Yazar: Sema Ezgü
Bügün yine, insanı tanımaya devam etmek istedim.
İnsanı tanımak, yeryüzünün varisi tayin edilen insanın bir numaralı meşguliyeti olmalı diye düşünüyorum. İnsanı tanımak, yeryüzünde bütün canlılara adaletli yaşam sağlamak sorumluluğu taşıyan, geniş anlamıyla her kişinin, mikro anlamıyla er kişinin mecburiyeti olmalı bence. Başlangıç noktası malum, insanın kendisi olmalı. Adaletli olmak için önce kendinden başlamalı insan... Önce kendisine karşı adil davranmalı. Modern olmak adı altında kendi vicdanı ile kendisine emanet edilmiş biricik nefsinin arasını açmamalı meselâ. Araya yabancı engeller koymamalı insan. Yani kendi insanlığına sahip çıkmalı önce. Çalışmak üzere özenle programlanmış aklının üzerine kendi ürettiği acaib perdelerden çekerek çalışmasına engel olmamalı. Hem de insana acaib (yabancı) sebeplerle. Aklı kullanmak çok yorucu diye meselâ...
Bunları ben demiyorum aslında, Kur'an diyor. Ben sadece anlaşılma sıkıntısı çekilen din dilini nacizane kendi dilimde şimdi ve bugüne taşımaya çalışıyorum. Kendi akıl terazimin çektiği kadarını elbette. Spor diliyle söylersek kendi sikletimde...
Peki neden? Adalet meselesini niye kafaya taksın ki insan? Çünkü adalet meselesi toplumsal imaj meselesidir kanımca. Anlamak zorundayız önce, neden zor iştir adaleti sağlamak. Görünen o ki, modern hukuk sistemi de beceremiyor bu işi. Bu kadar çok suça ve suçluya tanık olduğumuz sözde müslüman ülkemizde ekmeğe suya muhtaç olduğumuz kadar muhtacız adalete. Her akşam haberlerde boy gösteren geniş mi geniş suçlu yelpazesinden etkilenmekten, tiksinip söylenmekten, hapishanelere sığdıramadığımız ve zihinlerimizdeki imajı bozulmuş insanlardan kurtulmak için, sayıp sövmekten öte ne yapabiliriz? Kurtulmak istediğimiz bu imajı bozuk Türk insanını nasıl temize çıkarabiliriz?
Aslında cevabı çok basit... İnsan imajıyla ortalıkta dolaşan canlı türünü beşer ( biyolojik yapısıyla insan ) olmaktan çıkarıp toplumsal insan ( insanlık sahibi ) haline devşirmek gerekiyormuş. Bunu da ben demiyorum vallahi, Kur'an diyor. Hani pek çok insanın mitolojik hikayeler anlattığını iddia ederek tarihsel kimliğe mahkum etmeye çalıştığı kutsal kitabımız Kur'an diyor bunları. İnsanın imajını kurtarma aşamalarını birer birer anlatıyor Kur'an. İnsana en yakışır biçimde anlatıyor üstelik. Daha anlatırken zorbalığı redderek, insan iradesine saygı göstererek, gerçek demokrasiyi öğretmeyi de ihmal etmeyerek anlatıyor. İnsanın önüne eksik bırakılmamış, acı mı, tatlı mı olduğu seyredene göre değişen bir imaj tablosu sunuyor Kur'an. İnsanın gerçek imaj tablosu bu. Tablo büyük diyerek üşengeçlik etmez, sabırla ve zihnini zorlayarak tüm tabloyu görmeyi becerebilirse insan, huzura kavuşuyor. Hayatı anlamlandırmayı başarabiliyor. ( Örnekleri mevcut, oradan biliyorum ) Bundan sonrası en demokratik biçimiyle yine kendi insiyatifine bırakılıyor insanın.
