Yazar: Sema Ezgü
Bu sözler Orhan Gencebay'ın bir şarkısını hatırlatmış olabilir ilk anda. "Şikayetim yaratana " diyordu büyük usta. Tabii ki naz makamında sesleniyordu yaratanına. Tövbe, haşa,,, bizim haddimize düşer mi yaratana şikayette bulunmak. O muhteşem bir yaratılışla büyüklüğünü kanıtlamadı mı? Estetikle donanmış varlık alemini hizmetimize sunmadı mı? Ki, şikayetçi olayım Rahman ve Rahim olandan?
Benim şikayetim yaratanın kullarından...
Herkes gibi, hepimiz gibi, doğal olarak şikayetçiyim onlardan. Zaman geçiyor, tarih kendi hanesine ardı ardına ibretler yazıyor, akıllanmıyor bu kullar, bir türlü iflah olmuyorlar.
Soğuk kış günlerini yaşıyoruz ya, sosyal faaliyetlerimiz azaldı, fiziksel aktivitelerimiz daraldı diyerek, eli mecbur... Biz de doğal olarak akşamları televizyona sardırdık nicedir. Ama gündüzler bizim.
Her ne kadar ağaçlarla, börtü böcekle ilgilenmekten uzak kalsak da, yanımızda dört elle sarılmakta olduğumuz güzel bir meşgalemiz var. Okumaya, anlamaya çalışmaya, evrensel ayetleri ile günümüz dünyasına çözüm aramaya doyamadığımız bir kitap var ki, yanısıra başka kitaplar okumaktan haz alamaz olduğumuz o kitaptan bahsediyorum.
Kur'an'ı Kerim'den... Neyse ki gündüzlerimiz Kur'an ile aydınlanırken, akşamlarımızın tv ile kararmasına da uyum sağladık.
Dört gözle sıcak günlerin gelmesini beklerken, televizyon kumandasından uzakta duramayışımızı da bir tür hayra bağladık sonunda. Eleştiride uzmanlaştık... Aynı oranda da mutsuzlaştık tabi ki ...
Eleştiri gözüyle bakınca, malum, TV ile bir muhabbet kurmak gerekiyor ya, ısrarla arıyoruz akşamları.
Neyi mi?...
Ruhumuzu ısıtacak, gelecek umutlarımızı, baharı müjdeler gibi yeşertecek, belki bir sıcaklık yakalarız diyoruz bir yerde, bir kanalda. Gönül sıcaklığına tav olduk çoktan... Ama ne mümkün!!! Yine hayal kırıklığı...
Programlar sığ ve yararsız. Bir iki istisna haricinde insana zerre katkı sağlamiyor. Zaplayıp geçiyoruz. Sürekli zaplamaktan parmaklarım yoruluyor adeta. Sadece ve sadece haber programlarına, belgesellere yapışıyoruz, insanca diye, tabii güzellikleri var diye. Huzuru tabiatın görüntüsünde arıyoruz ne yazık. Tabii güzellikleri sahibini anmak için bir vesile kılıyoruz.
Ya, o diziler yok mu? Her biri ayrı koldan çıldırtıyor insanı. Reyting uğruna, paketlenmiş ardı ardına gelen uğursuzluğu, kötülük yapmanın yol yordamını, küfür ile yaşamanın olmazsa olmazlığını ruhumuza ince ince işlemeyi şiar edinmiş yapımcılara selâm olsun... Bari, kötülüğü öğrettikleri kadar, iyiliğe ulaşmanın yollarını da öğretselerdi...
Eski Yeşilçam filmlerindeki gibi sonuç güzele varsaydı. İnsanlar yastığa başını koyarken stresten arınmış olsaydı, gülümseyerek uyusaydı. Fena mı olurdu?
Uykusu kaçan insanlardan bile yarar umanlara da, selam olsun ..
