Yazar: Sema Ezgü
Biz iki ihtiyarın yazılarını takip edenler muhtemelen soruyorlardır;
Buradaki yazı konularında kadın, erkek ilişkilerine dair hiçbir emare yokken, bu yazılardan yola çıkıp, nasıl mutlu olacağımıza dair ipuçlarını nasıl bulacağız?
Bizim asıl merakımız mutluluk formülleri değil mi ki, alakasız konulara yönlendiriliyoruz ??? Mutluluk bu konuların neresinde???
Dediklerini duyar gibiyim.
İşte zurnanın zırt dediği yer de, tam burası...
MUTLULUK, KENDİNİ BİLMEKTİR.
Kendini bilen, kendi dışındaki her şeyi de öğrenme potansiyeli ile donanmış demektir.
Bizim yazılarımızın her biri, fikir üretmeyi kafa yormayı, analizler yolu ile doğru sonuçlara ulaşmayı hedefliyor gibi görünüyorken, aslında kendimizi keşfetme çabalarıdır. Böylece iki ayrı birey olarak birbirimizi de keşfetme çabalarıdır.
Karışık mı oldu?
Kendimizi fikir alemi içinde tanımlamaya çalışıyoruz yani. Çalışıyoruz ki, birbirimizi daha doğru anlayalım. Malumunuz, beyin bu, durduğu yerde durmuyor. Hangimiz yıllar öncesindeki düşünceleri aynen taşıyoruz?
Hiçbirimiz evlendiğimiz yaştaki biz değiliz madem, bugün nereden nereye gelmişiz diye merak etmeyelim mi?
Edelim tabi ki, önce kendimizi, sonra eşimizi...
Edelim ki, mutlu muyuz, mutsuz muyuz, bir anlayalım önce.
Farklı yönlere giden trenlere binmiş olup, aynı yere gittigimizi zannetmeyelim. Kabusu uyanıkken yaşamayalım.
Sözün özü, hayat yolculuğumuzu boş yere yapmayalım.
Her insan bir amaç için yolculuk yapar kuşkusuz. Biz de hedefe mutlu yaşayıp mutlu ölmeyi koyalım. Koyalım ki, bu dünyaya gönderiliş amacımızı bulalım. Uzun bir zincirin halkaları gibi yani bu yolculuk serüveni. Zaman geçip giderken, kendimizi tanımaktan yoksun kalıp, zayıf halkalar sahibi olmayalım, zinziri koparmayalım.
Hedef koyarken hiçbir seküler hedeften bahsetmedim. Fark ettiniz kuşkusuz.
Eskiden sıkı bir disiplinle koyup takip ettiğimiz seküler hedeflerin çoğunu terk ettik ikimiz de. Ulaştığımız ya da ulaşamadığımız ne varsa bilincine vardık, hamd ettik, şükür ettik. Vermiyorsa yaratanın bir bildiği vardır dedik, iman ettik. Silkindik, kendimize geldik. Bize yüklenen misyonu keşfe koyulduk. Yani bizim yaşımıza gelen pek çok insanın hedeflediği gibi artık kazancı değil, kazandırmayı hedefliyoruz.
Kazandırmak bize de kazandırıyor, fark ettik ... İnsan başkasının kazandıkları ile mutlu oluyormuş meğer. Öğrendik.
Bizi hayatta tutacak gelirimizle, maddi manevi bütün edinimlerimizi hayata tutunmayı öğretecek biçimde harcamayı farkında olmadan şiar edinmişiz.
Saçma mı geldi? Doğrudur, yadırgamam. Henüz yolun başındaki insanlara yolun sonunu göstermek kolay olmuyor. Hadi öyleyse zamanda yolculuk yapıp yolun başına gidelim.
1. Kendimizi tanıyalım:
Matematik tabiriyle kendi ismimizle anılan bir küme olduğumuzu, bu kümenin bir sınırı olduğunu, içinin de boş olmadığını bilelim. Matematik te genellikle daire olarak şematize edilen kümenin içini kendimiz dolduralım. Dış güçlere, her türlü zorbalıklara dur diyelim ve kendi nefsimizle tanışalım. Değerler sisteminden bize uygun olanları kümenin içine alırken uygunsuzları dışarıda bırakalım. Bluğ çağımıza geldiğimizde bu kümeyi tamamlamış olduğumuzu varsayalım. Aksi halde, açık bıraktığımız her kapıdan, zayıf buldukları her noktadan saldırıya uğrarız. Vatan savunması yapmaktan, ülke sınırlarını korumaktan hiçbir farkı yok bu tavrın. Vatanımız da, nefsimiz de bize emanet çünkü. Nefsimizin kırmızı çizgilerine ve vatanımızın sınır çizgilerine aynı anda sahip çıkabiliyorsak eğer, hem şahsi hem de milli şahsiyetlerimizin farkında olan ben ler olduk demektir. O halde hayat arkadaşımızı, öteki yarımızı bulmak zamanı da gelmiş demektir.