Tam bu noktada yanlış anlaşılma olmasın. Allah c.c. insanı kendi halıne bırakıyor sanılmasın. Allah en hayırlısıyla ölçü koyandır ( kader leyen ). Her şeye Kaadirdir. Her insana hayat yolculuğunda eşlik eder. Bu yüzden de ister inansın, ister inanmasın insan asla yalnız değildir. İki ayakla yol alınan ve adına insanın kaderi denen hayat yolculuğu bir bileşkeden ibarettir. Bileşenlerden biri, insanı Hayy esması ile hiçbir şey değilken yaratıp insan yapan, getirip yolun başında bırakan Allah ise, diğeri insanın kendisidir. İkinci ayaktır insan. Tercihleriyle yoluna devam eder. Kaderi ( ölçüyü ) koyan iki kişiden biridir yani. Hedefine varabilmek için her insan kendisine bu yolculukla daima ölçü koyarak lütufta bulunan Allah'ın insana sevgisinden kaynaklanan alâkasına muhtaçtır. Çünkü Allah, kendi nefsine rahmeti yazmıştır. Hedefini insanın kendisinin seçmesi ise gerçek bir demokrasi uygulamasıdır. Demokrasi ile Allah'ın dinini zıt kutuplar olarak algılayanlara duyurulur... Öiçünün en hayırlısını ( kaderimizi ) ondan niyaz ederken aslında kendi yeteneklerimize uygun sınavlara tabi olmayı dilediğimizin ne kadar farkındayız acaba? Yoksa biz, hiç emek harcamadan güzel bir dünya hayatını Allah'tan isteyerek ona işini öğretmeye mi cüret etmekteyiz. Farkında mıyız acaba, birilerine beddua ederken bile biz aslında Allah.c.c. a iş buyurmaktayız. O bize seçme hakkını, yani kaderimizi tayin etme hakkını tanırken bile mi? Bu kadar da insafsız olunmaz ki...
İnsan gerçekten insafsızdır. Kendisine yettiğini zannederek azar İnsanı doğru yoldan saptırma işine talip olan şeytana bile izin vererek ölçü koyan Allah, azmak isteyene de izin verir. Demokrasinin gerçek anlamını merak edenler lütfen Kur'anı anlayarak okusunlar.
Böylesine güzel ve dostane bir insan ve yaratıcı ilişkisini reddetmek, insanın insanlık imajını bozar ve bozuyor da... Helâk edilmesinin yolunu açar, ve açıyor da... Bazen bireysel, bazen toplumsal olarak helâk olup gitmekteyiz görebilene... Allah, kendisinden umudunu kestiği, aklını kullanmayan insanların üzerine pislik ( kendi ürettikleri ) yağdırarak helâk ederken toplumları da hak ettikleri çeşitli biçimlerde helâk ediyormuş. Bazılarını yerin dibine geçiriyor, bazılarını da tarih sahnesinden siliyormuş. Bunu da Kur'an diyor.
Hz. Adem'den bu yana imaj meselesi temel meselesi olmuş insanın. Ama imaj bugün ifade ettiğimiz biçimiyle hiçbir zaman dinin konusu olmamış. Bu konuya merak sarma sebebim tamamen Kur'ana duyduğum muhabbetten kaynaklanıyor. Ne ilgisi var? derseniz...
Bugün insanların en hayati sorunlarını teşkil ediyor imaj. Hatta imaj tutkusu bütün hayatını esir alıyor. Adeta insan, toplumdaki imajına bakılarak değerlendirmeye tabii oluyor. Buraya kadar hepsi mantıklı görünürken imaj kavramı biçimsel ve şekilsel etkileşim formuna dönüşünce insanın kıyameti de bu noktada kopuyor.
Kılık, kıyafet oluyor imaj, Saç, baş, sakal bıyık adı altında insanın dış görüntüsü oluyor önce.
Araba markası, cep telefonu modeli oluveriyor sonra.
Oturduğu semt, okuduğu gazete, izlediği filmler oluveriyor ardından.
Kız arkadaş, erkek arkadaş meselesi oluyor sonra da.
Çocuklarını gönderdiği okul, evinde beslediği hayvanın cinsi oluyor hatta.
Tatilini geçirdiği yerler de tıpkı diğerleri gibi titizlikle sorgulanıyor toplumda.
Sanal alemdeki varlığı sorgulanıyor nihayet. Tıklanma rekorları da üzerine eklenerek kişinin kimliği belirleniyor açıkça.
İyi insan denirken hangi konuda iyi olduğu yine biçimsel olarak tanımlanıyor.
