Yazar: İsmail Ezgü
Yıl 2000
Henüz 2001 ekonomik krizi kendini göstermemiş.Fakat anlayanlar ipuçlarını sezebiliyorlardı.
Ben iyimser tarafta idim.
Bu yıllarda işlerim oldukça faal. Dijital fotoğraf henüz hakim olmamış. Benim imalathanem de klasik filmlerden fotoğraf tabı yapan otomatik makinalar imal ediyor. Parasal gücümüzle kıyaslanmayacak kadar başarılıyız. Amerika dahil pek çok ülkeye kısıtlı imkânlarla da olsa ihracat gerçekleştirmişiz. Gelmekte olan dijital teknelojinin farkındayız ve ona uyum sağlayacak makinaların prototiplerini hazırlamaktayız.
Ben bu işe nasıl başladım derseniz;
Tophanede küçük bir dükkânda küçük çapta elektronik imalatlar yapmaktayız. Sirkecideki oldukça tanınmış bir firmadan ithal ettiği cihazların servis ve bakımlarını yapmam için teklif aldım. O dönemde kiracı olarak bulunduğum dükkânı satın alma aşamasındayım. O zamanki ortağım maalesef bu tür konularda çok cesaretsiz. Dükkânı ortak olarak almamıza karşı çıkıyor. Ben de bu duruma biraz bozularak dükkânı kendi adıma satın almayı düşünmeye başladım.
Mal sahibi kadın ev komşumuz aynı zamanda. Bizi seviyor ve ödeme konusunda da yardımcı olacak. Yarısını peşin verirsem kalanı uygun taksitlerle verecek. Sağa sola bakıyorum fakat kimseden maddi yardım alamıyorum. Rahmetli kayınpederim yıllar sonra hastahane odasında kalp sorunu nedeniyle yatarken gözleri yaş içinde benden özür dilemişti; o dönemde bir miktar parası varmış fakat ticari açıdan henüz bana güvenemediği ve parayı batırmamdan korktuğu için vermemiş.Onu teselli etmek için epey sohbet etmiştim.
Yıllar boyu bunun rahatsızlığını hissetmişti. Bana itiraf edip rahatlayınca yüzündeki mutlu ifadeyi hiç unutamam. Sonraki yıllarda beni evlatlarından ayırmamıştır. Hatta bazı konularda sırdaş olarak beni özellikle tercih ettiğine şahit oldum.
İşte Sirkecideki firmadan aldığım bu teklif bana dükkânı satın alma olanağı verdi. Sabah sirkecideki işime gidiyor saat 14 te tophanedeki kendi işyerime dönüyordum. Akşam geç saatlere kadar ortak şirketimizin işlerini yapıyorum. Fakat sirkecideki işim bana özel. Ortağımla ilgisi yok.
Yarım günlük yokluğumun şirketime olumsuz etkisi olmasın diye masrafları tamamen cebimden harcayarak şirkete bir mühendis aldım. Aklım sıra hak geçmesin diye adaletli davranmaya çalışıyorum.
Neyse geçmiş zaman dedikodularını daha fazla açmayayım. İçim daralıyor.
Bu süreç sonunda ben servis hizmeti verdiğim makinalardan birisini kendi dükkanımda imal etmeye karar verdim. Satın aldığım dükkânda şirketim imalat yapıyor fakat ben herhangi bir kira falan almıyorum. Mevcut imalatı etkilemesin diye ben karşımızdaki 12 m2 lik dükkânı kiralıyorum.Kira bedeli de oldukça yüksek. Benim dükkân taksitlerine yakın bir meblağ.
Üretmeye başladığım Makine “asansörlü film banyo makinası”. Makina tamamlandığında dükkâna girip çıkmak imkânsız hale geldi. Ahşaptan iniş ve çıkış şeklinde bir merdiven yaptık. Makinanın üzerinden adeta asma köprü ile dükkânın diğer tarafına geçebiliyoruz.