( Vatan ve nefs gibi farklı görünen iki kavramı ayrı ayrı telaffuz edip, birbirinden kopuk olarak sahiplenmenin, bir İslâm aklı sahibi olarak mümkün olmadığını düşünüyorum. Birine karşı hassasiyet yoksa kişide, diğerine de karşı yoktur diye inanıyorum.)
2. Yeni bir küme arıyoruz şimdi, umutla.
Mutlu olmak istiyoruz, amacımız bu. Ben olduğumuzdan emin olduktan sonra biz olmaya karar veriyoruz. Bu olgunluğa ulaşmanın yaşa değil, kişiliğe bağlı olduğunu da hemen hatırlatalım.
Aman dikkat,,,
Kendi kümenizin tıpkısının aynısını, bu benim ruh ikizim diyerek bulmaya çalışmayın sakın... Bu ancak kendisini çok seven, narsist bakışlı insanların merakıdır. İki küme matematikte tek küme kabul edilir. Başka bir isimden, başka bir şahsiyetten söz edilemez o vakit. Pratikte de zaten hiçbir birey kendisini hatalarıyla birlikte aynaya bakar gibi görmekten hoşlanmaz. İnsanoğlu yenilikçidir. Farklı olanı farkeder, arzu eder.
Çünkü yeni bir küme ile yaşamı paylaşmak, kişinin kendisi için kırmızı çizgilerle tanımladığı daireyi, yani özgürlük alanını genişletmek anlamına gelir. İçini doldurduğunuz değerlerin çeşitlenmesi, çoğalması anlamına gelir.
Bizi bir arada tutmaya yetecek kadar ortak değerin yanısıra, farklı şahsiyetlerimizi koruyup gözetecek kadar da bize ait alana ihtiyacımız olacak hayatta. İkili ilişkide mutluluğu yakalamanın sırrı işte budur. İç içe geçmiş iki küme dairesinin dengeli beraberliği. ( Bu kesişim, sadece evlilik için değil, dostluk adını verdiğimiz tüm ikili ilişkiler için de geçerlidir.)
Zamanla bu iki küme dairesi birbirine uyum sağlamak için belki de şeklini kaybecek, ama ortak değerler bölgesini asla kaybetmeyecek. Yani, ideal olan budur...
İki küme kesişirken ne büyüklükte bir ortak alana ihtiyaç var diye sorarsanız,,,
İşin bu kısmı size kalıyor elbet. Şahsiyetinizi ve eşinizin sahsiyetini ilgilendiren bir konudur. İfrat ile tefrit arasında en doğru yeri bulmak meselesidir.
İki kümenin hiç içiçe geçmeden, sadece temas halinde durmasına ifrat dersek, iki kümeden birinin diğerini tümüyle içine alıp kuşatmasına, yok hükmüne getirmesine de tefrit demek lâzım gelir. Bu iki aşırı uç ne insanî, ne de ahlâkî değildir. Zaten mutlu olmayı da sağlamaz. Haz almakta obezlik göstergesidir aslında. Sağlıklı da değildir.
Söylemesi kolay tabi, günümüz insanı kendisini gizlemekte bu kadar ustalaşmışken, olmadığı gibi görünmeyi bu kadar benimsemişken, nasıl olacak da, mutlu etmek için can atacağım öteki yarımı bulacağım? Diyordur herkes, şüphem yok bundan.
İşte tam burada, matematik bilgimize ilaveten biyoloji ve mantık, yanı sıra sosyoloji ve felsefe giriyor devreye. Garip mi geldi? Anlatayım...
Burnumuzun farkinda bile olmadığımiz özelliğini hafife almayalım. Uzaktan bile kokusunu alıp beyine sinyal gönderen burnumuz aslında doğru eşi seçmekte çok marifetlidir. Yeter ki siz parfüme karışmamış arı duru kendi kokunuzla ortalıkta dolanmayı tercih edin. Bunu ben demiyorum, biyoloji alanındaki uzmanlar diyor.
Sonrası gözlerin maharetine kalıyor. Tabi ki kafa gözlerimiz gerekli ama benim favorim basiret gözleriyle bakmak dünyaya. Kafa gözlerinizle karşı cinse bakarak ancak kümenin fiziksel yapısını görürsünüz. İşte budur,,, dediğiniz anda basiret ( akıl ve gönül birlikteliği) gözleriniz devreye girmezse, ona yapışıp kalırsınız. Kimyasal yapısını tanımadan zanlarınızın etkisinde kalır, gerçek zannedersiniz.