İŞTE, tam burada arıza baş göstermeye başlıyor. Allah'ın kelâmı Kur'an ile insana biçtiği, ve fakat dışarıdan ilk bakışta görünmeyen imaj elbisesi kavramı zıvanadan çıkmış oluyor. Allah'ın TAKVA ELBİSESİ diyerek tarif ettiği elbisenin yerinde yeller esiyor. Görsel imaj fırtınası toplumları helâka götürüyor. Görüyoruz, ama durduramıyoruz. Genç yaşlı demeden, herkes imaj peşinde koşuyor. Manzara ürkütücü görünüyor. Manzarayı ürkütücü bularak geleceği kurtarma derdine düşen dindarlar da farklı bir yöntem uygulamıyor. Onlar da kendilerine haslettikleri bazı görselleri imaj konusu haline getiriyorlar. Haklı olarak farklılıklarını fark ettirmek istiyorlar. Oysa Kur'anın insanlardan istediği imaj her türlü görsel ve fiziksel materyalden öte bir anlam taşıyor. Bilmiyorlar...
Kur'anı okumaya başladığımdan beri farkettiğim müthiş bir gerçekti takva elbisesi. Tek bir fiziksel tasvir ile tanım yapmayan Kur'anın insanları düşünceleriyle ve faaliyetleriyle tanımlaması ilk etapta dikkatimi çekmişti. Kur'anda kıssalarla anlatılan resul ve nebiler de dahil hiçbir fiziki insan tasvirine rastlamadım. Kimin saçı uzun, kimin boyu uzun?, Kim zenci, kim beyaz? Kim neyi giyer, neyi sever, nelerden nefret eder? Türünden tek kelime bilgiye rastlamadım. Bu gerçek bile Kur'anın orjinal metin olduğunu kanıtlıyor fikrimce.
Kur'anın insan tasviri tümüyle şahsiyete dayanıyor diyebilirim kısaca... İyileri şahsiyetle tanımlarken iyilikleri de şahsiyete nisbetle izah eden Kur'an, kötüleri şahsiyet eksikliği ile uyarmayı ve kötülüğü arıza olarak yansıtmayı tercih ediyor. Hem de istendiğinde giderilebilir bir arıza olarak, yaratmaya değer bulduğu insandan uzaklaştırmayı arzu ediyor. Şahsiyet inşa etmek üzere vahyolunan Kur'an, 1400 yıl önce Hz. Muhammed şahsiyetini inşa etmişti. Onun örnekliğinde tüm zamanların tüm insanlarını ( inşa olmak isteyenleri ) hiçbir fiziksel farklılığa bakmaksızın inşa etmek istiyor. Irkları, derilerinin renkleri, dilleri fark etmiyor Allah için. Dini sadece Allah'a nisbet etmek, ve yanına ortaklar icad etmemek şartıyla, insanın sadece şahsiyeti ile toplumda kendi imajını üretmesini, üretme yeteneğini kullanarak faaliyet göstermesini ve kendi sınırlarını ilimle aşabilen değerli bir canlı olarak yeryüzünde adaletle hüküm sürmesini tavsiye ediyor.
Bu gerçeği öğrendikten sonra, insanlığın bozguna uğramış imajını kurtarmak için neler yapabiliriz acaba diyerek hemen hergün kafa yormaktayım. Kendimle birlikte birilerini daha uyararak mutlu sona ulaşabilir miyim? Bilmiyorum.
İnsan denen canlıyı iyi tanımakla başlayabiliriz meselâ...
Önce kendimizi Kur'ana arz ederek ( yüzleşerek) tanımaya çalışmak en doğru başlangıç olacaktır. 7,44 milyar dünya insanını tek tek tanımaya gerek bırakmayan insanın kullanma kılavuzu Kur'ana yönelmek, kendi dışımızdaki insanları tanımak için de yeterli olacaktır. Yeryüzünde karşılaşma ihtimalimiz olan her türlü şahsiyet modeliyle Kur'anda karşılaşabileceğimizi var sayıyorum ve Allah katındaki imajını merak eden herkesi ve kendimi Kur'anı anlayarak okumaya davet ediyorum.
Allah'ın merhameti, üzerimizden eksik olmasın. Amin.