Gel zaman git zaman işler gelişti.Çevreden bir dükkân bir dükkân daha satın aldık. Fakat imalata onlar da yetmedi. Şimdiki fabrika binasının arsasını alıp inşaat yaptık.
Bu arada sirkecideki firmadan memnun olmayan İtalyan firma bize mümessillik vermeyi teklif etti. Biz de o sıralar ithalat yapıp satışa sunmak üzere bir kaç makine alacak para yok. Makinalar da pahalı.Her biri iki üç yerli araba fiyatı.
İtalyan fabrikanın sahibi bize açık hesap mal vererek destek olacağını beyan edince bu işe de girdik. Bir müddet sonra İtalyan makineyi beğenmemeye başladık. Onların makinesini geliştirerek kullanımı kolay , modern görünümlü ve yarı yarıya küçük ebatlı bir makine tasarladım. İlk projeleri İtalyan patrona gösterdiğimde bayıldı. Nerdeyse hemen kendi imalatını durdurup bizim yeni modeli Türkiye de üretip kendisi tüm dünyaya pazarlamaya kadar vardırdı işi.İstanbul da buluşarak aldığımız bu işbirliği kararını İtalya'ya dönüşünde daha da ilerletti. Sen git İtalyan hükümetinden teşvik al. Bizim firmanın %49 una talip ol. Hem de bizim için çok iyi fiyata. Benim firmanın %49 unu satacağım. Yönetim bende olacak, üretimi biz yapacağız pazarlamayı o yapacak. Teklif bana uygun geldi. Eşimle bu konuları sürekli münazara ediyoruz. O da beni destekliyor.
Oldukça ilerlemiş yaşına rağmen adam hızla İtalya'da evrakları hazırladı atlayıp İstanbul'a geldi.
Görüşmelerimizi tamamlayıp akşam yemek yedikten sonra garibanım ayakta uyuyor. Şu sıralar benim halim gibi. Ama önemli bir farkımız var. O sigara içiyor. Ben asla içmedim,içmeyeceğim. Ömrüm oldukça da sigara ile mücadele edeceğim.
Ertesi günü İtalya ya döndü. Varmış olduğumuz anlaşma İtalyan hükümetine sunuldu. Teşvik onaylandı. Patron tekrar İstanbul'a gelecek ve şirket kurulumu için son imzaları atacağız.
Ertesi sabah bir fax geldi; patronun kızından;
“Derin üzüntü ile bildiriyorum ki çok değerli babamız maalesef dün gece vefat etmiştir. vs. vs.”
Kısmet olmayınca olmuyor...
Bizim iş tamamlanamadı. Fabrikanın yönetimini devralan damat üç beş ay içinde işleri berbat etti.
Fabrikadaki deneyimli mühendisleri kaçırdı. Her zaman 2-3 ay vadeli mal verirlerdi bize. Damat bu seferlik kendilerine zor günde destek olmak üzere bu seferlik mal bedelini peşin ödememizi rica etti. Ben de kabul ettim. İyilik yapacağız ya...
Her zamanki yardımseverliğimle parayı transfer ettim. 2 ay geçti mal yok 3 ay geçti yok. Fax çekeriz cevap yok, telefon açarız kimse çıkmaz. Nihayetinde fabrikadan ayrılmış eski bir arkadaşımıza telefon ettik ve öğrendik ki fabrika batmış. Bankalar haciz koymuş. Bizim de bu firmaya bir miktar açık hesap borcumuz var. Aramızdaki güvene dayanarak zaman zaman açık hesap mal aldığımız olmuştu. Adamlar bizden alacakları açık hesabı da hacizcilere beyan etmişler.
İtalyan konsolosluğu bizden bu parayı istemez mi?