Artık alıştık. Seçmeyi, ayırt etmeyi dizilerin en başında ve birkaç dakikada beceriyoruz. Yararsız bu, izlenmez diyerek uzaklaşıyoruz kanaldan.
Yararsız nedir? Onu anlatmaya gerek var mı, bilmem. Yararsız ise bir mesaj, büyük ihtimalle zararlıdır. Asıl tehlike de burada işte. Zararlı duygular aşılayıp, bunları normalleştirenlere de selâm olsun. Eğri ile doğrunun yerini değiştirerek, genç zihinleri değersizlik çukuruna fırlatıp atanlara, oradan nasıl çıkılacağını öğretmeyenlere de selâm olsun. Neye ve kime hizmet ettiklerinin bilincinde olmayıp, yapımcıyız diye geçinenlere de selâm olsun.
Devlet kanallarının değerlere önem verdiğini varsayarak, oraya yöneliyoruz. TRT , malum, ardı ardına diziler yaparak, izleyiciyi kanala rapt etmeye, diziyi izlerken de kenarda köşede eskimiş duran milli değerleri hatırlatıp vicdanları temiz tutmayı amaç edinmiş. Çok güzel, işte yararlı dizi budur diyeceksiniz diye bekleyip onore edilip pohpohlanmak istiyorlar. Haklılar elbet, te, nereye kadar?
Bence onların da yapımcı sorunları var, farkındalar veya bilmiyorlar. Öğrendikleri zaman da geç kalıyorlar. İzleyiciye yazık oluyor.
TRT dizilerinde, komedi değilse eğer, bir tasavvuf öğretisi merakı doğdu epeydir. Birtakım gayb ( bilinmezlik ) konularını insanoğlu ile bağdaştırıp, sevimli ve yararlı olmayı planlamış olabilirler belki de. Esrarengiz olan iyidir diyerek bu konuma gelmiş olabilirler. Zararını görmedik diye gözümüze gözümüze sokulan İbn-i Arabi yi cahilliğe istinaden, çok seviyor da olabilirler. Ama bu zatın hiç mi hatası yok? Hiç mi yanlış söylemleri, gavslığa soyunmuşluğu yok?
Hayır hayır, tasavvuf kültürel formunu İslam dini budur diyerek dikte etmeye kalkmasınlar. Yoksa yeni nesil felaketler dizi dizi kapımıza dizilecekler.
Ya izleyenler, hiç mi kimmiş bu İbn-i Arabi demezler? Bu kadar mı cahillik, bu kadar mı sorgusuzluk?
İslâm inancımız gereği, gavslık sistemini, topyekûn inkâr etmemiz gerekmiyor mu dostlar? Bu hangi din? Hangi İslam? Demek zamanı gelmedi mi?
Eleştiri ahlakı ile bezenmiş, İslam'a gönül vermiş büyüklerimize, işi ehline verdiğini iddia edenlere de selâm olsun
Ama, lakin, büyük hata yapıyorlar. Biz bu uğursuz ihanet günlerine de sevimli ve yaralı evrensel etiketiyle ulaşmadık mı?
Güzel Türkiye'min, güzel insanlarina bu fenalığı yapmak mübah mıdır? İyi gavs, kötü gavs diye ayrımcılık yaparak İslâm inancımızı korumuş olacak mıyız? Neden insanları Kur'an ı okuyup anlamaya yönlendirmek yerine rivayetler kıskacına hapsetmeyi reva görüyoruz?
Neden? Neden? Neden?
Sizden bir açıklama gelmezse, veya düzgün bir adım, veya bir iyi niyet göstergesi, işte o zaman
ŞİKAYETİM,,,. YARATANA ......
- De ki, ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim.
(A'RAF 188)
Diyerek, kendisine vahiy olunan ayetleri kendi toplumuna okurken ve yürekleri feth ederken hiçbir insanüstü güce sahip olmadığını ifade eden O GÜZEL RESULE de. SELAM OLSUN..