Sadece fizik yapısına yapışıp kaldığınız, kırmızı çizgilerini merak etmediğiniz bir küme, yani tanımadığınız, yani kümenin içindeki her bir elemanı kontrol gişenizden geçirmediginiz bir şahsiyet, zannettiğiniz kişi değilse sizi mutlu edemeyecektir kuşkusuz. Şansa inanmak gibi bir alışkanlığınız varsa, o zaman başka. ( Mantık ve felsefeden sınıfta kaldınız, haberiniz olsun )
Evlilik sürecine havale ettiğiniz tanıma çabaları ise, sizi mutsuzluğa sevk edebilir. Hayal kırıklığı, en büyük derdiniz olabilir. Sıkça yaşıyoruz. Başımıza gelince ise çabalamaktan vazgeçiyoruz. Nedeni çok basit. Hayat arkadaşımız bizi mutlu etsin, beni anlasın, beni sevsin istiyoruz. Benlik kümemizin içinde bencillik de mutlaka vardır. İnsanoğlunun en sevdiği belâsıdır bencillik.
İkinci belâsı ise mutlu edilmeyi beklemek, ummak hatta dayatmak olarak içimize işlenmiş, hak diye öğretilmiş yanlış eğitim sistemidir. El bebek gül bebek misali baş üstünde tutulan çocukluğumuzun büyütülme tarzlarıdır. ( Ana babalarımız da matematikten sınıfta kalmış demektir. Bizim ayrı birer küme olduğumuzu ögretememiş demektir. )
Erişkin bireyler olduğumuz zaman kendi çabamızla bu iki belâdan da kurtulmak zorundayız. Çünkü mutlu olmak istiyoruz.
3. Daima ve her zaman nefsimizin kalesinde nöbette olmak:
İyi güzel de, bir gün gelir, ortak zannettiğimiz değerlerin artık ortak olmadığını, bizi bir arada tutan şeylerin aşınıp köreldiğini fark edince ne olacak.
Çoğunlukla orta yaşın önümüze çıkarttığı beklenmedik bir mönüdür bu durum. Ama nedense çok arttı günümüzde, çok sıklaştı. Sebebi daha çok, ekonomik düzeylerin eşitlenmesi, ve eşlere yeni özgürlük fırsatlarının doğması gibi görünse de, yine de bencillik içeriyor. Eskiden kaybetmeyi göze alamadığımız şeyleri kaybetmeyi daha kolay göze alabiliyoruz belki de. Fedakârlık yapmaktan sıkılmış da olabiliriz. Ya da hayatın ellerimizden uçup gittiği hissine kapılmış olabiliriz. Dışımızda yaşanan hayatlardan feyz alıp bugüne kadar neleri kaçırdığımızı meraka da dalabiliriz. Ya da şahsi kümemizle baş başa kalıp geçmişe dair öz eleştiri yapmayı huzuru bulmak adına çok istemiş de olabiliriz, hepsi mümkün.
Sebep ne olursa olsun mutlu olmak için başkalarını mutlu etmeye ihtiyacımız bakidir. Yalnız ve mutlu olmak mümkün değil yani. Yalnız ve huzurlu olmak, yalnız ve filozof olmak mümkün ama... Maneviyatımızın başarısına kalmış bu süreç. Ama bu da bizi mutlu etmez. Nefsimizi onarıp tamir etmekten, kendinizi gözden geçirmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü mutluluk toplumda yaşanır, faaliyet gerektirir. Üç boyutludur. Kalıcı ve gözle görülür eserler bırakır ardında. Bazen de ahiret gününe kadar hanemize yazılacak sevaplar bırakır. Etki, tepki meselesidir mutluluk. Hem fizik, hem kimya meselesidir aynı zamanda. Ayak izlerini takip ederek mutluluğa ulaşmayı mümkün kılar.
Kendini mutlu et sloganı kapitalist bir aldatmacadan başka birşey değildir bana göre. Kalıcı olmayan haz duygusunu kalıcı hale getirmeyi ısrarla dayatır insanlara. Bu dış sese kapılıp hazzımız kalıcı olsun istersek, kendi benliğimizi kaybederiz. Arapça bir kelime olan Haz = almak, demektir zaten. Haz duygusu biriktirmeyi umarak kümemizin içine değer diye yerleştirirsek, obez oluruz. Haz merkezli bir insan olup karadelik misali yuttukça yutarız da yine doymayız. Kümemizin sınırlarını koruyamaz oluruz. Bedenimizin de... Nefsimize zulmetmiş mutsuz bir fani oluruz. Kötü bir mutsuzluk senaryosu bu, Allah korusun...
Mutluluk yolu başkalarını mutlu etmekten geçiyor kısacası, başka yolu yok bunun. Zahmetli gibi gözüken bu yolu talim etmenin en kolayı, yine eşimizle ve uygulamalı olarak faaliyetlerimizle ( amellerimizle ) yaşamaktır, yaşatmaktır.
Başarabilirsek eğer, çoğaltırız mutluluğu. Önce çocuklarımızda yansımasını görürüz, mutlu oluruz. Sonra çevremize dağıtırız. Daha çok mutlu oluruz.
En mutlu günümüzde, düğünümüzde, düğün pastamızdan bir çatal alıp neden eşimize ikram ettiğimizi, bu ritüelin neyi işaret ettiğini öğrenmeli ve hiç unutmamalıyız.
Mutluluk vermeyi bilenindir, bu böyle biline...