Yazar: İsmail Ezgü
Şu an 2017 mart sonlarındayız.
16 nisanda önemli bir referandum yaşayacağız.
Son günlerde içimizi acıtan Hollanda haberleri oldu.
Bayan bakanımızı ve diğer insanlarımızı aşağılayan muameleye maruz kaldık. Tarihe kazınan bu olaylar benim de 40 yıl önceki Hollanda maceramı hatırlattı.
Üniversiteyi bitiririrken Hollanda'da yaşayan dayım ve yengem beni yanlarına davet ettiler.
Anarşi ortamında bin bir sıkıntı içinde bitirebildiğim İTÜ nün beni ne kadar zorladığını bildikleri için bana biraz nefes alma ve Avrupayı görme imkânı sağlamak istiyorlardı. Samimiyetlerinden hiç kuşku duymadığım için bu teklifi hemen kabul ettim.
Sağdan soldan toparlayabildiğim para ile bankadan 2 bin gulden(florin) satın alıp sirkeciden trene bindim. Bu tren seyahati benim için müthiş deneyimler sağlayacaktı.İlk defa yurt dışına çıkıyordum.
Komünist Bulgaristan'ı ve Yugoslavya'yı ancak trenin penceresinden izleyebildik. Yere ayak basmamız büyük suç imiş.
Avusturya'ya girince gerçek Avrupa ile tanışmış olduk.
Almanya ise daha bir Avrupa idi. Trenin sesi bile farklıydı, sanki uçak gibi gidiyordu.
Gece yarısı Köln'e vardığımızda seyahatimin ilk etabı sona ermişti.Burada tren değiştirecektik. Amsterdam'a gidecek tren sabah kalkacaktı. Köln garının soğuğu iliklerime kadar işledi. İstanbul yaz idi, burası ise neredeyse kış.
Trende aynı kompartımanda iki gün boyunca birlikte seyahat ettiğimiz Avustralyalı bir turist de Belçika'ya gidecek treni bekliyor. Üşüdüğümü görünce benimle uyku tulumunu paylaştı. Onun ayakları benim burnumda, benim ayaklarım onun burnunda.. Bu turistin insanlığını ömrüm oldukça unutmayacağım...
Sabah ayrı ayrı trenlerimize bindik ve bir kaç saat sürecek Amsterdam seyahatim başlamış oldu.
Çabucak Hollanda sınırını geçtik. Tabelâlar olmasa sınırı geçtiğimizi dahi anlamak imkânsız.
Yanımda yaşça benden büyük bir Türk abimiz oturuyor. Yanlış hatırlamıyorsam adı Hasan idi.
Bol bol sohbet ediyoruz. Yeni mühendis olduğumu ve dayımı ziyarete gittiğimi detaylarıyla anlattım. Amsterdam'da tekstil atölyesi varmış.
Yanında Türk ve Hollandalı işçiler çalışıyormuş.Gerçekten gurur duydum.
Tatlı tatlı sohbet ederken vakit çabucak geçmiş ve biz ilk istasyona ulaşmıştık.
Hasan abi bana aniden " cebinde kaç paran var" diye sordu. Bir an bir dolandırıcı ile karşı karşıya olabileceğim hissine kapıldım.Anlattığı her şey palavra olabilirdi. Ama anlamadığım bir şey vardı; beni soyacak adam kaç param olduğunu sorar mıydı?
Cevap vermem biraz gecikince bana açıklamak gereği duydu. Hollanda polisi son aylarda Türkiye'den gelenlere çok kötü davranmaya başlamış. Turist olarak gelip geri dönmeyerek Hollanda da kalanlara engel olmak için her türlü pisliği yapıyorlarmış. Biraz sonra tren ilk istasyonda duracak ve polisler pasaport kontrolu yapacakmış.
Şimdi tedirginliğim şekil değiştirdi. Cebimde 2 bin gulden (Hollanda florini) vardı. Bu para benim bugüne kadar gördüğüm en büyük para idi. Söylerken hafiften birazcık havaya da girmiştim. Bu para bizim gibi mütevazi bir ailenin bir senelik geçimini rahatlıkla karşılardı. Bu parayı görünce bana sorun çıkarmayacaklarını tahmin ediyordum.
Fakat abimizin suratı asıldı. Bu paranın onları tatmin etmiyeceğini , bana sorun çıkartabileceklerini söyledi.Muhtemelen bu istasyonda beni indirip sorguya alacaklarmış. Belki de beni geri gönderebilirlermiş. Tam bir şok halindeyim.
Bir yandan da işlerin bu kadar kötü olacağına ihtimal vermiyorum. Fakat Hasan abi çok tedirgin,
Biz bunları konuşurken polisler yanımızdaki kompartımana kadar gelmişlerdi.Konuşmaları duyuyorduk ama ben bir şey anlayamıyordum.