Bizim sipariş için peşin ödediğimiz meblağ ortada yok. İtalyan konsolosluğuna transfer ettiğimiz paranın dekontlarını ibraz ederek onları ikna ettik ama bizim ödediğimiz paradan ümit yok. İtalyada bir avukat tutmak bile çok yüklü para gerektiriyor. Paramızı kurtaramıyacağımız belli olduğu için bir de ilave avukat masrafı yapmıyalım ama belki fabrikada mevcut işimize yarar malzemeler buluruz ümidiyle atlayıp İtalya'ya gidiyorum. Fabrika kapısı duvar. Etrafında dolaşıp camlardan içeriye bakıyorum fakat hiç bir hareket yok. Nihayet bir odada saklanmaya çalışır gibi bir vaziyette patronun kızını görüyorum.Önceden samimiyetimiz var. Zavallı kızcağız karnı burnunda hamile ; fabrikaya gelmiş kalan malları tasnif edip birşeyler çıkartmaya çalışıyor. Uyanık damat da daha fazla gizlenemedi ortaya çıktı. Bir saat durumu izaha çalışan cümleler kurdu.Neden malımızı yollayamadığını falan filan.
Fakat altında üstü açılabilen son model bir mercedes. Arabaya bindim ve dayanamayıp sordum; bu ne iş?
Çok hevesi varmış, bu nedenle almış. Hem de yeni patrona yeni araba uygun imiş. Ama bu arada personel son bir kaç ay maaşları alamayıp işi öyle terketmişler. Bunları da işten ayrılmış olan eski arkadaşımdan öğreniyorum.
Moralim sıfır olarak İstanbul'a dönüyorum.
Ben yeni model makinelerimizi fabrikamızda imal ediyorum fakat makinenin can damarı olan bilgisayar kartını ve ilave birkaç devreyi italyanlardan alıyordum.
Elimde bekleyen siparişler var. Kimisi gecikmiş ve bazılarına tazminat ödemem gerekiyor. Makineler hazır fakat bu devreler yok.
Bizde bilgisayar işlerimizi yapan kişi özel nedenlerle tam da bu sırada işi bıraktı gitti. Elimizdeki bilgisayarı açmayı kapamayı bilmeyen ben “bunu yapan da insan değil mi “ diye kendimi motive ederek başladım çalışmaya. Bilgisayarda makinemizin bilgisayarının devrelerini çizeceğim.
Bu güne kadar bilgisayarda bir sayfa mektup dahi yazmış değilim. Çünkü işten ayrılan arkadaş bilgisayar konusunda herşeyi yapıyordu ve bana ihtiyaç kalmıyordu.Yapacak bir şey yok. Firmanın istikbali bu çizimlere bağlı.Gece gündüz uğraş , didiş, binlerce incecik yol, kimisi alttan kimisi üstten. Şimdiki gibi bu işleri kolayca yapan programlar yok. Günler geceler haftalar derken bizim devre bitti ve ilk baskılı devre numuneleri geldi.Hemen malzeme montajını yapıyorum. Sadece bilgisayarı yapmakla da iş bitse iyi. Bir de yazılımı var. Onu Türkiye de yapacak adam bulamadık. Bilgisayar imalatı yapmaya karar verdiğimiz ilk günlerde atlayıp italyaya gittim ve yazılımı oradaki bir firmaya sipariş verdim.
Adamlar son anda programı yetiştirip yolladılar. Acele etmemizin bedelini de fiyata eklediler doğal olarak...
Sıra geldi bizim bilgisayara program yüklü entegreleri, takıp çalıştırmaya.. Fakat ne mümkün.
Günlerdir uğraşıyorum, tam 3 hafta hiç başından ayrılmadan bu bilgisayardan kısmen de olsa bir şeyler bekliyorum. Artık pilim ve sabrım bitmiş durumda. Bu kadar masraf etmeden ; bu iş olmaz deyip pes etseydim hiç olmazsa maddi açıdan biraz daha iyi durumda olacaktım. Hem paraları çarçur ettik hem de sonuç sıfır.
Günlerdir uykusuz bitap haldeyim.
