğim fantomu,füzeyi... Güzel bir turistik gezi oldu... Üç beş harcırah da var.. Dönüş yine İstanbul'a... Daha ne isterim ki...
Ankara ya varınca raporumu yazdım. Tek cümle ; " Konu bilgi ve tecrübemiz dışında olduğundan hiçbir şey yapamadık, bilginize arz ederiz."
İyi de ben bu tek cümleyi göreve gitmeden, bu kadar masraf etmeden de yazardım.
Olmaaazzzz...Emir böyle... Yapılacak.
Yapıldı...
Derlerdi de inanmazdım. Ama artık bu işlerde mantık aramıyacağım.
Zaten askerliğin bitmesi yakın. Birkaç dağ tepe daha dolaştık ve son günlere geldik. Komutan beni odasına çağırdı." Bak İsmail; sen becerikli bir çocuksun ,gel teskere bırak,seninle çok güzel projeler yaparız."
Cevabımı tahmin edersiniz. İçimden geçeni söyleyebilseydim kesin 6 ay hapis yemiştim. Yumuşak şekilde bu nazik ve değerli teklifi reddetmek zorunda kaldım.
O günden sonra bırak devlet memuru olmayı , devlet ihalesine dahi girmedim. Hep kendi işimin patronu oldum. Çok huzurlu yaşadım, yaşadık... Sözlüm ile 1982 temmuzun da evlendik. Berbat geçen askerliğimden de gereken dersi çıkardım. YAŞASIN ÖZGÜRLÜK !
.....................
Not: iyi ki askerlik anılarımı anlatmayı sevmezmişim. Söz, bi daha olmaz...
22 Ocak 2017 Pazar
SİZ ADAMI DİNDEN ÇIKARTIRSINIZ
Yazar: İsmail Ezgü
Uzun yıllar namaz kılmadım.
Ara sıra içki de içerdim.
...............
Hiç kimse beni muhatap alıp ;" namaz kıl , içki içme" demedi.
Bir gün iki rekât sabah namazı kıldım.
Sevinçle size müjde verdim.Namaza başlamıştım.
Hemen soru sormaya başladınız.
Neden iki rekât kıldın?
Hangi duaları okudun?
Ayakların arası kaç santim?
Elleri nasıl bağlıyorsun?
.......
Önemli miydi bunlar?
Dün hiç kılmıyordum, hiç karışan yoktu.Ne kadar rahat idim.
.........
Dedim ki ben o duayı ve anlamını bilmiyorum; anlamını bildiğim ayetleri okusam olmaz mı?
Dediniz "OLMAAAZ "
"Şunu ,bunu okumak zorundasın, şöyle böyle yapmak zorundasın...."
Bizim mezhep öyle diyormuş.
.............
Abdestimi de sorguladınız.
Ben abdest almayı Kuran'dan öğrenmiştim.
Meğerse Allah'ın öğrettiği yetmiyormuş, sizin öğrettiğiniz gibi abdest almam şartmış.
Sizin anlattığınız gibi yapmazsam abdestim ve namazım kabul olmaz, günaha girermişim.
Kollar şöyle duracak, ayaklar böyle duracakmış.
İlginçtir ; bizim hocalar Allah'ın neyi kabul edip neyi etmeyeceğini biliyorlar.???
Bugün namaza başladım, herkes başıma alim kesildi.
Namaz kılmazken daha mı az günah yazılıyordu bana acaba?...
Anlamını bilmesem de bazı duaları okumam gerekiyormuş.
Peki Allah anlamadığım şeyleri okumama kızmaz mı?
"Sen dediğimizi yap, gerisini düşünme. Alimlerimiz düşünmüşler , karar vermişler."
Ama ben Kuran okumak istiyorum.
"Bak bu çok güzel; bol bol hatim indirirsin."
Öyle değil, ben anlayarak , yavaş yavaş okumak istiyorum.
"Sen Kuran'ı anlayamazsın."
Allah anlayamayacağım kitabı mı göndermiş bana?
"Alimler okur, anlar, sana anlatır."
Hiç olmazsa namazda okuduklarımızı anlasak?
"Anlamaya çalışma, sonra yanlış anlar , kâfir olursun."
?????
Peki sen anlat bana namazda okuduklarımızın manasını?