Hasan abi birden cebinden bir tomar para çıkardı ve elime verdi.Gözlerime inanamıyorum. Verdiği para avucuma zor sığan kocaman bir tomar. Hemen iç cebime sokmamı söyledi. Sorarlarsa bunları da göster dedi. Zengin olduğumu , para yemeye geldiğimi söylersem atlatabilirmişim.
Dayının adresini telefonunu yaz bir kağıda dedi. Alelacele yazmaya başladım. Sadece telefon numarasını yazmıştım ki polisler içeri girdi. İzbandut gibi suratsız adamlar. Konuşurken bizlere tavırlarını görünce moralim daha da bozuldu.
Polisler pasaportlara bakarken Hasan abi telefonu yazdığım kağıdı elimden aldı. Önce onun pasaportuna baktılar. Bir iki sorudan sonra onun pasaportunu geri verdiler. Diğer kişilerle aynı şekilde bir kaç cümle konuşup onların pasaportlarını da geri verdiler. Fakat benim pasaportumu vermediler. Benimle mecburen ingilizce konuşuyorlardı. Hollandaca hiç bir şey bilmiyorum.Bavulumu alıp onları takip etmemi söylediler. İnerken Hasan abi vedalaşıyormuş gibi konuşarak bana "okulu bitirdiğini söyleme, öğrenci olduğunu söyle" dedi. Bundan da bir şey anlamadım. Haydi hayırlısı..
Beni trenden indirip istasyondaki bir odaya soktular. Sürekli sorular soruyorlar. Adamlar ingilizceyi benden iyi ve hızlı konuşuyorlar, sorularını cevaplarken epeyce zorlanıyorum. Sorgu yaklaşık 3 saat sürdü. Aynı soruları tekrar tekrar sordular. Cebimdeki paraya taktılar resmen...
Bu kadar parayı neden üzerinde taşıyorsun, soyulmaktan korkmuyor musun?
Cevabım şu;
----Babam zengin, okul tatilinde gezip eğlenmek istedim.
Kredi kartın yok mu?
---- Kredi kartı bizde pek kullanılmaz. Henüz gerek duymadım.Herşeyi nakit alırım.
.....................
Buna benzer onlarca soruyu tekrar tekrar soruyorlardı.
Sorgu bittiğinde öğrencisini kılpayı geçiren huysuz öğretmen edasıyla beni serbest bıraktılar.
Tomarla param olmasa kesinlikle İstanbul'a postalanmıştım.
İstasyonda 2-3 saat bekledikten sonra bir sonraki Amsterdam trenine bindim ve oldukça gecikmeli olarak varabildim. Dayım saatlerce istasyonda beni beklemiş ve mecburen eve dönmüş.
İstasyondan taksiye binip eve vardığımda tüm ailenin yüzünde güller açtı. Başıma birşey geldiğini düşünüp çok telaşlanmışlar.
Tomarla paranın sahibi Hasan abi akşam telefonla bize ulaştı. Biz hemen buluşup parasını geri verelim diye telaş ederken Hasan abi " ben senin kazasız belasız kurtulduğunu öğrenebilmek için aradım, parayı bir ara uğrar alırım " dedi.
Ben yaşadıklarımdan dolayı zaten garip bir şok halindeyim. Bir de Hasan abinin insanlığı beni tamamen garipleştirdi. Ne düşüneceğimi, nasıl anlatacağımı bilemez durumdayım. Tanımadığım bir adam tanımadığı bir delikanlıya orta halli bir araba parasını hiç düşünmeden veriyor. Karşılığında bir tek telefon numarası var elinde. Bir rakam yanlış olsa bana ulaşamıyacak.
Daha da önemlisi; yaptığı şey onun için o kadar doğal ki sanki bana bir bardak su vermiş de ben haddinden fazla abartarak teşekkür ediyormuşum gibi davranıyor.
Bizler bir fakire 1 lira sadaka verdiğimizde bundan fazla havaya gireriz.
Bu nasıl bir insan ,
nasıl bir adam?
40 yıl sonra diyorum ki; o bir "insan", gerçek bir "adam" imiş.
Şimdiki zamanlarda böyle "adam"lar aramayın.
Muhtemelen kalmamıştır böyle bir "insan".
Dünya nüfusu artarken "insan"lar, "adam"lar azaldı, azaldı. Belki de bitti.
Son zamanlarda "insan" arar oldu aklım.
Gözlerim çok sayıda insan görüyor ama aklım "insan" göremiyor.
Gitikçe daha sık bu "bittim" duygusunu yaşıyorum.
Uzun zamandır kendime bir mağara bakıyorum.
Dağa çıkacağım.
Tekrar ovaya iner miyim, inebilir miyim bilmiyorum...