Memleketten annem geldi henüz oturup 1 saat yanında olamadım. Eşim annemi alıp fabrikaya getirmiş.Evde görüşemiyoruz, kadıncağız yüzüme hasret, bari işyerine gidip bakayım ne halde bu çocuk demiş ...
Anacığım geldi ama ben yine ilgilenemiyorum. Elini öpüp birlikte bir çay içtik ben yine yan odadaki devrenin başına...
Saatler geçti, binlerce incecik yolu kontrol ediyorum, hepsi sağlam.
Tüm entegrelerin bacaklarını osiloskopla kontrol ediyorum , hepsindeki sinyaller normal , fakat bizim devre çalışmıyor. Ekranda tek bir kelime görsem neler feda etmem ki ?
Masamın başında bitmiş durumdayım. Son noktaya vardım da geçtim bile. Pes etmemek için aradığım bahaneler dahi bitti. Anacığım durumun farkında değil. O benim yoğun bir şekilde siparişleri yetiştirmeye çalıştığımı zannediyor, halbuki ben maddi ve manevi iflas noktasındayım.
Artık gücüm kalmadı, halsizlikten yalpalayarak yan odadaki annemin dizleri dibine çöktüm;
“Anne beni oku “
Annem zaman zaman bizi önüne alır ve okur ,yani Kuran okur. Genelliklede “Fatiha”yı okur.Sonra da bir kaç kere üfler. Ardından da bize
“ hadi kalk eşikten atla “ der. Bu atlamanın ne işe yaradığını hiç sormadım. Cevabı olduğunu da zannetmiyorum.
Anacığım başladı okumaya fakat esnemekten de çeneleri ayrılacak. O bir esniyor ben üç esniyorum. Eşim halimize bakıp gülümsüyor.
Herhalde yorgunluğumun etkisiyle neredeyse anamın dizleri dibinde uyuyup kalacağım.
Gözlerim kapanmak üzere...
Tam bu sırada içerden benim odadan “bip” diye bir ses gelmez mi?
Yerimden fırlamamla kurşun gibi kendi odama daldım.Zavallı anacığım tir tir titriyor. Deprem oluyor sanmış. 99 depreminin etkisi henüz üzerimizde çok taze.
Ben annemin , eşimin şaşkınlığıyla falan ilgilenmiyorum. Mermi gibi aylardır bir kelime görebilmek için uğraştığım ekrana bakıyorum. İnanılmaz bir şey ; ekranda
“ WELCOME TO LABOR FOTO SYSTEM” yazıyor.
Bu ne demek bir ben bilirim bir de Allah.
Bu benim kurtuluşum demek,iflasın uzaklaşması demek, emeklerimin sonuç vermesi demek, kısaca istikbalimiz demek..
Hayatımda ilk defa o an hissettim.
Ben “bittim” dedim ,Allah “ yettim” dedi...
Gözümden yaşlar akıyor , annem şaşkın, eşim mutlu...
Kimseye bir şey anlatacak halde değilim, ağzımdan şükürden başka kelime çıkmıyor. Annemi ve eşimi sımsıkı kucaklamak istiyorum fakat kadıncağıza içinde bulunduğum durumu nasıl izah edeceğim.
Bu durum ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Ama saatlerce hiç elimi sürmeden ekrandaki bu yazıya baktım ve gidip gelip “Allahım” diyorum başka kelime yok. Bu arada eşim durumu anneme uygunca izah etmeye çalışıyor. Aklıma hep anamın okuduğu yarım kalan “Fatiha” geliyor...
O andan sonra ömrümü bu yarım kalan “Fatiha”yı tamamlamaya adadım.
Dünyamda bir şeyler değişmeye başladı. Ve bu değişim hâlâ sürüyor.
Ben artık bu yoldayım ve hep diyorum ki; Allahım senin yolunda olmaktan ve sana yaklaşmaktan beni ayırma.
Amin. Amin.Amin.