"Gerek yok ki."
Sen de bilmiyorsun galiba?
"Bilmez miyim, sor istediğini.""
Peki o zaman ilk baştan başlayalım ;
"Allahü Ekber" ne demek?
"Bunu bilmeyecek ne var, " Allah Birdir" demek."
"Allahü Ekber= Allah büyük" demek değil miydi?
...............
Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Ben bu hocanın arkasında namaz kılıyorum.
Pes ettim.
Başka sorum yok.
Son yıllarda namazlarımı aksatmadan ,sindire sindire ,anlaya anlaya,düşüne düşüne kılmaya çalışıyorum.
Millet 10 rekât kılana kadar ben 4 rekâtı bitiremiyorum.
Bu gidişle benim yatacak yerim yok.
.............
( Not : bu hikaye hayâl ürünü değildir, yaşanmış olaylardan alıntılanmıştır.)
Uzun yıllar namaz kılmadım.
Ara sıra içki de içerdim.
...............
Hiç kimse beni muhatap alıp ;" namaz kıl , içki içme" demedi.
Bir gün iki rekât sabah namazı kıldım.
Sevinçle size müjde verdim.Namaza başlamıştım.
Hemen soru sormaya başladınız.
Neden iki rekât kıldın?
Hangi duaları okudun?
Ayakların arası kaç santim?
Elleri nasıl bağlıyorsun?
.......
Önemli miydi bunlar?
Dün hiç kılmıyordum, hiç karışan yoktu.Ne kadar rahat idim.
.........
Dedim ki ben o duayı ve anlamını bilmiyorum; anlamını bildiğim ayetleri okusam olmaz mı?
Dediniz "OLMAAAZ "
"Şunu ,bunu okumak zorundasın, şöyle böyle yapmak zorundasın...."
Bizim mezhep öyle diyormuş.
.............
Abdestimi de sorguladınız.
Ben abdest almayı Kuran'dan öğrenmiştim.
Meğerse Allah'ın öğrettiği yetmiyormuş, sizin öğrettiğiniz gibi abdest almam şartmış.
Sizin anlattığınız gibi yapmazsam abdestim ve namazım kabul olmaz, günaha girermişim.
Kollar şöyle duracak, ayaklar böyle duracakmış.
İlginçtir ; bizim hocalar Allah'ın neyi kabul edip neyi etmeyeceğini biliyorlar.???
Bugün namaza başladım, herkes başıma alim kesildi.
Namaz kılmazken daha mı az günah yazılıyordu bana acaba?...
Anlamını bilmesem de bazı duaları okumam gerekiyormuş.
Peki Allah anlamadığım şeyleri okumama kızmaz mı?
"Sen dediğimizi yap, gerisini düşünme. Alimlerimiz düşünmüşler , karar vermişler."
Ama ben Kuran okumak istiyorum.
"Bak bu çok güzel; bol bol hatim indirirsin."
Öyle değil, ben anlayarak , yavaş yavaş okumak istiyorum.
"Sen Kuran'ı anlayamazsın."
Allah anlayamayacağım kitabı mı göndermiş bana?
"Alimler okur, anlar, sana anlatır."
Hiç olmazsa namazda okuduklarımızı anlasak?
"Anlamaya çalışma, sonra yanlış anlar , kâfir olursun."
?????
Peki sen anlat bana namazda okuduklarımızın manasını?
"Gerek yok ki."
Sen de bilmiyorsun galiba?
"Bilmez miyim, sor istediğini.""
Peki o zaman ilk baştan başlayalım ;
"Allahü Ekber" ne demek?
"Bunu bilmeyecek ne var, " Allah Birdir" demek."
"Allahü Ekber= Allah büyük" demek değil miydi?
...............
Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Ben bu hocanın arkasında namaz kılıyorum.
Pes ettim.
Başka sorum yok.
Son yıllarda namazlarımı aksatmadan ,sindire sindire ,anlaya anlaya,düşüne düşüne kılmaya çalışıyorum.
Millet 10 rekât kılana kadar ben 4 rekâtı bitiremiyorum.
Bu gidişle benim yatacak yerim yok.
.............
( Not : bu hikaye hayâl ürünü değildir, yaşanmış olaylardan alıntılanmıştır.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















